Der Himmel Über Berlin (1987): Zamanın ve Tarihin İzdüşümü


Aylin Solakoğlu
08 Nisan 2011

Zamanı görüntü ile yazabilen yönetmen” ünvanı pek az kişiye verilmiştir ve pek az yönetmen filmlerinde  fotoğraf karelerinden sinematografik bir anlatıma ulaşabilmiştir. Wim Wenders, Yeni Alman Sinemasının önemli yönetmenlerinden biri olmakla beraber; 2. dünya Savaşı sonrasında Alman halkının ve Alman sinemasının bir nevi dili olmuştur; ele aldığı konular ve sinemasının rengi ile.

”Seks ve şiddetle hiçbir zaman işim olmaz. Ben daha çok saksafon ve keman insanıyımdır.”W.W.

Der Himmel Über Berlin filmini, büyük bir başarı yakaladığı ve BAFTA 1985 ‘de kendisine en iyi yönetmen ödülünü getiren Paris, Texas‘dan hemen sonra kameraya almıştır. Filmin senaristliğini ise Avusturya asıllı romancı ve oyun yazarı Peter Handke ile beraber yapması, belki de filmin önemli bir şiirsel anlatıma sahip olmasının nedenidir.

Özgürlük nerede başlar ve bittiği yer neresidir ?  İnsan her zaman yalnız mıydı yoksa yalnızlaştırılmaya mı başlandı ? Toplum dediğimiz kavram, varoluş olarak adlandırdığımız yaşam, seçimlerden mi oluşur yoksa insan seçtiğini mi düşünür ? Saflık, çocuklukta kalan bir güç ise çocuk çocuk olmayı ne zaman bırakır ? Sen sensen ben neden sen değilim ? filmin içinden çıkarabileceğiniz sadece birkaç sorudur. Film sorgular; sorgulamayı ise doğrudan değil, rahatsız etmeden seyirciye yaptırır.

Damiel ve Cassiel, yeryüzünde insanların davranışlarını ve düşüncelerini takip eden, bazı durumlarda insanlara moral veren ve destek olan meleklerdir. Kendileri gibi bir çok melekle yeryüzünde bulunurlar, Berlin şehrinin bu iki meleği; filmin diyalogda bulunan ve sorgulayan melekleridir. Diğer melekleri sadece onların gözlerinden görürüz. Bu iki melekten Damiel, varoluşunu sorgulayan, insan olmanın hissettirdiklerini arzulayan, düşüşü yaşamak isteyen melektir. Bunu filmde şu etkileyici sözlerle dile getirir:  ”kağıt oynan bir masaya oturmak; selamlanmak, bir baş işareti yeter… Hemen bir çocuk yapıp ağaç dikmek istiyorum demiyorum ama uzun bir günden sonra Philip Marlowe gibi eve gelip, kediyi beslemek güzel olurdu… parmaklarının gazeteden boyanması, sadece ruhsal olarak değil, gerçek bir yemekle beslenmek. Bir boyun veya bir kulak çizgisinden etkilenmek. Yalan söylemek, istediğin kadar…”

Damiel’in yaşamak istediği bu düşüş bir anlamda ilk insana gönderme olarak da ele alınabilir çünkü Damiel bu meleklik görevinde bir sirkte gördüğü trapez cambazı olan Marion’a aşık olur. Marion’un hüzünlü ve mutsuz olduğu zamanlarda bile kendini teskin edebilmesi ve intiharı düşünürken bile yaşamak için geçerli sebepler yaratıp güçlü durabilmesini sağlayan kişiliği Damiel’i etkiler. Filmin, insan vücudunun en estetik kullanıldığı filmlerden biri olmasının nedeni Marion’un trapez sahneleridir; bu sahneler estetik olmasının yanında izleyene korku ve beğeniyi aynı anda yaşatır. Marion’a aşık olan Damiel, insan olabilmek için varoluşundan beri dünyanın gelişimine tanıklık eden görevinden bir nevi istifa eder, ona göre seyretmek aşağıya bakmakla değil göz hizasında gerçekleşir.

 

Der Himmel Über Berlin filminin melekleri, klasikleşmiş melek kavramlarından ve görüntülerinden bir hayli uzaktırlar; kanatları sadece bir kaç sahnede görünür, insanların hayatlarına müdahale edemezler, sadece izleyip, not alırlar. Ayrıca filmde şeytan öğesine açık olarak değinilmemiştir. Ama gözlemlerime göre filmde üstü kapalı bir gönderme ile Amerikalı aktör Peter Falk’ın şeytanı temsil ettiğini bir sahnesinden dolayı düşünmekteyim. Peter Falk, Damiel gibi düşmüş meleği temsil eder ve insan yaşamında bazı zamanlarda çevresinde bulunan melekleri hissedip, onlarla konuşmaya çalışır; bu monologlarda yapmak istediği şey meleği dolaylı yönden düşüşe yönlendirmektir. Falk, ilk olarak Damiel ile konuşur -melek olduğu zaman- daha sonra bir sahne de Cassiel ile konuştuğunu duyarız ama Cassiel kendisine reaksiyon vermez. Bu sahne bana Peter Falk’un şeytanı temsil ettiğini düşündürmüştür.

 

Wim Wenders, bu filminde Fransız görüntü yönetmeni Henri Alekan ile çalışmıştır; Alekan’ın filmin unutulmazlar arasında yer almasına büyük bir katkı yaptığı kesindir. Henri Alekan ve görüntü yönetmenliği yaptığı filmler ayrı bir yazının konusu olacak niteliktedir.( La Belle et La Bête, Roman Holiday) Wenders’in yakın arkadaşı olan Alekan, aynı zamanda filmdeki sirke adını da vermiştir. ‘Alekan Sirki’.

Görüntüler o derece güzeldir ki, siyah beyaz başlayan filmin bazı kesimleri renkli, özellikle ikinci yarısında meleklerin insanlaştığı kesimler- olarak devam ettirildiğinde verilmek istenen duyguyu çok net bir şekilde hisseder izleyici. Berlin’in üzerinden çekilen görüntüler, evlerden gelen düşünce sesleri, Doğu-Batı olarak ayrılmış yıkık, dökük bir kent, yönetmenin izleyiciye vermek istediği; yalnızlık, acı, hüzün ve özgürlük kavramlarını hissettirmek için idealdir. Özellikle Damiel’in insan olduktan sonra-kendisini bir aynada bile görmeden-kanayan başından eline bulaşan kanının tadına bakması, sokaktan geçen bir adama renkleri sorması ve hepsinden daha yoğun bir duyguya sahip olan kahve içme sahnesi o kadar gerçekçi bir şekilde izleyene anlatılır ki o an sizin de elinizde bir kahve fincanı var gibidir.

Filmin sonunu elbet söylemeyeceğim, mutlu ya da ‘mut’suz bir son, nasıl olursa olsun, Der Himmel Über Berlin, sonundan daha çok içeriğiyle ilgilendiğiniz bir film olacaktır. Yoğun düşünceleri, felsefi ve şiirsel boyuttaki senaryosu ile sorgulayıcıdır, ayrıca iyi bir izleyici olursanız bir kaç sahnede türkçe sesler duymanızda mümkün.


Karlı kayın ormanında leylim ley …..!!

 

Not 1: Filmin devamı niteliğinde 1993 yılında In weiter Ferne, so nah! çekilmiştir.

Not 2: Nick Cave  filmde The Bad Seeds grubu ile yer almış iki güzide parçasını dillendirmiştir.Bir filmden daha ne istenebilir ki…

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5