Distopik Dosya

Neredeyse bütün çarkları bozuk olan sistem; çivisi çıkan dünya; değişen, yeniden yorumlanan etik kuralları ve ‘var olmayan’ üzerinden ‘mevcut olanı’ eleştiren distopik filmler… Bilimkurgu sinemasının gelişim yolunun paralelinde kendi süratiyle evrilen ve üstün bir hayal gücünün kıvrımlarıyla kavrulan distopik sinema, sinema tarihi boyunca türlü lezzetli ürünlerle sinema sofralarımızı şenlendirdiği gibi dünya düzeni üzerinde çeşitli paranoyak düşüncelere savurdu bizleri. Biz de Ekşi Sinema yazarları olarak sinemanın distopik evrenine geniş çaplı bir bakış atmak istedik. Dosyamızda distopik sinemanın en nadide örneklerini bulabilir; 60’tan fazla filmi odağımıza alarak hazırladığımız derlememiz üzerinden hafızalarınızı tazeleyebilir ya da boşluklarınızı doldurabilirsiniz.

Metropolis (1927)

Fritz Lang, sessiz sinema döneminin en önemli yönetmenlerinden biridir. Mamafih çektiği pek çok film ‘’Alman ruhu’’nu yüceltici ve tıpkı Metropolis’te olduğu gibi Yahudi düşmanlığını yükseltici öğeler barındırmıştır.

Metropolis, distopik türlerin ilk örneklerinden sayılmakla beraber, zamanının en iyi bilimkurgu filmidir. Sermaye ve emek ilişkisi çerçevesinde ilerleyen filmdeki ülke; yeryüzünde yaşayan yöneticiler ile yeraltında yaşayan işçiler sınıfı olarak ayrılmıştır ve bu iki sınıfın birleşmesi, işçi sınıfının yeryüzüne çıkması tamamen yasak ve olası değildir. Diğer distopik örneklerden farklı olarak, Lang’ın savunduğu ve filmin alt metninde verdiği düşünce oldukça eleştiri almıştır. Yönetici sınıfın her zaman işçi ayaklanmalarını bastıracak güce sahip olduğu fikri.

Filmdeki hikâyenin ve metnin yarattığı olumsuz etki, Lang’ın yaratıcılığını gölgeleyemez bile; zamanın çok ilerisinde olduğunun bir göstergesidir, filmde kullandığı robotlar, dev makineler ve diğer mimari detaylar. Bu da filmin kült bilimkurgular içerisinde ilk sıralarda yer almasını sağlamıştır. (A.S.)

On the Beach (1959)

1964 yılında, 3. Dünya Savaşı’ndayız. Radyasyon nedeniyle dünyadaki yaşam yok olmak üzereyken bu kıyametten sağ çıkan tek bölge Avustralya ve bir Amerikan denizaltısı… Stanley Kramer nükleer savaş fikrinin ürkütücü gerçekliği üzerine post-apokaliptik bir film yaratırken, gerçeklik algımızın bir adım ötesine geçmiyor. Mutantların var olmadığı ya da devasal hamamböceklerinin adının bile geçmediği fantastiklikten uzak bir evren kurarak, hikâyesinin başka yönlere dağılmasını muhtemel kılacak öğelerden uzak tutuyor. Nükleer savaş fikrinin korkutuculuğu en çıplak haliyle perdede resmedilirken, izleyenine ürpermek kalıyor. (G.K.)

The Trial (1962)

Okuduğunuz zaman sizi utandıran, kışkırtan hatta delirten kitaplar olur ya; işte Dava (Franz Kafka) da onlardan biridir. Belki kısaca “suçunu arayan ceza” olarak nitelendirebileceğimiz Dava, elbette ki bu üç kelimeye sığamayacak bir romandır. En ince ayrıntısının altında müthiş bir düzen eleştirisi yatan Dava’nın sinemaya uyarlanması da aslında zordur. Çünkü zaman ve mekân algısı üzerinde fazlasıyla oynayan Dava, gerçeklik ve gerçeküstülük arasında salınır durur. Böylesi bir roman için belki Orson Welles biçilmiş bir kaftan, Antony Perkins de Josef K.’yı ete kemiğe büründürecek bir şahıstır ki 1962 yapımı The Trail romanın dünyasını izleyene yansıtabilmiştir. Neyle suçlandığınızı bilmeden, “suçsuzluğu ispat olunana kadar herkes suçludur” düsturuyla hareket eden bir adalet (!) sisteminin içinde çıkışsızca çırpınıp durursunuz. Tıpkı Josep K.’nın yaptığı gibi. Çok da yabancı gelmiyor değil mi bugünleri düşündüğümüzde? Belki Kafka’nın distopyası da bugünlerdi. (S.T.)

Alphaville (1965)

Jean-Luc Godard’ın 1965 yılında siyah beyaz çektiği Alphaville, yönetmenin filmografisinde önemli ve ilginç bir film olarak yer almaktadır. Amerikalı Dedektif Lemmy Caution ( Eddie Constantine) başka bir gezegenin başkenti olarak Aphaville’e, oranın başkanına suikast düzenlemek için gönderilir. Başkente geldiği sırada tanıştığı güzel bir genç kıza (Anna Karina) aşık olması dedektifin görevini gerçekleştirmeye çalışırken önüne bir çok engel çıkarır. Çünkü ülkenin başkanı Alpha 60 isimli bir robottur. Robotu tasarlayansa bu genç kızın babasıdır. Bilim kurgu, distopik ve kara film özelliklerini birleştiren film 15. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü almıştır. (A.Y.)

Fahrenheit 451 (1966)

1951 Ray Bradbury’nin aynı isimli distopik romanından uyarlama olan film, Guy Montag isimli itfaiyecinin, modern dünya içinde içine düştüğü iletişimsizlik ve insan ilişkilerinin yapaylığından kendini, kitaplar aracılığıyla yeni bir dünyada bulmasını konu alıyor. Totaliter ve baskıcı bir yönetim anlayışı içinde, insanların geçmişten bağlarını koparmak ve düşünme güdülerini yok etmek adına, kitapların okunması ve saklanması yasak olan bir dünyada, işi kitapları yakmak olan itfaiyeci Guy Montag, kitapların dünyasını keşfetmesiyle olağan sisteme karşı geliyor ve çareyi kendisi gibi olan diğer insanların yanında olmakta buluyor.

Truffaut’un ve Bradbury’nin üzerinde durduğu ‘’gelenekselci yapının bozulması robotlaşmış insanları getirir’’ alt metni, filmin bilimkurgu-distopik havasındaki modernizminin mimarı. Film, kitapta oluşturulan atmosferi tam olarak yansıtamasa da Truffaut’un yaratıcılığı ve yönetmenliğindeki sade dili ile bir klasik olarak sinema tarihinde kendine yer bulmuştur. (A.S.)

Planet of the Apes (1968)

Takvimler 1968 yılını gösterdiğinde dönemin sinema seyircisi, çeşitli türlerde tüm zamanların başyapıtlarından sayılacak belli başlı filmlere merhaba dediler. Bunlardan ikisi bilimkurgu janrının kilometre taşlarından oldular. Kubrick, başyapıtı 2001: A Space Odyssey ile çağının millerce ötesinde gezinirken,  Franklin J. Schaffner ise Planet of the Apes ile kendisinin bile öngöremediği bir yeni efsanenin ilk adımını atar. Senaryosuyla zamana meydan okuyan filmde, uzak bir gelecekte bir grup astronotun yolunun ‘başka bir gezegene’ düşmesiyle başlayan bambaşka bir yaşam formunu ele alır. Bu ‘yeni dünyada’ düşünebilme ve konuşabilme gibi ‘insani’ kabiliyetlere erişen ve haliyle de üstünlük sağlayan ırk maymunlardır. Varoluş tartışmaları, düşünsel ve kinetik ilerlemenin karşısında duran baskıcı otorite gibi elementleriyle, Schaffner distopyasının temellerinin, içinde yaşadığımız dünyadakilerden çok da farklı olmadığını ayrımsayabiliyoruz. (G.K.)

A Clockwork Orange (1971)

Şiddetin şiddetle çözülmesi mümkündür. Peki şiddet gerçekten de bir sorun mudur? Beyin kontrol sistemiyle bireyde şiddetin en kötü ihtimalle azami dereceye indirilmesi ve vatana millete hayırlı evlat yetiştirmesi konusunu işleyen Kubrick konçertosu, Burgess kitabından uyarlama bir yer altı dünyası. Şiddetin motivasyonu, ideolojik boyutu ve etki alanı, bunları devletin işine gelir halde tersine evrimi, bugün bile hala en sansasyonel görsel karşılıklardan biri. Şaşalı set dekorları, kasten büyük objeleri, renk dizaynı ve absürd jargonu çok tanıdık bir komşu gezegen aslında. Biraz buradan, ama en çok Kubrick’in içinde yaşadığından. İkisinde de şiddetten şiddet çıkarınca sıfır kalıyor. Tam anlamıyla sıfır. (E.Y.)

THX 1138 (1971)

George Lucas, ilk uzun metrajı ile bizi 25. yüzyıla, insanlığın mekanikleşmenin son safhasına ulaştığı o yıllara götürür. İsimlerin, kimliklerin, hatta duyguların dahi olmadığı bu dünyada, yaşayanları birbirinden ‘farklı’ kılabilen tek şey kodlarıdır. Cinselliği yok ederek nüfusu kontrol altında tutabilmek için özel bir ilaçla duygularından arındırılan bir toplumun portresini çizen Lucas, anlattığı toplumsal değişim, siyasi liderlerdeki giderek artan iktidar arzusu ve bunun gelebileceği nokta ile, üstünden 40 yıl geçmesine rağmen gerçekliğini yitirmemiş bir film yapmasının yanı sıra, sonrasında çekilen birçok bilim kurgu filmine de ilham kaynağı olmuştur. (G.B.)

Silent Running (1972)

Stanley Kubrick’in 2001: a Space Odyssey (1968) filminin görsel efektlerini yapan Douglas Trumball’ın 1972 yılında çektiği ilk film Silent Running. Film, yeryüzünde bitkisel yaşamın tamamen sona erdiği bir dünyada geçiyor. Sadece birkaç numune Satürn’ün dış yörüngesine yerleştirilerek bu muazzam yok oluştan kurtarılmıştır. Freeman Lowell (Bruce Dern) bu numuneleri koruyan yerleşik botanikçilerden biridir. Dünyadan bu numuneleri yok etme emri gelince Lowell, hepsini kendi uzay gemisine yerleştirme kararı alır. (A.Y.)

Sleeper (1973)

What’s Up, Tiger Lily ile başlayan yönetmenlik kariyerine, bildiğimiz gibi her yıl en az bir film ekleyerek ne kadar ‘rahat duramadığını’ kanıtlıyor Woody Allen. Üzerine aylarca konuşulabilecek filmografisinde bir bilimkurguya rastlamak ilk bakışta normal gelmese de başkarakterin(Woody Allen) ray-ban gözlüklü bir robot olduğu gerçeğiyle karşılaştığımızda bile tam bir Woody Allen filmiyle karşı karşıya olduğumuza ikna oluveriyoruz. Diğer filmlerinden farksız bir şekilde entelektüelliğinin nişaneleriyle dolu bu fütüristik komedide Woody Allen tarafından canlandırılan Miles Monroe karakteri, basit bir ameliyat esnasında dondurulur ve 200 yıl sonra totaliter bir Amerikan eyaletinde uyandırılır. Entelektüel distopya ya da bilimkurgu satiri gibi türlere oturtulmaya çalışılan filme dair net olan tek şey Woody Allen dünyasında eğleşmeyen tek bir mizah ögesini bile barındırmaması. (G.K.)

Soylent Green (1973)

“Tora! Tora! Tora!”nın (1970) yönetmeni Richard Fleischer’ın 1973 yılında çektiği bir distopik film Soylent Green. Film, Harry Harrison’ın “Make Room! Make Room!” kitabından uyarlandı. 2022 yılına gelinde insan nüfusunun hızlı bir şekilde artışı yüzünden dünya üzerinde besin ve su sıkıntısı çıkmıştır. Sebze ve meyve gibi bitkisel ürünler çok nadir bulunmakta ve ancak varlıklı insanlar tarafından tüketilmektedir. Halk ancak soylent ismindeki yeşil, sarı ve kırmızı renkteki besinlerle beslenebilmektedir. Dedektif Robert Thorn (Charlton Heston) bir cinayetin izini sürerken soylent isimli bu besinlerle ilgili çok önemli bilgilere ulaşır. (A.Y.)

A Boy and his Dog (1975)

L.Q. Jones’un daha çok oyunculukla dolu kariyerinde çektiği iki filmden biri olan A boy and His Dog, Harlan Ellison’ın kısa bir hikâyesinden beyazperdeye uyarlanmış. Dördüncü dünya savaşından sonra insanlar yeryüzünde yaşayanlar ve yer altındaki “daha güvenli” sığınaklarda saklananlar olarak ikiye ayrılmıştır. Köpeğiyle telepatik bir bağ kuran Vic (Don Johnson) ise yeryüzünde yaşamayı seçer. Ancak yer yüzünde yaşamasının da imkânsız olduğu bilen Vic, bir gün bir sığınak bulur. Burada yaşayan insanlar, radyasyonun etkisiyle yavaş yavaş ölmektedir. Vic’ten türlerinin devam etmesi için onu topluluklarının genç kızlarıyla ilişkiye zorlarlar. (A.Y.)

The Man Who Fell to Earth (1976)

Nicolas Roeg’in film boyunca tam olarak ne olabileceğine dair herhangi bir ipucunu esirgediği, hatta finalini bile muğlâkta bıraktığı filmin başrolünde bilimkurgu türünün müzikteki karşılılığı David Bowie’yi görüyoruz. Gezegenindeki felaket sınırlarına dayanan kuraklığı giderecek suyu bulmak için görevlendirilen insansı robot Jerome Newton’ın yolu dünyaya düşer ve gelişmiş teknolojisi sayesinde güçlü bir şirket kurmak ve buradan elde edeceği kazançla gezegenini kurtarmak gibi çok basit bir plan kurar. Ancak işinde başarılı oldukça; iklim farklılığı, toplum kavramı ve Amerikan iş hayatının acımasız ve ikiyüzlü karakteri, Newton’ın dünyaya adapte olmasını imkânsız hale getirir. (G.K.)

Logan’s Run (1976)

Yönetmenliğini Michael Anderson’ın yaptığı, William Nolan’ın romanından uyarlama Logan’s Run Michael York’un canlandırdığı Logan’la simgeleşmiş bir film. York’tan başka filmde Jenny Agutter, Richard Jordan ve Farrah Fawcett de rol alıyorlar. İnsanların sadece otuz yaşına kadar yaşatıldığı bir zamanda geçen film, yaşlarına göre çeşitli renklerle – yeşil, pembe, kırmızı gibi – insanların sınıflandırılmasını ve otuzuna gelenlerin “Atlıkarınca” adı verilen bir yere yeniden doğmaya gönderildiklerini anlatıyor. Aslında bu yeniden doğuş sadece bir vaatten ibaret. Bugünkü sinema olanaklarını düşündüğümüz zaman Logan’s Run’ın atmosferi adeta garip bir müsamere havası yaratabiliyor insanda. Filmin metni kuvvetli tabii buna şüphe yok ve samimiliği de. Filmin çekildiği 70’li yılların temel bir sarsıntının olduğu, güvenin yıkıldığı ve politik paranoya denilen kavramın iyiden iyiye kendini hissettirdiği yıllar olması dolayısıyla da filmin alt metni kuvvetleniyor. Gücü elinde bulunduranların aslında gücün kurbanı oldukları da aşikar. Ancak yine de belirgin bir ümit taşıyor film. Bu ümit artık ne kadar geçerli bilemiyorum. (S.T.)

Stalker (1979)

Sinemaya Tarkovsky elinin değdikten sonra şüphesiz ki, hiçbir şey eskisi gibi olmadı… Ruhunun getirileri ve götürüleri, insanoğlunun evrendeki yeri ve var oluş amacı gibi derin sularda gözüpek yüzen yönetmenin Stalker’ı, anlamaya çabalamadığımız; sadece içgüdüsel olarak kendimizi bırakıp hissedebildiğimiz ve objelerin şiirsel kompozisyonlarının içerisinde kaybolduğumuz – kendimizi bulduğumuz- bir dünya, bir başyapıt… Birbirinden tamamen farklı iki insanın, bir rehber, Stalker önderliğinde, normal fizik kanunlarının geçerli olmadığı, havasını soluğumuz materyalist dünyanın bize unutturduğu içsel evrenlerimizin ta kendisinden oluşan yasak ‘bölgeye’ girişine odaklanıyor. Yönetmen, umut etme ve inanma ihtiyacı gibi modern dünya tarafından üzeri türlü materyallerle örtülen en saf ve en insancıl parçalarımızın hala bir yerlerde var olduğunu hatırlatırken, ihtiyacımız olan yegane şeyin ‘feragat ‘olduğunu haykırır gibi. (G.K.)

Mad Max Serisi (1979, 1981, 1985)

Çocukluğumun distopyasıdır Mad Max 3. Bu filmi izledikten sonra Tina Turner ve onlarca insanın motorlarına binip beni kovaladığı bir kâbusa sürüklenmiştim.  Aykırı tarzıyla çocuk zihinlerde sıra dışı bir imgeye dönüşmüştü sert imajlı motorlu adamlar ve vamplar çetesi. George Miller’ın yönettiği serinin başrol oyuncusu Mel Gibson’ın Max Rockatansky adlı bir polisi canlandırdığı film, dramatik yapısıyla değil, gelecek kurgusu ve kıyamet sonrası atmosferiyle özel bir yere oturmakta.  Son yıllarda serinin 4. Ayağının da çekileceği haberleri yayılıyor olsa da çekimler için somut bir adım atıldığı bilgisine henüz ulaşılmış değil. (F.O.)

Escape from New York (1981)

Sinema tarihine Snake Plissken gibi ‘karizmayı külçeyle taşıyan’ bir karakteri armağan eden John Carpenter başyapıtı, New York’u suçluların elinde harap olmuş bir kent olarak betimleyen öncü bir filmdi. Takip eden yıllarda Escape From New York’u kendine model alan birçok film çevrilmesine rağmen, her yeni film orijinal klasiğin değerini bir kat daha arttırdı. Amerikan başkanına ait uçağın New York’a düşmesinden sonra devletin çeşitli katakullilerle Plissken’e başkanı kurtarma görevini vermesini anlatan film, bomboş sokakları, çeteleri, renkli karakterleri ile distopik B filmler arasında oldukça sayı duyulan bir konuma yerleşti. Yapılan şehir değişimi ve kötü görsel efekt tercihleriyle aynı hikayeyi bir kez daha anlatan Escape From L.A’in ilk filmin tadını vermemesi bir yana, Kurt Russell da Plissken’ın üzerinde bir işe hiç bir zaman imza atamadı. (F.A.)

Blade Runner (1982)

Bilim-kurgu severler için saygı duruşu gerektiren nitelikte bir yapımdır Blade Runner. Hikaye, insan temelli gelecek kurgusunun tutmayan hesapları üzerinden yürüyen bir distopyada geçer.  Yönetmen Ridley Scott’ın Philip K. Dick tadı bulaşmış, her açıdan zamanının çok ötesindeki bu yapımının öyküsü, 2019 yılının Los Angeles’ında geçer. Kontrol dışı bir durum olmaması adına kısa bir ömür biçilen insan benzeri ‘replicant’lar üretilmektedir. Köle gibi kullanılan, yapay hatıraların bile yüklendiği replicantlar kullanım amaçlarının ötesinde bir duyguya büründükleri noktada işler farklı bir boyut kazanır. Daha fazla yaşam onların da arzusudur. İsyan, onlar için de bir haktır. Bu isyanı bastırma görevi ‘Blade Runner’ adı verilen polislere verilir. Nam-ı değer Rick Deckard (Harrison Ford) da bu polislerden biridir. Kötülüklerin insan olmayandan geldiğine, insanın her daim bir kahraman olduğuna, duygunun belli organizmalara ait olduğuna dair bütün klişeleri yerle bir eder film. Geleceğin ütopyasına kapılanları silkeleyip, trajik insan halini görünür kılar. (F.O.)

1984 (1984)

Mükemmel kitapları filmleştirmek sanırım sinema içerisindeki en zor uğraşlardan biri olmalı. Tıpkı Radford’un George Orwell’in ölümsüz ve ‘’zamansız’’ romanı 1984’te yaptığı gibi. Atom Savaşları’ndan sonra üç kutba ayrılan dünyada; baskıcı totaliter rejimler altında yaşayan toplumların özgürlük ve eşitlik haklarının kısırlaştırmasını konu alan film, Big Brother’ın diktatörlüğünün yansımasında faşizm ve Stalin rejimi eleştirisi yapar. Düşünme eyleminin en büyük suç sayıldığı ve filmin geçtiği süper devlet olan Okyanusya’da eski belgeleri düzenleme görevinde çalışan Winston Smith’in etrafında gelişen hikâye, ana karakterin devletin getirdiği yasakları çiğneyerek uyanışını ve bu anarşist tavrı karşısında, tedavi edilerek tekrar topluma kazandırılmasını anlatır. İnsan Haklarının olmadığı bir coğrafyada, insan olmayı dilemek ve sonunda her daim distopyaların kazandığı bir kâbusa uyumak, bu kitabı ve beraberinde filmi ölümsüz kılan etkiler. (A.S.)

Terminator Serisi (1984, 1991, 2003, 2009)

Gelecekten gelen yarı insan yarı makine sibernetik organizmalar… Muhteşem bir fikir! James Cameron’un ilkini 1984 senesinde oldukça düşük bir bütçe ve oldukça zengin bir hayal gücü ile kotardığı destansı mitoloji, beklenenden çok daha büyük bir başarı yakalamıştı. Makinelerin dünyayı ele geçirdiği gelecekten gelen T-800, insanlığın tek umudu olan John Connor’un doğmasını engellemek için annesi Sarah Connor’un peşine düşüyordu. Koruyucusu ve oğlunun müstakbel babası Kyle’ın da yardımıyla bu beladan kurtulan Sarah Connor 1991 yılında, sinema tarihinde ender rastlanacak iyilikte bir devam filminde T-800 ile yeniden karşılaşıyordu. Terminator 2: Judgment Day, akla hayale sığmayacak tasarımlarıyla sinema tarihinde bir çığır açarken, T-800 bu sefer insanların tarafındaydı. Sırf bu tercihiyle bile insanların algılarını alt üst eden devam filmi, aynı zamanda James Cameron’un en iyi filmi olarak filmografisindeki yerini aldı. Büyük ihtimalle de öyle kalacak…

12 sene sonra gelen ve hesapta planlanmış bir üçlemenin son halkası olan Rise of The Machines ise adının hakkını veremeyen ve çabucak unutulmaya mahkûm bir devam filmi olarak kaldı. Arnold dışında eskiye olan özlemi dindirecek hiç bir artısı olmayan filmi izleyen 4. ve şimdilik son bölüm olan Salvation, şahsi olarak beklediğimden iyi bir film olarak görsem de, Terminator evrenini Transformers evreniyle karıştırma hatasına düşüyordu. Bu haliyle film bir Terminator devamı değil, olması gereken haldeki bir Transformers fantezisi gibiydi. Görünen o ki, kimi zaman bize itici gelse de, James Cameron direksiyonun başına geçmedikçe yeni bir sibernetik organizma epiği izlememiz zor gözüküyor. (F.A.)

Brazil (1985)

Distopik türler içerisinde mekân ve görselliği en yaratıcı biçimde ekrana aktarmış filmlerden biri: Brazil’dır. Yönetmeni Gilliam, baskıcı devlet mekanizması ve buna karşı gelişen suç eylemlerinin toplum üzerindeki karanlık etkisini mizahi bir açıdan izleyiciye sunar. Ana karakter Sam’in bilgi bankasında memur olarak çalışması da bir nevi ironinin filme yansımasıdır. Sam’in bu baskıcı düzende kendine nefes alacak yeri ise düşleridir. Düşler ve gerçekler arasındaki gelgitlerle ilerleyen hikâye kimi zaman izleyicinin zamansal algısıyla oynayıp, onları da filmin büyüleyici atmosferine çeker. Bu pek çok distopik filmde başarılamayan bir noktadır, izleyicinin zamansal ve mekânsal algısının değiştirilmesi. Brazil, yarattığı görsel şölen ve yan karakterlerin iyi işlenmesiyle yer yer mizahi değeri yükselen ama taşıdığı alt metinle, karanlık tarafı da yücelten kült filmlerden biri. Aynı zamanda döneminde vizyona girmeden önce yaşadığı yapımcı sorunlarıyla da bir nevi türünün örneği. Zira filmin iki saate yaklaşan süresi yapımcılara uzun geldiği için kısaltılmak istenmiş fakat Gilliam’ın yoğun çalışmalarıyla bu sorun çözülmüş.

Gilliam, her ne kadar tür içinde oldukça bağımsız bir film ortaya koymuş olsa da film 1984 ile benzer temellerin üstüne kurulmuştur. Çekim süresince filmi ‘’1984buçuk’’ diye adlandıranlar bile olmuş. (A.S.)

RoboCop (1987)

Paul Verhoeven’in insanlığına dair anılarla dolu, yarı-Cyborg aynasızı Robocop, suçun sokaklarda at koşturduğu bir distopik Detroit’in uçsuz bucaksız karanlığına karşı tek umut ışığı değil de nedir? Kendi döneminin çapı-belli bilimkurgu görüngülerinden biri olan Robocop belki sistemin çöküşüne dair yapılmış en nitelikli filmlerden biri değil; ancak en eğlencelilerinden ve akılda kalıcılarından biri olduğu kesin gibi… Üzerinden geçen onlarca yıldan sonra halen ilginç bir 80’ler nostaljisi olarak anılmasının başlıca nedeni de bu zaten. Bir tanesi yetmeyince ikincisi; ikincisi yetmeyince üçüncüsü; herkes sıkıldıktan sonra yetmezmiş gibi bir de tv dizisi çekilerek bir popüler kültür hazinesi olarak neredeyse güncelliğimize kadar taşınan RoboCop, filmi o dönem izleyen seyirci için çok fazla şey ifade ediyor. (K.K.)

Der Himmel über Berlin (1987)

Wim Wenders filmografisinde oldukça önemli bir geçiş aşamasını temsil eden distopik tarzdaki yapım, varoluş sorgulamasını şiirsel bir akıcılık içinde yaparken, simgesel anlatımıyla da filmin temasını güçlendirir. Yaşamın büyüsüne kapılan bir meleğin, insan olabilmeyi istemesiyle  ‘’Fallen Angel’’ kavramına atıfta bulunan ve insani ihtiyaçların, insanı diğer tüm varlıklardan ayırdığının altını çizen film, 2. Dünya Savaşı sonrası Berlin’deki insan psikolojisini de izleyiciye sunar. Plan plan akıllarda kalabilecek yarı siyah beyaz,  yarı renkli bir sinematografiyle dilini güçlendirirken, sinemayla diğer sanat disiplinlerinin nasıl harmanlanabileceğinin de bir örneğidir. Tarihten edebiyata, resimden müziğe kadar, pek çok alanla iç içe bir yapıdadır. Nick Cave gibi bir müzisyenin, filmin müziklerinde imzanın olması bunun göstergesi gibi.

Der Himmel Über Berlin, kendisinden sonra pek çok filme de ilham kaynağı olmuş hatta bir Amerikan versiyonu çekilmiştir: City of Angel. Hakkında Ekşi Sinema’da yazılmış daha geniş bir yazı için: http://eksisinema.com/der-himmel-uber-berlin-1987/ (A.S.)

Akira (1988)

Kaosun egemen olduğu bir neo-Tokyo’da post apokaliptik tatlar takdim eden zengin bir distopya… Askeri gücün karşısına muhtelif patlayıcılarıyla, eylemleriyle dikilen teröristler ve bu karışık ortamda öykülerine odaklanılan Tetsuo ile Kaneda… Katsuhiro Ohtomo’nun kült animesinin tüm zamanların en dikkate değer distopik sanat eserlerinden biri olduğunu söylemek hiç zor değil. Akira, ‘Cyberpunk’ kültürünün en şık izlerini taşıyan, Metropolis’ten günümüze karanlığını en net şekilde muhafaza eden distopik filmler külliyatının en kendine has örneklerinden biri kuşkusuz. 1988 yılında Tokyo’ya atılan atom bombası, 2019 senesine ani bir zaman atlaması, tek dişi kalmış bir fütürizm üzerinden tertemiz ve göz kamaştırıcı bir sistem eleştirisi, eleştirelliği çevreleyen müthiş bir görsellik ve sonu gelmeyen dalgalı bir yaratıcılıklar denizi… Akira, en saf ve en komplike haliyle, tam da kabuslarımıza mekan olabilecek bir distopya. (K.K.)

They Live (1988)

John Carpenter’ın ‘kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ deme şekli olan They Live, sinema tarihinin en ağır kapitalizm eleştirilerinden birisi olmasının yanı sıra kaçan büyük fırsatlarından da birisidir. Sıradan bir adam olan John Nada’nın şahit olduğu ‘asıl’ dünya düzeni, mevcut sistem içerisinde kendini güzelce gizleyebilen bir distopyanın fitilini ateşlerken Carpenter’ın zamanın ötesindeki bir fikri zamanın gerisindeki bir yönetimle değerlendirmeye çalışması, They Live’i özensiz bir iş gibi gösteriyor. Yine de dünyayı yakıp yıkmaya gelen uzaylılar tekdüzeliğini ‘dünyayı sömüren uzaylılar’ orijinalliğine çevirmesiyle They Live’in uzaylı istilası filmleri arasında özel bir yere sahip olduğu söylenebilir. Zizek’e göre Hollywood’un gerçek anlamda ‘solcu’ olan nadir filmlerinden biri olan They Live, Carpenter’ın komünist damarını da gizliden gizliye su yüzüne çıkarıyor. (K.K.)

Total Recall (1990)

Hakkı tam olarak verilmemiş yönetmenler arasında bir liste yapsak en üst sıralarda kendine yer bulabilecek isimlerin başında gelir Paul Verhoeven…90’larla birlikte daha sansasyonel işlere imza atmaya başlayan ve bu şekilde ününü perçinleyen Verhoeven’in RoboCop’tan sonraki ikinci Amerikan yapımı filmi Totall Recall, kendisinin aynı zamanda bir bilim kurgu dehası olduğunu ispatlaması açısından önemli bir yerde durur. Anı transferi yoluyla insanları tatile yollayan Rekall Inc. şirketinden Mars tatili alan Douglas Quaid (Arnold Schwarzenegger) işlerin sarpa sarmasıyla kendini gizli bir ajan olarak bulur. Filmin çekildiği 1990 yılından beri inanılmaz bir gelişim gösteren özel efekt endüstrisinin olanaklarına rağmen hala bu filmdeki kızıl gezegenin üzerine çıkan bir tasarım olmamıştır. Üç göğüslü kadınlarından sert mizaçlı Sharon Stone’una kadar hafızalara işleyen birçok an barındıran Totall Recall, çok yakında Len Wiseman’ın yönettiği yeniden çevrimi ile sinemalarımıza bir kez daha konuk olacak. (F.A.)

Delicatessen (1991)

Birçoğunun Le Fabuleux destin d’Amelie Poulain filminin yönetmeni olarak tanıdığı Jean-Pierre Jeunet’in, Marc Caro ile birlikte çektiği ilk uzun metraj olan Delicatessen, Fransız sinemasının başyapıtlarından biri olarak da anılır. Film, para ve yemekten henüz çokça söz edilmeyen ve takaslarla yaşantıların sürüldüğü bir dönemde, yokluktan ötürü gelişen çeşitli yemek alışkanlıklarını etkileyici bir şekilde ele alır. Kült olarak anılmasını haklı çıkartan dekorları, çekim açıları ve akıcı kurgusuyla Delicatessen, aynı zamanda da, ayrıntıların bütünü oluşturduğu mükemmel bir post-apokaliptik film örneğidir. (G.B.)

The City of Lost Children (1995)

Jean-Pierre Jeunet ve Marc Caro’nun ikinci uzun metrajı olan bu film, rüya göremediği için gittikçe yaşlanan çılgın bir bilim adamının, çocukları kaçırıp rüyalarını çalmasına odaklanır. İzleyicisini daha en başından “Kulaklarım o kadar hassas ki, düşünmeni bile duyabilirim.” cümlesiyle bir masala değil karanlık bir dünyaya davet eden film, bir damla gözyaşının bir şilebi batırabileceğine inandırmasıyla bile kurduğu akıl almaz dünyanın bir masaldan çok, distopik bir dünyanın ne kadar yakınında olduğumuzu anlatmak için çabalayan bir film olduğunu gösterir. Jean-Paul Gaultier tasarımı kostümleri ve atmosferi tamamlayan dekorlarıyla da oldukça başarılı olan bu film, söylendiğine göre Caro ve Jeunet’in yapmak istedikleri ilk filmdir. 14 yıl boyunca filmde kullanmak istedikleri her türlü fikri birbirlerine söylemeden bir kutuya atıp senelerce bekleten ikili, yıllar sonra aralarından bazılarını alarak ilk önce Delicatessen’i, ardından da La cité des enfants perdus’u çekmişlerdir. (G.B.)

Twelve Monkeys (1995)

Dünyadaki yaşamın sonunu getiren sinsi bir virüs ve kalan son yaşam belirtilerini korumaya çalışan bir avuç insan… Yönetmen Terry Gilliam’ın post-apokaliptik geleceğinde, hayatta kalan bu bir avuç insan, dünya nüfusunu yok eden ölümcül virüsten korunabilmek ve yaşamaya devam edebilmek için çareyi yeraltında gizlenmekte bulur. Bu esnada bilimadamları da boş durmaz elbet ve virüsün yayıldığı yıla, 1996 yılına zaman makinesiyle geri dönerek bu kıyameti sonlandırmaya çalışırlar. Geriye kalanlardan biri, mahkûm James Cole gönüllü olarak geçmişe gitmeyi kabul eder fakat kahramanımız, böyle bir hikayenin belkemiği kabul edilebilecek bir ‘zamanlama hatasıyla’ kendisini 1990 yılında, virüsün yayılmasının altı yıl öncesinde bulur. Haliyle henüz yok olmamış insanlığı kapıdaki kıyamete inandırmak gibi zor bir görev de kaçınılmaz olur. James Cole bu süreçte gerçekten zamanlar arası yolculuk yapıp yapmadığı ve tüm bu olanların varsanımlardan ibaret olup olmadığı karabasanlarıyla debelenirken; bu felakete dur diyecek olan tek kişiye, bir nevi kadere karşı savaşan tek adama kendi ruhsal sağlığına dair septik çelişkilerinin eklenmesi karaktere konvansiyonel bir boyut yüklüyor. (G.K.)

Strange Days (1995)

Bir ideoloji bile olmaktan uzak sığ bir düşüncenin mahsulü The Hurt Locker’la 2010 yılında en iyi yönetmen ve en iyi film ödüllerini alan Kathryn Bigelow’un 1995 yılında çektiği yakın gelecek bilim kurgusu Strange Days. Filmin senaryosunda da yönetmenin eski eşi James Cameron’ın imzası var. 1999 yılına gelindiğinde batı toplumu kontrolden çıkmış bir hayat yaşamaktadır. Los Angeles’lı eski polis Lenny Nero (Ralp Fiennes) artık klip adı verilen başkalarının yaşadığı anıların satıldığı bir pazarın önemli isimlerinden biridir. Los Angeles Polis Departmanı’ndan iki dedektif Lenny’nin elindeki bir klibi ele geçirmek için onun hayatını cehenneme çevirir. (A.Y.)

Waterworld (1995)

Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en büyük gişe hayal kırıklıklarından Waterworld, üzerine gidildiği kadar kötü bir film değildir aslında. Tamamı sular altında kalmış bir dünyada kahramanlık taslayan mutasyona uğramış bir denizci fikri kulağa hoş gelmiyor olabilir ancak peliküle aktarılan bu distopik gelecek oldukça ilgi çekicidir. Kevin Costner’ın kafayı fena halde karamsar gelecek tablolarına taktığı 90’ların ikinci yarısında, bu filmin başarısızlığında büyük rol oynadığını düşündüğü yönetmen Kevin Reynolds’a işini öğretmek için çektiği The Postman çok daha vahim bir sonuç vermişti hatırlarsınız… (F.A.)

Ghost in the Shell (1995)

Wachowski kardeşlerin öz itiraflarıyla Matrix’in öncülü olarak kabul ettikleri bir anime başyapıtı olan Ghost in the Shell’in Akira(1988) ile beraber Cyber-punk akımının sinemadaki en gösterişli tezahürlerinden biri olduğunu söylemek gerekiyor. Günden güne sanallığa teslim olan insanların yapay-gerçekliğin içerisinde hapsoldukları bir dönemden yola çıkarak okkalı bir sistem eleştirisine dönüşen Ghost in the Shell alabildiğine girift karakterleriyle ve üstün bir yaratıcılığın ürünü olan emsalsiz senaryosuyla göz kamaştırıyor. 80 dakikanın içerisine derin ve psikolojik açılımların yanı sıra diken üstünde hissettiren bir aksiyonu da sığdıran yönetmen Mamoru Oshii, filmi çekerken bunun farkında mıydı bilinmez, ancak Ghost in the Shell’in 1995’te bilimkurgu sinemasının geleceğini belirlediği çok açık bir şekilde seçilebiliyor. (K.K.)

The Fifth Element (1997)

Luc Besson’un rengarenk gelecek tasvirinin tam ortasında, uzak bir yüzyılda, dünyayı kurtaracak olan beşinci elementin arayışındayız. Artık kendini ‘eskiden Luc Besson diye bir yönetmen vardı’ diye anlatılabilecek kıvama getiren Luc Besson’un kendi yazıp kendi yönettiği filmi tam da ona özgü, karanlık(ama bir o kadar da aydınlık) bir gelecekçiliğe sahip. Kötülük kendini göstermek üzere ve bu Bruce Willis’in dünyayı kurtarması için elbette ki harika bir fırsat. Sonuç olarak, The Fifth Element Besson külliyatının en nadide örneklerinden biri olmasa da, en popüler ve en sevilen eserlerinden biri hiç kuşku yok ki. Bu da, bu filmi olduğu gibi sevmemiz ve ondan güzelce bahsetmemiz için yeter de artar bile. (K.K.)

Abre los ojos (1997)

Alejandro Amenabar’ın ilk filmi Tesis’den (1996) sonra çektiği oldukça ilginç bir denemesi Abre Los Ojos (1997). Film, yakışıklı ve zengin Cesar’ın (Eduardo Noriega) doğum günü partisinde tanıştığı güel bir kıza (Penelope Cruz) aşık olmasıyla başlar. Ancak bu, hikayenin sadece geçmişte kalan kısmıdır. Cesar’ı bir hapishane hücresinde yüzünde maskeyle bir psikiyatristle konuşurken görürüz film boyunca. Cesar’ın geçmişte bıraktığı çok güzel bir şey vardır. Ve onu geri kazanmaya çalışmaktadır. Ancak başına gelen bir kaza yüzünün büyük bir kısmının deforme olmasına neden olmuştur ve sevdiği kadını öldürmekle suçlanmaktadır. Dramatik bir film olarak başlayan Abre Los Ojos kısa süre sonra bir gerilim ve hatta bilim kurguya dönüşür. Filmin gösterime girdiğinde çok tutulduğunu ve 2001 yılında Hollywood tarafından Tom Cruise’lu bir versiyonunun çekildiğini belirtmekte yarar var. (A.Y.)

Gattaca (1997)

Gün gelir, kusursuz insan üretilir ve kusurlu insanın kusurları artık çekilmez hale gelir. Gattaca, genetik biliminin durdurulamaz gelişimiyle, distopik bir dünyanın temellenmesine sebebiyet vereceği bir yakın gelecekte geçerken dozsuz ‘bilim-severliğe’ ince bir eleştiride, Brave New World’e ise öykünür bir atıfta bulunuyor. Truman Show, S1m0ne ve In Time gibi birbirinden farklı distopyalar ile sinema sahnelerinde boy gösterecek, önü açık bir yönetmenin de müjdesini veriyor. Eleştirelliğiyle aynı zamanda güncel bir ırkçılık alegorisi bahşeden filmin, Ethan Hawke, Uma Thurman ve Jude Law gibi fazlasıyla tanıdık simalardan da güç aldığı bir gerçek. (K.K)

Starship Troopers (1997)

Anti-masalların kafası ‘başka’ türlü çalışan yönetmenlerinden biri olan Paul Verhoeven’in şahsi hayal dünyasının bir distopya olduğunu kabul etmek gerekiyor. Peki, Starship Troopers’da Buenos Aires kentini haritadan silen bu devasa böceklerin olayı ne? Aslında hiçbir olayları yok. Sadece Verhoeven, vurdulu kırdılı, haliyle patlamalı çatlamalı distopyasında hem kendi eğlenmek hem de sinema perdesi karşısındaki seyircisini eğlendirmek istiyor. Bu nedenle, henüz bu tuhaf film kendini ciddiye almıyorken, bizim onu ciddiye almamızı kimse beklemesin. Kült olduğu kesin olan Starship Troopers’ın karşısına oturduğumuzda ise aklımızda yalnızca tek bir şey bulunmalı: Eğer o böcekler bizi yok etmek için geldilerse, biz de onları yok etmek için gitmeliyiz. Hem de daha fazla ‘yok edici’ hallerde… (K.K.)

Dark City (1998)

Zihin ve gerçeklik karmaşasını sinemasal bir eleştiriye vardırabilmiş her yapımın başımız üstünde yeri var. Türünün doyurucu örneklerinden Dark City de bunlardan biri. Küvetin içinde uyanmış, hafızası yitik bir adam, bir kadın cesedi, gizemli bir telefon, bitmeyen karanlık, üçüncü türden yaratıklar, ele geçirilmiş ve uyutulmuş bir şehir. Bütün bu karmaşa ve bilinmezlik içinden çıkmaya çalışan John Murdoch. Karanlık bir hikâyenin içinde çıkışsız kalmış insanlar. Onlar uyurken bir takım yabancılar tarafından hareketini sonsuz kılan bir şehir. Alex Proyas’ın yönettiği film, bu cümlelerin akışı kadar belirsizlik ve gerilim barındırırken felsefi bir sorgulamayla; zamansızlığın, kimliksizliğin sürüklediği alanı hissettiriyor. (F.O.)

Pleasantville (1998)

Bazı projeler daha fikir aşamasında büyük bir etkileyiciliğe sahiptir. Garry Ross’un yazıp yönettiği Pleasentville’ı doğuran yaratıcı fikir de böyle bir etki taşımakta. Gerçekçi hayata dair olumlu ya da olumsuz hiçbir ruhsal ve mekânsal aksiyonun yaşanmadığı, her şeyin kendini tekrarladığı ‘kutu’ içinde düz bir hayat. Gerçek bir yaşamdan o hayatın (1950’lerde geçen bir dizi filmin) içine düşüvermiş iki kardeş. Yaşamsal bir sistemin sorgusuna soyunmuş ve bunun altından başarıyla kalkan filmin öyküselliği kadar biçimselliği de dikkat çekmekte. Siyah beyaz bir hayatın, yaşamsal hamlelerle (sevişme, sanat, orgazm, yangın, edebiyat…) yavaş yavaş renklenmeye başlaması yıkılan tabuları, yaşanan değişimi görünür kılarken bu renklilik yeni bir ayrımcılığı da beraberinde getirmekte. Farklı olanı olumsuzlayanlarla ve linçe varan tahammülsüzlükle sistemin başka bir sorgusu daha yapılmakta. (F.O.)

The Truman Show (1998)

Kurulu düzenin, kukla hallerin, kimlik karmaşasının, yalnızlığın ve nice insani vaziyetin en iyi biçimde işlendiği sinemanın medar-ı iftiharlarından biridir The Truman Show. 30 yıl boyunca başkaları tarafından belirlenmiş sınırlar içinde, onlar tarafından yazılmış senaryolarla kaderi belirlenmiş trajik bir karakter öyküsüdür. O trajediyi görünür kılansa Truman’ın yaşadığı adanın dışına çıkmak arzusudur. Jim Carrey’i komedyen sıfatından uzaklaştırmış dramatik karakter Truman, Fiji’ye gitme planları yapmaya başladığı noktada koskoca bir platonun duvarlarına çarpacağından habersizdir.  Peter Weir’in yönettiği, hikâyesiyle kendisinden sonraki birçok yapıma da kaynaklık eden film, sınırlar içine sıkışmış, kuşatılmış bir yaşamamın korkutuculuğunu ve hüznünü gözler önüne sermekte. (F.O.)

exiStenZ (1999)

Cronenberg’in beden-toplum-insan-teknoloji ilişkisi temelli sinema ideolojisi bu kez bilgisayar oyunları boyutunda ve sürükleyici bir öyküde derdini sunuyor. Oyunların giderek bir çeşit uyuşturucu toplumu yaratmasını destekleyen, bir çeşit davetkar ses dalgası gibi yayılan, tek tondan ve melodik-dışı Howard Shore müziği de filmin tonuyla birleşiyor. Aynı sene aynı derdi; sanal gerçekliği Matrix ile daha çok tanıdıysak da eXiztenZ’in nispeten üvey durmasının ayrı bir çekiciliği de yok değil. Başlangıcından sonuna oyun-içinde-oyun gibi gelişen, finalde dahi hala oyunda olunabileceğine göz kırpan film, semi-erotik çağrışımlarıyla da (bedendeki delikler, vazelin vb) katmanlaşan bir metne sahip. Aslında çok açık ki, insan teknolojiyi kullanmaya başlayınca hem insan hem de teknoloji dönüşüm geçirmektedir. Ve nihai olarak vücutla teknolojinin ilişkisi, hiç şüphesiz modern varoluşumuzun temsilidir. (E.Y.)

Matrix Üçlemesi (1999, 2003,2003)

Matrix nedir? Bilimkurgu sinemasının çehresini ve kendinden sonraki sinemanın yolunu değiştiren; üzerine felsefe ve din odaklı onlarca kitap yazılan; dünyaya egemen sistemli bir enkazlaşmanın girdabına kapılan birçok insanın türlü paranoyalara sürüklenmesine neden olan; mavi hapı yutmaya meraklı bir kitlenin gecesi ve gündüzü, bunlar yetmezse de kâbusu olan Matrix nedir? Yapay zekâ ve insan arasındaki şimdiden ön görülebilen bir savaşı müthiş bir yaratıcılıkla ören Wachowski kardeşlerin nasıl yazılabildiğine akıl sır erdiremediğimiz senaryosu her ne kadar ikinci ve üçüncü kısmıyla bazılarını hayal kırıklığına uğrattıysa da Matrix üçlemesi kendi tabanında müthiş bir bütünlük taşıyor. Henüz ilk filminden kendi mitolojisini, estetiğini ve kültürünü yaratan Matrix evreninden bihaber olmanın herhangi bir imkânı zaten mevcut değil. Distopik filmler âleminin taçsız krallarından biri olan Matrix’den layığıyla bahsedebilmek için sayılı satırlardan çok daha fazlası gerekiyor.  (K.K.)

Battle Royale (2000)

Aynı adlı mangadan Kinji Fukasaku tarafından sinemaya uyarlanan Battle Royale, milenyumun şafağında çöküşe geçmiş bir Japonya’da geçiyordu. İşsizliğin, gençlerdeki suç oranının büyük bir artışa geçtiği bu yakın gelecek tasviri, özellikle yetişkinlerin gençlerden duyduğu korku üzerine düşüyordu. Filmin ‘kodamanlar’ olarak tanımladığı siyasetçilerin duruma el koyarak hazırladığı BR Yasaları, her yıl kura ile seçilen ‘şanssız’ bir sınıfın izole edilmiş bir adaya gönderilmesi esasına dayanıyordu. Bu adadan sadece bir kişi canlı çıkacak ve öğrenciler kendilerine şu soruyu sormak zorunda kalacaktı: En iyi arkadaşını öldürebilir misin? Önce Japonya sonra tüm dünyada hatırı sayılır bir hayran kitlesine kavuşan filmin Kinji Fukasaku’nun oğlu tarafından çekilen ikinci bölümü ise en kısa tanımıyla ‘kocaman bir fiyasko’ olmuştu. (F.A.)

A.I (2001)

Her şey insan için, Yapay Zekâ da öyle… İnsanlığın ortak sorunları için geliştirilmiş bir icat, insan formundaki robotlara yerleştirildiği vakit laboratuardaki hesap hayata uymaz. Bir çocuk robot basit bir makineden çok daha öte olduğunu fazlasıyla hissettirir. İçinden çocuk geçen bütün filmler gibi gırtlağı düğümlemeyi başarmış Spielberg işi A.I, aksiyonun, bilim kurgunun eksenine sıkışmış türdeşlerinden farklı olarak, geleceğin öz yıkıcılığını vurgulamasıyla da dikkat çeken türünün etkileyici örneklerinden. Değişik çocuk kategorisinin lideri Haley Joel Osmont’un varlığıyla da beslenen filmde, gün gelir robotlar da ağlar ve dünya gittikçe çekilmez bir hal alır. (F.O.)

Equilibrium (2002)

Kurt Wimmer tarafından yazılıp yönetilen Equilibrium, sırtını fazlasıyla başrol oyuncusu Christian Bale’e dayayan aksiyonu bol alt metni zengin bir film. Bale’in duygusuz ifadelerinin filmde tam da verilmek isteneni yansıttığı söylenebilir. 21. yüz yılın ilk yarılarında üçüncü dünya savaşının patlak vermesi ve akabinde insanların yeni bir yaşama düzeni oturtmaya çalışmalarının anlatımıyla başlayan film, devamında bizi yerleşik bir sisteme götürüyor. Öyle bir sistem ki insanı insan yapan değerler yasak. Hissetmek yasak! Dolayısıyla en ufak bir duygu belirtisi –ağlamak, gülmek, dokunmak vs.- nedir bilmeyen insan-robotlarla örülü bir şehir yaratılmış ve bu şehir Grammmaton Rahipleri tarafından korunuyor. Rahipler de dahil herkesin günlük uyuşturucu misali prozium alarak hissizliğini koruduğu bu evrende elbet temel bir çatışmaya malzeme olacak hissiyatı taşıyan kişiler olacaktır. “Yeraltı” denilen ve elbette ki yukarıdaki steril yapıya ters bir başka yapılanmanın varlığı kaçınılmaz. Bale’in canlandırdığı Rahip Preston’ın uyanışları ve gücün faşizan varlığını simgeleyen “Peder”le yüzleşmesi filmin aksiyonu en tepede seyreden bölümü. Yazık ki Equilibrium elindeki malzemeyi aksiyondan yana kullanarak, metnin kendi doğal zenginlinliğini geliştirememiş bir film olarak kalıyor hafızada. (S.T.)

Resident Evil Serisi (2002, 2004, 2007, 2010)

Deniz derya zombi külliyatının genel olarak ‘survival’ (hayatta kalma) motivasyonlu arka planını hesaba katarsak, oyun serisinden uyarlanan Resident Evil’da durum biraz daha ‘arcade’ (aksiyon bazlı) ruhuna dayalı. Ortak nokta olarak bilim dünyasının bir deney sonucu yaratıp önünü alamadığı aksilikler zinciri söylenebilse de zombi literatürü genelde çaresiz ve azınlık karakterlerin azalarak kurtulması üzerineyken Resident Evil, video oyunu düsturlarınca bölüm sonu canavarlarına, güçlü ve ne yaptığını bilen kahramanlarına ve iki tarafın ‘eğlence’ amaçlı savaşına dayanır. Seri, kahramanlaştırdığı kadın karakter ve politik çirkinlik timsali Umbrella şirketi etrafında yeni engel ve ekiple bir çeşit serüven tabiriyle bile pozitive edilebilir niteliktedir. Apocalypse (kıyamet) ortamını yaratması bakımından da seri, dosyada olmazsa olmaz bir istila ve bilindik komün hayat, azınlık/çoğunluk ve öteki üçgeninde süregelmiştir. (E.Y.)

Minority Report (2002)

Suçun öngörülebildiği sistemde her şey mükemmel işlemektedir, zira John Anderton’a göre 6 yıldır tek bir cinayet işlenmemiştir ve bu da bunun kanıtıdır. Lakin ‘mükemmel’, bu dünyadan bir şey değildir. Spielberg (ve hatta Hollywood) yaratıcılığının belki de son demleri olarak sayılabilecek Philip K. Dick uyarlaması olan film, mükemmel sistemin ve suçsuz bir toplumun mümkünatı merkezine, kilit finale kadar taşıyacak bir “baba ve ailesi” trajedisi yerleştiriyor. Mat renk ve kontrastın genele hakim olması uyarınca, en az geleceğin suç görüntüleri kadar (medyumların gördüğü haliyle) kirli ve çarpık izlediğimiz şeyin de birisinin zihnini takiplercesine rahatsız edici bir deneyim olduğunu hatırlatıyor. Cinnet halinde yapılabileceklerin yansımasıysa şu an zaten burada, bu odada, bizimle. İnsanın yapabilecekleri kendinde saklıyken de hiçbir sistem mükemmel olmasa gerek. Zira ‘mükemmel’ hiçbir dünyadan bir şey değildir. (E.Y.)

28 Days Later (2002)

Bir vakitler Londra boşaltılır ve geriye kalanlar… Danny Boyle’un yönettiği film, klasik salgın filmlerinin şiddet odaklı perspektifinin psikolojik olana terfisiyle de dikkat çeken, temposu yüksek, gerilim dozu etkili bir yapım. Bir araştırma laboratuarından yayılan virüsün bulaştığı insanlar ve onlarla mücadele etmeye çalışan diğerleri kaotik, distopik bir şehir atmosferinde yaşam mücadelesine başlarlar. Şehir o kadar sessiz ve ürkütücüyken insan kendini seksen bin kişilik bir stadın orta yuvarlak zemininde bir başına kalmışçasına karamsar bir kâbus içinde hisseder. Gelecek o kadar yalnızdır ki herkes başının çaresine bakmak zorundadır.  Filmin müziklerinin de fazlasıyla dikkate değer olduğunu belirtelim. (F.O.)

Time of the Wolf (2003)

Kabullenmekten büyük bir zevkle kaçınacağımız denli derin gerçeklerin peşinde koşuşturan Haneke bu kez tamamen yabancısı olduğumuz bir dünyada işte. En azılı Haneke fanlarının dahi adını pek anmadıkları bu müthiş yapıt hakkında söylenenler genelde Haneke’nin ‘bekleneni vermediği’ gibi yüzeysel yorumların ötesine geçemediyse de, yönetmenin en cesur filmi olarak da kabul edilebilecek düzeyde, eğer mesele buysa. Haneke’nin ‘son’a dayanmış bu hikayesi ilginç bir şekilde diğer filmlerinin aksine umut dolu, insanın zorunlu olarak ilkelleştiği bir dünyada –özellikle de Cache(2005) öncesi- onu uslayıp, bir şekilde bağışlar nitelikte. Gölgede kalan bu filmin Haneke’nin insana ve topluma bakışını tamamen değiştirdiğini, filmografisini öncesi ve sonrası olarak ikiye böldüğünü söyleyebiliriz. (A.G.)

The Village (2004)

Körler ve sağırların birbirini ağırladığı bir başka toplum temsili olarak Köy, Shyamalan’ın inişli çıkışlı filmografisinde kendi dilini konuşan bir distopya örneği. Yasak ve kuralların, kontrolden çıkmış din ve baskının dizginleri birilerinin elindeyken korku toplumlarının aldığı şekli pas, küf ve bolca sarıyla destekleyen film, bir dönemi değil, tüm medeniyet tarihini sahneleyen bir örnek olmasıyla bile saygıdeğer. Konumlandığı tarih bakımından bir dönem filmini andırsa da, Shyamalan alamet-i farikası olan “asıl olayı sona sakla” prensibi bütünüyle işlevsel durumda. Kendi içinde yeterince toplumsal vurgu dinamikleri işlerken dış dünyadan tamamen izole bir canlının, sınır ihlaliyle öte-tarafı keşfi de “asıl olaya” aşkın bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Mevzu bahis canlı, görme engelli de olunca, engelsizlerin asıl engelliliği ve görme duyusundan mahrumluğu eleştirisine uzanarak noktasını koyuyor. Köy, son tahlilde, ana akım korku sineması seyircisini ve bilhassa yönetmenin bu türdeki alışmış takipçilerini yeteri miktarda tatmin edemeyen ama çok iyi yazılmış bir senaryo ve zekice tasarlanmış fikriyle kimilerince hatırlanmaya devam edecektir. (E.Y.)

I, Robot (2004)

Alex Proyas’ın karamsar gelecek takıntısı, insan ürünü olanın insana düşman olması fantezisinden güç buluyor burada. Asimov uyarlaması olan filmin, senaryo bazında tutarlı ve temiz işlerken filmin sadece parçalar halinde iyi ve üzeri bir ivmeyle ilerlemesinden, robot tasarımlarının yine o döneme göre taze sayılabilecek estetiğinden öte, elbette paletini doğru metinlere de kaydırabildiği söylenebilir. Büyük bir şirket ve üst kademe çalışanları arasındaki birtakım entrikaların, önce alt dairelere, oradan da sokaklara sıçraması bilindik bir hikaye. Elbette sadece insanın kendi kuyusunu teknolojiyle kazmasından çok, bir tetik unsuru olarak günümüz dünya insanının kötü çıkarlarıyla tepkimeye giren bilimsel/teknolojik gelişimin Proyasvari neon tünellerdeki çıkmazlarını izliyoruz. (E.Y.)

Banlieue 13 (2004)

Pierre Morel’den çok da uzak ihtimal olmayan bir yakın gelecek kurgusu: 2013 Paris’i. Senaryosunda Luc Besson’un da katkısı bulunan film, sorunları duvarlarla çözmeye çalışan kaba bir zihniyeti ortaya koymakta. Hükümet tarafından, şehrin en yoksul ve suç oranı en yüksek mahallelerinden biri için çözüm yöntemi olarak duvar ördürtülür. Bu duvarlar, kaosu dar alana sıkıştırırken sorunları büyüten bir çözümsüzlük yoludur aslında. Çetelerin ve polislerin çatışması içinde büyük bir gerilim ve aksiyon alanı olan Bölge içine gizlenmiş, patlamasına 24 saat kalan bombanın yarattığı gerilim içinde şehrin ötekileştirilmiş, yok olmaya bırakılmış, komplolar içinde bitirilmeye çalışılan bir bölgesinde yaşananlara tanıklık edilir. Daha çok aksiyonuyla dikkat çeken film, karanlık bir yaşamın tasviri. (F.O.)

Serenity (2005)

Joss Whedon’un el emeği, göz nuru bilimkurgusu Firefly dizisinin kaldığı noktanın altı ay sonrasında geçen ve Whedon’un her zamanki gibi, uçsuz bucaksız hayal gücüyle, özene bezene kotardığı Serenity, Whedon’un iflah olmaz hayranlarını fazlasıyla tatmin etmişti. İnsanoğlu tarafından çoktan tüketilen dünyanın artık uzak bir anı olduğu bir gelecekte, ‘Serenity’ isimli uzay gemisinde, gemiye alınan iki kaçak yolcunun ekibe açtığı bela üzerinden harekete geçen film, tanıdık Whedon evreninin en lezzetli ürünlerinden biri. Üslup ve teknik üzerinden çok büyük farklılıklar yaratmayan filmin en önemli zenginliği, Whedon’un kendi karakterlerine duyduğu saygıda, onları geliştirme biçiminde ve senaryoya sürekli olarak etkiyen özgünlüğünde yatıyor. (K.K.)

V for Vendetta (2005)

Halkın elini kolunu bağlayan totaliter ve faşist bir yönetimin hüküm sürdüğü, ‘kıyamet öncesi’, ‘kıyamet sonrası’ ya da ‘kıyamet esnası’ bir İngiltere’deyiz. Allanılıp pullanılan, adına da özgürlük denilen o yüce kavram, Londra sokaklarını çoktan terk edip gitmiş. Bir başkaldırı, bir direniş, bir ses yükseltme ve güçlü bir anarşi hiçbir daim kendini göstermeyecekmiş gibi görünüyor. Lakin ‘V’ var ki, kendisinin geçmişi, şimdiki zamanı ve elbette ki geleceği bilinmezliklerle dolu. Anarşi ve doğru bildiğinin yolunda yürüme arzusu, onun bu kıyamet tünelindeki gün ışığı… Wachowski kardeşlerin üstat Alan Moore ile buluşup bizzat yetiştirdikleri yönetmen James McTeigue’in ellerine teslim etmeleriyle distopyalar tarihine ‘baştan çıkarıcı’ bir anarşi öyküsü olarak kazıdıkları V for Vendetta, popüler olduğu kadar iyi bir film de aynı zamanda. (K.K.)

Idiocracy (2006)

Ne gariptir ki internetin ayağımıza altına serdiği eliminin bir hareketiyle ulaşabileceğimiz bilgi evreni insanı cahilleştirmeye doğru gidiyor. Belki tembellik bu kolay ulaşılabilirliğin hem sonucu hem de nedeni. Ancak geçmişten günümüze doğru bakıldığında gittikçe bilgilenen değil cehalete saplanan kuşaklar olduğu yadsınamaz. Buradan hareketle ileride bu cehalet zincirinin devamını öngören Idiocracy gibi bir filmin öngördükleri belki de inkâr edilemez. Luke Wilson’ın orta zekâ bir Amerikalı’yı (Joe –ki ismi bile sıradanlığının simgesi) canlandırdığı Idiocracy, uzak bir gelecekte (şöyle bir beş yüz yıl kadar) ortalama bir zekânın bile ne kadar büyük bir lüks olduğunu vurguluyor. Bir deney uğruna uyutulan ve unutulan (!) Joe ve fahişe Rita, 2505 yılında uyandıklarında dünyanın merkezi Amerika’nın vasatın da altında zekâya sahip insanlar tarafından yönetildiğini ve etrafı aptalların sardığını görürler ve macera başlar. (S.T.)

Children of Men (2006)

Doğurganlığın sona ermesi gibi hayli tahrik edici bir portrede çocuksuz bir dünyanın tasvirini tüm filtreleri, kaotik mizanseni ve teknik harikalarıyla işleyen bir iki-binler başyapıtı. Cuaron’un türlü çeşit hinliklerle kendi çapında, kendi çağının mütevazi devrimi sayılabilecek tarzda çektiği bu yakın gelecek öyküsü, güncelden de bolca beslenerek, insanlığın bir sonraki durağının alternatif anlatısından çok, gerçek bir uzantısı niteliğinde. Plan-sekans sahnelerin şok odaklı sürprizleri, sarıp tekrar izlenesi teknik hileleri, Cuaron’un her deliğe girip çıkan kamerası ama bir o kadar dağınık görünümlü başarılı kurgusu, distopik karmaşayı pekala zihinlere nakşeden cinsten. Her kabusta olduğu gibi yine merkezî bir iyinin, iyiliğin soyunu devam ettirme misyonu burada “yeni umut” temsili olarak herhangi bir kadının herhangi bir yerde dünyaya çocuk getirmesi. Yağma, yıkma ve linç arasında, herkesin “olur da” beklediği o umut yeri gelir silahları indirir, bombaları susturur. Muallak finalde son umudun yolculuğuna vakıf olamasak da biliriz ki o kurtarma gemisi bugünden yola çıktı ve daha gidecek çok mili var denizlerde, barındırdığı umutla. (E.Y.)

A Scanner Darkly (2006)

Phillip K. Dick’in kendisinin de başyapıtı olarak imlediği kitabından aynı adlı uyarlama A Scanner Darkly, Richard Linklater’ın daha önce Waking Life’ında tanık olduğumuz rotoskop tekniğiyle kotardığı başarılı bir film. İzlediğiniz zaman hangi yıl çekildiğini hesaba katmazsanız hep “yedi yıl sonrası”ndan başlıyor zaman akmaya. Temelinde yer alan uyuşturusu mevzusundan koca bir çarka ve gerçekle hayal arası gidiş gelişlere doğru evrilen film yarattığı sanrılarla izleyiciyi filmi takip konusunda biraz sıkıntıya sokuyor. Ancak salim bir kafa ile izlenirse anlamlandırılabilecek (ki filmin genel atmosferine ters hatta ironik olduğu bile söylenebilir) zorlayıcı bir seyirlik A Scanner Darkly. Ancak yazarının anlatmaya çalıştığı ve kendisinin de dahil olduğu 68 Kuşağı yıllarına yaptığı göndermelerle yer yer naifleşen yapısı ve sisteme getirdiği sert eleştiri onu dikkate değer bir yapım haline getiriyor. Kendi eliyle bağımlı yaratan ve onu kullanan bir sistemin içinde neyin gerçek ve neyin sadece insana dair olduğununu anlamak da zorlaşıyor. Film metin olarak bu fluluğun altını çizerken film görüntü olarak da bunu destekliyor. (S.T.)

The Bothersome Man (2006)

İlk gösterimi Cannes Film Festivali’nde yapılan Den brysomme manen, 40 yaşında bir adamın neresi olduğunu bilmediği bir yere nasıl geldiğinin arayışıyla başlar. Her şeyi vardır; ama ne olduklarına dair hiçbir fikri yoktur. Jens Lien, ‘huzurlu hayatın’ tasvirini yaptığı bu filmde, aynı zamanda da izleyicisini bir belirsizliğe doğru yolculuğa çıkarır. Alkolün sarhoş etmediği, bütün yemeklerin aynı lezzeti verdiği bu dünya, her şeye sahip olunmasının imkânsız olduğu düşüncesiyle topluma dair tüm rahatlıklar verildiğinde kişisel tatminlerden nasıl uzak kalınacağı da gözler önüne seriyor. (G.B.)

I am Legend (2007)

Kitabından oldukça farklı olarak uyarlandığı yönünde okuyucuları tarafından eleştirilen I Am Legend, Robert Neville adında başarılı bir bilim adamının insanlığı yok edeceğine inanılan bir virüs karşısında hayatta kalışının ve belki de hayatta kalan tek insanın o oluşunun hikayesini anlatıyor. Will Smith’i alışık olduğumuz ‘komik’ hallerinden çok, yalnız, hüzünlü bir adam olarak görmek başlangıç için filme yönelik biraz umut verse de, sevdiği herkesi kaybedip yapayalnız kalan bir adamın hüznünü anlatmayı seçmekten çok, vitrindeki mankenlerle konuşan ve içerisinde ne kadar ajite varsa barındıran bir anlatım seçen film, ne yazık ki kurmak istediği dünyaya ucundan bile yaklaşamıyor. (G.B.)

WALL-E (2008)

Sinemanın eşsiz hayalgücüyle örülü uçsuz bucaksız evreninde, sıranın, zamanı geldiğinde kendi evini artık yaşanılamaz bir yer haline getireceği ve böylece kendi türünün sonunu, kendi elleriyle getireceği senaryosunun gelmesi kaçınılmazdı takdir edersiniz ki. Steven Spielberg’in A.I ile bir bakıma öncüllüğünü yaptığı bu ‘tüketme ve tükenme’ senaryosu daha sonraları; Francis Lawrence I Am Legend ve M. Night Shyamalan The Happening’de de insanlığa kendi kıyametini sundu. Wall-e, 2008 yılında Pixar dünyasından, Finding Nemo ve Toy Story ile kalbimizi fetheden Andrew Stanton’ın büyülü zihninin son ürünü olarak çıktığında tüm zamanların en iyi bilimkurgularından biriyle karşılaştık. Yakın bir gelecekte dünyanın artık yaşanılmayacak kadar kirletildiği ve bu yüzden insanoğlu tarafından terk edilen dünyayı temizlemekle görevli olan gelmiş geçmiş en sevimli robot Wall-e’nin tek başınalığına ortak oluyoruz. Küçük hamamböceği dışında kimsesiz olan Wall-e, yalnızlığını, zamanında insan eli değmiş bu kirli ve terkedilmiş objelerle gidermeye çalışır. İlk kırk dakikası karanlıkla bezeli sessizlikte geçen film, sonrasında izleyicinin ‘görmek istediği’ mutlu sona doğru evrilir. (G.K.)

Blindness (2008)

2008 Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olan Blindness, Nobel Ödüllü José Saramago’nun aynı adlı romanından uyarlama. Başarılı uyarlamalar arasında yer alan film, bilinmeyen bir şehirde, ne olduğu anlaşılamayan bulaşıcı bir körlük salgınına odaklanıyor. Fernando Meirelles, seyircisine bir seyirlikten çok deneyim yaşattığı bu filmde, aşırı close-uplarla algıyı bozarak aslında herkesin her şeyi bildiğini sandığı toplumda, körlüğün karanlıktan ziyade aşırı beyazlıktan gelişini de göstermek gibi ufak, etkileyici detaylara ağırlık veriyor. Kimsenin –artık– görmediği bir dünyada, her şeyi gören tek kişinin kaosu sonlandıracak ‘kurtarıcı’ olması beklenirken, o dünyanın gerçek görmeyeninin bir anda ‘efendi’ oluşu da, Meirelles’ın bu filmle anlatmak istediğini nasıl başardığının kısa bir özeti. (G.B.)

Surrogates (2009)

“Teknoloji o kadar da iyi bir şey değil” önermesi, Sanayi Devrimi’nden beri edebiyat ve sonrasında sinemada geçer akçe bir olumsuzlama. Özellikle mad-scientist (şuursuz bilim adamı) merkezli hikayelerde bir yerde terslik doğması üzerinden insanlığın kendi elleriyle sonunu hazırlaması, kaçınılmaz bir anlatı. Suretler’de de kendi klonunu yaratıp gündelik işlerine yollayan asıl insanın mecalsizliği ve konfor düşkünlüğü mevzu bahis ise, dramatik bir mazi ile bu maziden çıkarı olan kötücül üçüncü, insanlığın sonunu getirmeye yeterlidir bir şekilde. Wall-E’de de, oturdukları yerden yapıp yapabilecekleri sadece nefes almak ve konuşmak olan insancıklar üzerinden ciddi bir Amerika alegorisi sözkonusuydu. Şimdinin alegorisi ve distopyanın asılsızlığı arasındaki sınır silikleşmeye başlarken, karşılık düşen anlamıyla distopyadan bahsetmek artık ne kadar mümkündür peki? Suretler’de de bu farkındalık ile bilincin, internet çağı, sitelerce profil ayarlarımız ve bizi temsil eden çarşaf gibi avatarlarımız doğrultusunda okumaya açık kayda değer bir örnek olarak sayılabilir. (E.Y.)

The Road (2009)

Çivisi çıkmış dünyanın ve bu duruma ayak uydurmaya çalışan insanların işkence bahçesindeyiz. Kıyamet çoktan kopmuş; lakin dünya yerli yerinde duruyor. İnsana hiçbir zaman güven olmazdı belki; ancak bu kez insan, bencilliğinin yanına hayatta kalma içgüdülerini de katmış ve ölmemek için nefes aranıyor, yıkıma uğramış Amerika kıtasında. The Road, yakınsadığı janr olarak seçmemiş olsa da en arı haliyle derinlemesine bir korku filmi. Çünkü korku, filmin başından sonuna değin karşımıza çıkan her tür karakterin üzerine sinmiş vaziyette. Çünkü korku, yaşanılan bir arafta bu insanlara bir şans daha tanıyabilen tek duygu… John Hillcoat’ın başarılı Cormac McCarthy uyarlaması, sinemanın son döneminde karşımıza çıkmış en başarılı distopik örneklerden bir tanesi. (K.K.)

Never Let Me Go (2010)

Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun aynı isimli romanından uyarlanan Never Let Me Go, çocukluktan beri yakın arkadaş olan Ruth, Tommy ve Kathy’nin hikâyesine odaklanıyor. Çocukluk yıllarını yatılı bir okulda geçiren üç arkadaş, erişkinliğe ulaştıklarında ise ürpertici gerçekle tanışıp kendilerine çizilmiş olan kaderlerine hazırlanıyorlar. Mark Romanek, günümüzde ‘sektörleşen’ organ bağışları üzerine –neredeyse– şiirsel bir var oluş hikâyesi anlatıyor. Carey Mulligan’ın şahane performansıyla baştan sona hissedilen hüzün,  oluşturulan atmosfere dahil olabilmek adına belki de tek şans. Fakat filmin geneline bakıldığında cevaplanamayan onca soru ve havada kalmışlık, finaline kadar hissedilen hüzne rağmen izleyicisinde ‘olmamış’  etkisini bırakıyor. (G.B.)

Womb (2010)

“‘Womb,’ genetikle ilgili bir film değil. Klonlama sadece küçük bir detay. Çok daha derin bir şeyi anlatmak için başvurduğum pratik bir yol. Biri bana bu film ne hakkında dese, içinde peri masalı öğeleri barındıran aşk filmi derim.” *

Filmini bu cümlelerle özetleyen Benedek Fliegauf, Womb’da, daha 9 yaşındayken birbirine aşık olan Rebecca ve Tommy’nin aşkını anlatıyor. 20 yıllık bir süreci izleyen film,  insanların klonlanabildiği bir dönemde bir kadının ölen sevgilisini doğurma fikri ile hem merak uyandırıyor hem de rahatsız edebiliyor. Yasal olsa da hala toplum tarafından çok onaylanmayan ve klonlananların bir ‘öteki’ olduğu dünya tasvirini kimi zaman edebi bir anlatım üzerinden yapan Fliegauf, teknolojik ilerlemelerin gün geçtikçe etik algısında yarattığı boşlukları çok sarsıcı bir şekilde gösterebilecekken, ne yazık ki iyi oynanmış ve çekilmiş, iyi bir fikri sunmaktan öteye gidemiyor.

*: !f Gaste konuştu: Benedek Fliegauf, http://ifistanbul.com/blog/index.php/2011/02/17/f-gaste-konustu-benedek-fliegauf/ (G.B.)

In Time (2011)

Zaman modern insanın en büyük sorunsalı. Her gün kendi kendine bir savaş halinde sürüp gidiyor hayat ve insanlar zaman bulamamaktan şikâyetçi her daim. Modernizmin dayattığı ileriye dönük ve hızlı yaşama zaman sorunsalının temel dinamiği. Dolayısıyla “zaman” ve “zamansızlık” üzerine düşünen sanat eserlerinin varlığı küçümsenmeyecek kadar fazla. Gelecek tasvirini zaman kavramı üzerinden yapmayı seçen In Time, Andrew Niccol (yazan ve yöneten) imzalı bir film. Başrollerinde de son zamanlarda adını sinemada sıkça duyduğumuz Justin Timberlake ve Amanda Seyfried var. Yine zenginliğin en belirgin güç olduğu gelecekte en sıkıntı duyulan zaman mefhumun hak sahibinin zenginler olması kaçınılmaz. Ancak her şeyin aşırısı zarar derler ya, bir yanda zamanı kalmamış insanlar ile zamanı bol olanlar arasında bir denge kurulması da aynı oranda kaçınılmaz olacaktır. Bu dengeyi kurmak, en azından hak edene hak ettiği kadar zaman sağlamak rolüne soyunan Will ve o yolda karşılaştığı Sylvia filmin romantik yönünü de besliyorlar. Sıradan bir film In Time, ancak zaman konusunda iddialı sözler söylemeye kalkışması onu az da olsa cazip kılıyor. (S.T.)

Hell (2011)

Yine yitip giden bir dünyanın zamansızlığı ve mekânsızlığındayız. Dünyayla beraber yitip giden insanların hayatta kalma yarışında birbirlerine rakip oldukları; insanı yaşama bağlayan tüm temel kaynakların bulunmaz Hint kumaşına dönüştüğü bir distopya olan Hell, aslında en basit distopik dünya yaratısından yola çıkarak “medeniyetin yok oluşu” kavramına odaklanıyor. Filmin her aşamasında en üzerinde yürüyebileceği en basit yolu seçmesi elbette ki çarpıcılığı azaltıyor. Ancak genç Alman yönetmen Tim Fehlbaum’un üslubu sürükleyiciliğe hiçbir şekilde zeval getirmemenin bir yolunu buluyor. Hiçbir anında azalmayan temposu sayesinde seyircisiyle yakın bir bağ kuran filmin geçtiğimiz seneki Münih Film Festivali’nden seyirci ödülüyle dönmesi bu nedenle pek şaşırtıcı değil. (K.K.)

The Hunger Games (2012)

Suzanne Collins’in aynı adlı roman serisinden uyarlanan The Hunger Games, özetle, 12 eyaletten oluşan Panem adlı bir ülkede her yıl ‘eğlence’ amaçlı düzenlenen ve sonunda sadece tek bir kişinin sağ kaldığı ‘açlık oyunlarını’ anlatıyor. Film, gençlik draması/aksiyon filmi olarak yarattığı beklentiyi karşılasa da, çok daha fazlasını uman okuyucular aynı fikirde değil. Filme adını veren ‘açlığın’ film boyunca birkaç ufak detay dışında yeterince ifade edilememesi, The Hunger Games’i politik alt metinlere çok dokunmadan geçen iyi bir aksiyon filmi olmakla bırakıyor. Gary Ross ‘un 142 dakika boyunca hissettirmeye çalıştığı ‘uyanış’, şimdilik sadece ‘temsili bir baş kaldırış’ olarak kendini gösteriyor göstermesine ama, Jennifer Lawrence’ın oyunculuğu ve yüksek beklenti içinde olmayan izleyiciler için de, serinin devam filmleri hala merak duygusunu içinde barındırmaya devam ediyor. (G.B.)

***

Dosyayı Hazırlayan Yazarlar: Alican Yıldırım, Arda Gülyan, Aylin Sol, Eray Yıldız, Fatma Onat, Fırat Ataç, Gizem Bayıksel, Gülçin Kaya, Kaan Karsan ve Seçil Toprak

***