Django Unchained (2012): Alman İdealizminin Peşinde

Eray Yıldız
Eray Yıldız
31 Ocak 2013

Önemli Not: Yazı, filmin bazı sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

 

Jules Dassin yönetmenliğindeki Up Tight! (1968) filminde radikal bir siyah, bir beyaza şöyle der: “Eğer bize yardım etmek istiyorsanız, bize silah verin.”

 

 

Boz-Yap-Kurgula

“When there are clouds in the skies, and they are grey.

You may be sad but remember that love will pass away.

Oh django!
After the showers is the sun.
Will be shining…”

Film, Luis Bacalov’un efsane şarkısı Django ile bu sözler eşliğinde açılıyor. Kadraj, kırmızı fontlu jenerik yazılarının ‘spagetti’ coşkusundan sonra siyah kölelerin prangalarla yürüyüşüne kesiyor. Keşfedilmemiş toprakları arşınlayarak ve aydınlatarak henüz pek Birleşik olmayan Devletler’e girdiğimiz yıllar, hatta anlar diyebiliriz. Belli ki bir “keşfe” tanık olacağız, bir yerel tarih başlatacağız; yönetmenin yeniden kurgulamaya bayıldığı tarih(ler)i. Tarantino’nun tüm filmografisini masturbatif bir yapıbozumlar silsilesiyle westernize etmesi tesadüf değil.

Geleneksel western filmler, (beyaz) erkeklerin kamusal alana egemen olmalarının uygunluğuna inanılan bir toplumsal gerçekçiliğin inşasına katkıda bulunur. Tarantino’nun da çağdaş Amerikan sineması ile klasik anlatının yörüngesini değiştirmesi ve bir kilometretaşı haline gelmesi, evreninin iktidarlarını öteki’lerden, yabancı’laştırılanlardan, ikinci-en-iyilerden seçmesinde yatıyor. Yapıbozum (ya da daha doğrusuyla, yapısöküm), bolca düşülen bir yanılgının tersine, doğası gereği içinde üretkenliği ve inşayı barındırır. Tarantino’nun da türden türe geçişlerindeki western köprüsü, beyaz veya erkek iktidarını, siyah veya kadın iktidarıyla ters-yüz etmesi, yapılandırması, geleneklerin (ya da geleneksel janra örneklerinin) satır aralarındaki ikiliği çökertmesi ve çökerttiğinden post-geleneksel bir metin sentezine ulaşması bu anlamda önemli.

Janraların, kodları ve işaretleri belirleyen doğrucu sınırlar oluşturarak dünyayı yerli yerinde tutmak ve bir çeşit doğruluk hissiyatı yaratmak gibi bir işlevleri olduğu hesaba katılırsa, Tarantino’nun 20 senede yarattığı tüm arketipik karakter ve evrenleri, birbirleriyle iç içe kaynayacak şekilde, dümdüz bir tarih çizgisinde kurgulamış olması mümkün. Bir referans gurusu olarak, tarihten “ödünç” almak kadar sevdiği bir şey varsa o da kendinden “ödünç” almak olduğundan, her bir filmini bir öncekinin uzantısı, nedeni ya da sonucu olarak düşünmek belli bir anlama açısından gerekli bile belki. Neticede 17. YY’dan günümüze, aynı replikleri aynı tonlarla savuran iki ayrı evren, bir başka sinemacı örneğinde pek görülmüş şey değil. Tarantino’daki gerek hakiki gerek uydurulmuş janralar, yine temelli bir akılcı uzlamda birbirlerine bir şekilde kenetleniyor. Django Unchained de, aslında adamın tüm filmografisini bir çeşit “intikam kariyeri” olarak tasarlarsak, hepsinin Amerikan hafızasında başladığı noktayı işaretleyen, mimleyen bir pre-prequel hissi veriyor.

Gece ormanda ilerleyen köle ve tüccarlarının yoluna çıkan Alman doktor King Schultz, aradığı adamı, kahramanı macerasına hazırlamak üzere kervanı durdurur. Bu sahneler bütünü, filmin esas olarak maceranın habercisini temsilen gelişmektedir. Mekanımız olan karanlık orman ve ortam sesleri tam da bu çağrının tipik ortamı olarak, kaderin gücünün taşıyıcısının beklenmedik, tasarlanmamış ortaya çıkışı gibidir adeta. Film yol aldıkça maceranın müjdecisi ya da habercisi olan Dr. Schultz, henüz zincirli ve “isimsiz” olan Django’nun bastırılmış içgüdüsel yansıması ya da esrarlı bir figürü suretiyle, bilinmeyenin temsili olan bir “canavar”a dönüşüyor.

Bilindik tiksindirici, korkunç bir canavardan ziyade içine bırakıldığımız dünyanın kötü saydığı bir “yabancı”. Sözkonusu yabancı, bu haberci figürü, dönüşüm için hazır olan ruhta (kahramanda) kendiliğinden belirmiştir. Yani Schultz bu macerada, yaşamda yeni bir dönemi, aşamayı belirterek birdenbire rehber olmak üzere karşı koyulmaz ölçüde büyüleyici bir şekilde ortaya çıkıyor; karanlık ağaçların arasından. Takiben, kahramanı çağıran ve onun ruhsal ağırlık merkezini toplumunun sınırlarından bilinmeyen bir bölgeye çekmiş olan kaderi belirlenmiş oluyor. Django’nun kaderi Bacalov şarkısının bitiminde, güneşin tekrar parlayacağı haberiyle de bildiriliyor.

djjj

 

Filmin Tarihsel Konumlanışı

İç Savaş’tan (Civil War) iki sene öncesine set çeken hikayenin elbette bir düşündüğü var. Tam da filmin başladığı 1858 senesinde, Güney eyaletlerinde köleleştirilmiş siyah ırkın iş gücünden faydalanılan bir ekonomik sistem hakim. Dolayısıyla bulunduğumuz zaman ve mekanın, kölelik karşıtı doktoru neden bir tehdit unsuru olarak “canavar”laştırdığı açıklanmış oluyor. Bireyci kapitalist beyazların işlettiği koca çiftliklerdeki Afrika kökenli kölelerin kurtarıcısı yine kendilerinden biri belki ama ona kimliğini ve özgürlüğünü veren, Alman bir diş dokturu* (ileride bu bağlamı çözümlemeye çalışacağım). O sıralar devletin başında olan Lincoln’ün kölelik karşıtı söylemlerinden endişelenen ve bu özgürleştirme “riski” karşısında kendi bireyci kapitalist mekanizmalarının derdine düşen Güney eyaletleri (filmin de geçtiği Texas başta olmak üzere) federal ve ekonomik bağımsızlıklarını ilan etmeye kadar ileri gitmişti. Keza siyah ırkın köleliğine dayanan üretim tarzı ülke genelinde ve Batı’da yeni yeni kurulan eyaletlerde tamamiyle yasaklanması itibariyle varlıklı Güney beyazlarını korkutmaya yeterliydi.

Filmin geçtiği senede Texas’ın son başkanının bir suikast sonucu öldürülmesi tüm bu ilişkilerde bağlamlanabilir mi tartışılsa da, Amerika, 1860’ta Kuzey ve Güney’in tek ülke ve bağımsız federasyonluk istençleri doğrultusunda çok kayıplar veren bir savaşa tutuştu. Kuzey (yani ‘tek ülke’ ideolojisi’) kazandıysa da bu ideolojiyi yaygın karşı görüşe rağmen savunan Lincoln kısa süre sonra öldürüldü. Netice itibariyle kölelik tamamiyle kaldırıldı ve “zenciler” resmen (oy kullanma haklarıyla da birlikte) tanınmış oldu.

Tarantino, belki de ilk kez evrenini gerçeklikle sıkı sıkıya örülü bir düzene, rejime kuruyor denilebilir. Burada düzeni sağlayan ve iktidarı alaşağı eden ne kendi ethoslarıyla düzen sağlayıcı ‘soysuzlar’, ne tek yargılayıcının ve ontolojik anlamda ‘polisin’ intikam peşindeki tezahürü ‘gelin’, ne de satır arası diye bahsettiğim ikili “gerçeklik”, bu kez hiçbir ironiyle oyalanmadan kendisini ferah bir şekilde vahşi batının öncüsü mitiyle kuşatılmış başarı merdiveni ve büyülü romantizme bırakıyor. Tüm filmlerinde bizzat bildirilen ya da ima edilen epizodik ve edebi anlatım (‘ucuz roman’ da diyebiliriz) bile Django’da sadece western janrasının hakiki kodlarına referans itibariyle karakterlerin yerlerini bildirme amaçlı kullanılıyor. Onun dışında film izlerken film izlediğini unutmak gibi “gerçekçilik” üzerinden sağlanan absürd argümanı Tarantino tamamiyle yıkıp, bölümler arası epizod sınırlarını kaldırıyor ve süresinden ödün vermeden kallavi bir “western külliyatı” izlediğimizin farkına varmamızı istiyor.

 

“D is Silent” ya da Sigfried ile Tanışmak

Doktor Schultz, Django’nun (ve seyircinin) haklı olarak merak ettiği, kendisinin özgürlüğüyle niye bu kadar ilgilendiği sorusuna bir Alman efsanesiyle yanıt veriyor. ‘Tesadüfen’ bu Alman efsanesinin prensesi ve Django’nun gönül bağı olan Broomhilda, doktorun Django ile birlikte tüm hikayeyi çevreleyen motivasyonu olarak sunuluyor. Abartı bir iyilik timsali olan doktorun, Django’nun bilinçdışı-kimliği olma ihtimali yine karşımızda beliriyor. Bir Alman için efsanede geçen (prensesi kurtaran) Sigfried ile gerçek hayatta tanışmak ne kadar önemliyse, Django’yu isimsizlik ve esaretten kurtararak, ona verdiği kıyafetler, roller, efsane yansımaları ve neticede kimlikle beraber varlığına erdirmek de oldukça ‘hayati’. Öncesindeki çok ufak bir sahne de bu anlamda büyük önem arz ediyor. İki Brittle kardeşi öldürmeden hemen önce, ağaca bağlı köle kadının gözünden kadrajın sağında bulunan aynada Django’yu yüzü silik bir şekilde görmemizle beraber henüz varlığı tamamlanmamış, bütünüyle kemikleşip kimlikleşmemiş olmasıyla bilgilendiriliyoruz. Radikal tutumda şiddetin anası olan beyaz adamı öldürmenin şevkiyle beraber tarih, mitin alanına giderek müdaheleye başlar ve türsel imleyenlerin kendisi de gitgide imlenene dönüşür. Tarantino da bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, bu sahne itibariyle ideale tarihsel ve maddesel nitelik kazandırıyor. Takiben, Mississippi’de Django tamamen kendi seçtiği kıyafetlere (karaktere) bürünerek Django (Freeman) oluyor ve o anda Jim Croce’nin “I Got A Name” şarkısı çalmaya başlıyor.

dj1

 

Daha sonra geleceğimi söylediğim “diş doktorluğu” meselesi de Django’nun harici ve temsili kimliği diye nitelediğim doktor karakterini okumaya elverişli. D. H. Lawrence’ın “Psychoanalysis and Fantasia of Unconscious” yazısının “Beş Duyu” kısmında ele aldığı ve psikanalitik olarak “diş”i incelediği bölüm özellikle dikkat çekici. Lawrence, çağlar öncesi insanının en başta neredeyse tüm güdülerini ve işlerini, antropologların “negroid” (kabaca “zenci gibi”) olarak ifade ettiği dişleriyle gördüğünü lakin zamanla bu duyusal işlevini evrimin bir sonucu olarak kaybettiğini öne sürer. Ama bunu bir çeşit “bastırma” (repression) olarak tanımlar. Dolayısıyla insan, ruhsal bir düzlemde bilinçli birer ideal “yaratığa” dönüşme istencini de kırmış, duyusal eğilimlerini bastırmış olarak günümüze varır. Bu evrim ve negroid istekleri bastırma eğiliminin sonucu olarak da insan (dişleri) yumuşamaya ve hantallaşmaya başlar. Hatta Lawrence tüm bu süreç sonucunda insanı ruhsal ve düşünsel bakımlardan çürümesi olarak tanımlar. “Beş Duyu” kısmı genel olarak ağız ve dişlerin, vücudun dışdünyaya açılan (duyusal) bir pencere olduğu üzerine.

Dr. King Schultz’ın adeta bir fallusu (iktidar objesi) olarak aracının tepesinde sallanaduran bu kocaman maket diş için, onun bu negroid biyolojinin ve algının ete kemiğe bürünmüşü desek belki çok az abartmış oluruz. Django’nun dışdünyayla iletişim aracı olarak Schultz film boyunca anlaşmaları yapan, üzerlerine doğrultulmuş namluları hazırcevaplığıyla indirip ikna eden ve sadece sayısal verilerin onayını Django’dan talep eden (12.000$, 5 gün vs…) bir bilge adam karakterinde. Bu yüzdendir diyebiliriz ki, doktorun, işini bırakıp misyoner bir tutkuyla hayatını siyah köle özgürleştiricisi olmaya adamasının filmde tatmin edici bir açıklaması yok. Antropolojinin ve daha çok Lawrence’ın ‘negro’id dişi, King Schultz’ın siyah ırk sözcüsü/savunuculuğuna oldukça göz kırpıyor. Doktorun ona silah vermesi ve öğretmesiyle birlikte ise Django tam anlamıyla zincirsiz (unchained) olarak filmin çözüm bölümü olan Candyland’e “adam” olarak ayak basıyor.

dj7

Göremiyorsak Ne Olmuş? Atlar Görüyor!

Filmin yolda geçen kısımlarında Django’nun birkaç kez gördüğü Broomhilda halüsinasyonu, onları doğru yolda olduğu fikrine ve bir mükafakata yönlendirircesine belirip kayboluyor. Felsefeyle alakası olduğu bilinen Tarantino’nun tam da filmin geçtiği çağda patlayan bir Alman İdealizmi’ne ne derece işaret ettiği tartışılır. Aydınlanma Çağı olarak da bilinen bu süreç, aklı, önyargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünsel gelişimi kapsayan dönemi tanımlar. Filmdeki yerinin tartışılırlığı da, istenildiği radde tesadüfi ve “film icabı” olarak algılansın, film alt ve üst metninin gözden kaçmaya ya da şöylece bir anılmış olmaya mahal vermeyecek kadar Alman ‘şeyler’ vurgusu, Tarantino’nun salt Avrupa tutkusundan öte olmalı diye düşünülmeli. Hatta bir adım öteye taşınacak olursa, habercinin karanlık bir gece vakti ormanda “nereden geldiği belirsiz” bir Alman olarak belirmesi Tarantino’nun düşünü kurduğu şekliyle Amerikan topraklarına aydınlanmanın da girişi olarak yorumlanabilir.

Bu açıdan, çiftlik sahibi Bennett ve ordusunun, kafalarına iki göz delinmiş çuvallarla (ve görememekten yakınmalarıyla) aydınlanma habercisi ile onun özgürleştirdiği adam-ideolojiye suikast planları stratejik bir gösterge sahnesi teşkil edebilmekte. Bennett’ın “göremiyorsak ne olmuş” ile anca eleştirmeyi bilen (Amerikalı) koloniyi bastırması ve atların “görmesini” yeterli bulması, atın Amerikan topraklarındaki iktidarını ve çalınmaları karşılığında suçun “asılmak” olması bilgisini karşılıyor. Filmin ilk dakikalarında Alman’ın, bir atı kafasından vurması ve iktidarı, üzerindeki “ideolojinin” üzerine yıkması yine bu bağlamda oldukça ilginç. (Sıradaki sahnede Django, iktidarı kendi ideolojisiyle üstüne basarak eziyor ve aslen ilk intikamını bu vesileyle alıyor)

djjj

Candyland ve Karşıdevrim

Filmin yarısından sonrası, Calvin Candie karakterinin önce merakının sonra da dikkatinin cezbedilmesi üzerine gelişiyor. Calvin Candie, tam da Amerika Birleşik Devletleri’nin küçük işletmeciliğe dayalı bir ekonomiden tam gelişkin, uluslaraşırı şirketleşmiş bir ekonomiye geçişini imleyen bir karakter. Hatta resmen Amerika’nın temelini atan, çiftliğinden 9999 siyah köle geçmiş, son derece ezik ve bastırılmış hareketler ihtiva eden bir kişilik denilebilir. Bu kontekstten bağımsız olarak, başta Candie gibi pür feminen bir soyad olması itibariyle homoerotik çağrışımlara da gebe aynı zamanda. Şiddetin tarihçesi bir kafatası incelemesiyle gözler önüne serildikten ve bir konsensusa varıldıktan sonra bile Calvin’in kendisinden zeki olduğunu gördüğü “bilge adamı” elini sıkmadan göndermeyeceği tehditi, tam kalbinden sonu olsa da Güney’in geleneklerini bildirmesi apaçık değilse de, I. ve II. Dünya Savaşı’nın bir izdüşümü olabilir mi? Hatta bir Amerika temsili olarak Calvin Candie, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile olan savaşını ve karşıt-konumunu başlatmış gözüyle bakılabilir mi? (Bonus: Bunlardan hareketle Django Unchained’in Inglorious Basterds’in prequel’i olduğu varsayılabilir mi?)

djj

Kameranın bu sahnelerdeki retoriği de, Calvin’ı başta yüceltirken son dakikalarında Schultz’ın sürekli alt açılarına denk düşmeye başlaması mantıklı. Aynı şekilde, tüm dalavere ve Candyland (=Amerika) ‘in (yapı)bozumunda kamera hep Django’nun paçalarından kafasına kadar adeta “yalayarak” tilt yapıyor. Ne zaman tüm iktidar “havaya uçar”, kamera tam olarak Django ve Broomhilda’nın bakış hizalarına iner ve atlarıyla bize doğru yürüyerek kadrajdan çıkarlar. Film, külleri içinde yanmakta olan “beyaz adamın”, yani yeni-Amerika’nın tarihçesine başlangıç vermiş olur. Sözgelimi, film tam olarak bitiminde başlar. Hikayesini dinlememiz gerekenle doğru hizayı almış kameranın asıl şimdi gösterecek bir şeyleri var gibidir…

 

Auf Wiedersehen.

twitter.com/pyschedelia

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
2 votes, average: 3,50 out of 52 votes, average: 3,50 out of 52 votes, average: 3,50 out of 52 votes, average: 3,50 out of 52 votes, average: 3,50 out of 5