Dawn of the Planet of the Apes (2014): “Ev, Aile, Gelecek” İstemeyi Bilmek

Eray Yıldız
Eray Yıldız
11 Temmuz 2014

Dünya genelinde ilk seyredenleri zevkten çatlatadursun, gerek söylem, gerekse anlatım-anlatı çatısının işlerliği bakımından biraz üzerine düşünmeye değer sıkıntılarımız var. Tüm matematiğini salt iyi ve kötüyü pür sığ bir eksende kurarak ve en açık haliyle televizyon estetiğinden nasiplenerek karşılaştıran bir devam filmi elimizdeyken, ilkinin evrim temalı devrimsel ve varoluşsal tonununu mumla arıyoruz. Kötü bir devam filmi olmasından çok, başlı başına bir devamlılık ve dahi tutarlılık gözetememesi üzerine düşündürüyor Maymunlar Cehennemi. Kendi içindeki tekil tutarlılık bile apayrı bir karşıt yazının konusuyken hem de.

Her şeyden evvel, temelini ilk filmiyle bir “yükseliş” üzerine kuran ve bunu “şafak; doğum” ile devam ettiren, geleceğe dair konuşmak üzere olduğunu bildiren bir hikaye evreninin vizöründen bakıyoruz. İlk film Rise of the Planet of the Apes, sonradan kahramanımıza dönüşecek olan maymun Ceasar’ın insan evinde doğup büyümesi, bu duruma müdahale etmek isteyenlerce bu ilişkinin kırılması ve maymunların “bilinçlenip” çoğalarak devrim yapması, insan buyruğundan çıkması üzerineydi. Ondan çok da uzak olmayan bir gelecekte başladığımız bu filmse, sözkonusu ilişkiyi insan uyruklu bir temasla canlandırıp ortaya yeni bir şey koymanın peşinde… Dünya, maymunlar kaynaklı bir grip salgını ve virüsün insanlığı kırıp geçirmesi ve kökünün kurumasına varan bir kaosu atlatmış, küllerinden doğmanın eşiğinde. Hayvanın kendini fark etmesi, hayattaki yerini bulması, insandan devşirdiği de olsa bir ahlak ve vicdana erişmesi (pratiğe kendince dökmesi) gibi bir “yükseliş”i çözümleyen, işaretleyen bir evrenin şafağı, “savaşın henüz yeni başlıyor oluşu”na vurgusuyla biraz ters düşmüyor mu? İyi ile kötünün, muhakeme sahibi vicdanla irdeleme yoksunu ahlağın, kısacası bir senaryonun gerektirdiği tüm zıtlıkların “olması gerektiği” gibi resmedildiği bu çatı altında ilk etapta iki filmin birbiriyle düpedüz bir “conflict” yaşadığını elbette savunamayız lakin bir katman aşağısına baktığımızda, kurulan cümlelerin gerek evrim gerek devrim ruhu uyarınca kesin surette bir “devamlılık” arz etmediği seçilebiliyor.

1280-dawn-planet-apes

Film, kötülerini birbirine kırdırırken, iyilerini “ırkının önde gelenlerinden” seçiyor ve bunu sürekli seyirciyi nefretle kışkırtmak, estetize ederek sevdirmek suretleriyle buyurgan ve ‘plot twistlerin’ belirleyicisi olan bir biçimselliği tercih ediyor. Süresi gereği de elindeki malzemeyi paldır küldür kullanmak durumunda olan, jump-cut’ları çoğu anlarda avantaja çevirebilen hesaplı bir film olsa da kurulan çatışmaların, gerilim yaratmadaki başarısının tersine, hedef coşkuyu ve söylemi yayarak değil üst üste koyarak bundan bir kule yaratmak ve zirvede bunu yıkarak coşkunun katarsisini doğurmak gibi bir amacı var (Ki yaratabildiği de meçhul). Zira literal olarak da finali, bir medeniyet imgesi hatta zirvesi olan, şehrin en uzun kulesinde yapıyor.  Beklenti elbette seyir anlamında “inandırıcılık” yönünde olmayacaktır, lakin kendi içinde bir inandırıcılık yaratamama, kendi gerçekliğinin sağlamasını olacağanca naiflikte bulması en büyük handikapı bu anlamda. Düşman her anlamda içimizde; hatta onu bizzat doğurup büyütmüş dahi olabiliriz ve kimi zaman ona ihtiyaç bile duyabiliriz. Çünkü çoğunlukla bize “bizliği” hatırlatandır. Kurduğu bu azınlık söylemini, birlikte yaşayabilmeye bir övgü mü yoksa sadece “parmakla göstererek bile” bir yer-had bildirme, imleme olduğunu; yani sorun sandığı şeyi sadece dillendirerek bile sorunsallaştırdığının farkında mı emin değilim.

Barakalarda yaşayan, at binen, gruplar halinde barınan, yani ilk insan eğilimindeki “gelişmekte olan” maymunlar, medeniyetin başlangıcına ithafen ideal bir toplum şemali olarak anlatıya yerleştirilmiş. Bir anlamda, erdemliliği bu taze toplumda arıyor gibi yapıyor film. Her şeyi baştan kurmanın, yeni bir toplum idealinin peşinden koşuyor. Öbür yanda insanlığın geldiği durumuysa medeniyetin ot bürümüş sokaklarından betona sıkışıp kalmış karamsar kolonisine kadar, tüketmiş, tükenmiş bir manzara olarak sunuyor. Bu koloninin tekrar medenileşmesi adına tam da idealize ettiği lekesiz, günahsız maymun toplumunun “evleri” civarındaki barajın yeniden çalışması gerekiyor. Yani, çoğunlukken azınlıklaşmış bir toplum, çağlardır kendi azınlıklaştırdığı bir toplumdan medet umuyor. Birlikte yaşayabiliriz fakat bu ancak kaynaklarınızı bizimle paylaşırsanız mümkün? Ya da, zaten bizim olanı bize verirseniz az ötede barınmaya devam edebilirsiniz? Bu arada yediğiniz içtiğiniz, sağlığınız, eğitiminiz yine bizden sorulabilir (Bir sahnede, kritik bir maymun karakter ölüm döşeğindeyken insan onu antibiyotikle iyileştiriyor. Bir sahnede de çocuğu, maymunların öğretmenine kitap verirken görüyoruz). Klasik devlet – azınlık ilişkisinin ve iktidarî söylemin her bir diyalog ve mizansene sinikliği, filmin özdeşleştirme mekanizması uyarınca, benzer bir gerçekliğin içkin öznesi olan seyircinin pozitif manipülesi açısından da “başarılı” işliyor bu minvalde. Ve bunu yumuşak başlılaştırmak adına azınlık liderini “istenilse olunabiliyor” derecesinde erdemden kırıp geçirmek, ondan peygamber arketipi yaratmak ve serinin cümle babası haline getirmek suretiyle yapması, güncel “ehlileştiren zihniyetin” izdüşümü olarak vücut buluyor.

dawn-planet-apes

Filmin tüm bu karşı-devrim ve iç savaş alegorisine bulamaya çalıştığı kaçınılmaz bir gereklilik olarak da, aile yapısı bakışından ataerkil yaşayış biçimine kadar sistemin kendisine savaşçı alfa kahraman yaratma ihtiyacı, elbette sözkonusu filmin icat ettiği bir şey değil. Hayatta kalma “alışkanlığını”, belirli bir ırk ve cinsiyetle -neredeyse- meşrulaştıran anlatı, bugün eğlence sektörü ile her türlü gerçekliğin içinde zaten mevcut. Burada da yine (hem insan hem maymun komününde sözkonusu olarak) bir baba-oğul ilişkisi üzerinden aile yapısı ve gerekliliği çığırtkanlığını yapan film, şaşırtmayacak şekilde anneliği, kadınlığı pasifize ediyor (Filmde anne maymun doğum sonrası ölmek üzeredir. İnsan tarafında da çocuğun annesi, zamanında gerekli olan bağışıklık eşiğini geçemeyip salgında ölmüştür). Post-apokaliptik filmlerde anneyi çok önceleri kaybetmiş ya da boşamış, oğluyla kalakalmış babanın dik başlı ergen çocuğu, aile yapısının çatırdayan, eski saygınlığını ve değerini kaybetmiş sembolik kanadıyken çözüm ve finaldeki birleşim, dünyanın o günkü manzarasına sebebiyet veren, ama nihayete de erdiren şeyle de (salgın, uzaylı istilası, doğal afet…) birbirini besleyen bir yerde duruyor aslında. Genelde imaj olarak çevrenin o anki durumu ve annesizleşmeyi/kadın-eş’sizleşmeyi bir nedensellik ilişkisinde düşünmemek imkansız. Özellikle annenin zayıf düşerek ortadan yok olması, terk etmesi, başka kocayla hayatta kalmayı sürdürmesi, biraz şanslıysa ölmesi kadını zaten hali hazırdaki düzene ayak uyduramamışlığıyla kadraj dışı bırakırken, bedelini çocuğuyla başa çıkamayan, çoğunlukla aynı dili konuşamayan ama gelişme ve sonuç itibariyle ikilinin bu yokluk ve bedelden her zamankinden daha güçlü bir baba-oğul yaratması, Hollywood’un  muhazafakar kadın, aile ve din bakışını özetlemekle mükellef burada da. Böyle distopik bir dünyada çocuğuyla yalnız kalmış bir anne karakter bir çırpıda aklımıza gelmeyecektir. Baba’lık o kadar mühim bir müessese ki, film de altını çize, üstüne basa, kaşını gözünü oya oya alfa-erkekliğe, sürü liderliğine, bilgelik saçma görevini vermek suretiyle erkeğe, idealin yaratıcısı, yürütücüsü ve yayıcısı olarak gücünü teslim ediyor. Tabii ki iki tarafta da.

Son tahlilde makro iktidardan mikrosuna, kitleden bireye, tuttuğu taraftan tutar gibi yaptığı tarafa kadar film, yaşam piramidinin tepesine (idealini devam ettirecek olan) oğluyla çatışan ama gücünü tam da bundan alan baba figürünü yerleştiriyor. Bunun sakıncası göreceli olsa da, problem addettiği kurum, topluluk, örgüt vb kamusal sistemlerin belirli bir idealin peşindeliği, idealin devamı ve etki alanları, sürdürülebilirliği bakımlarından son derece tutucu, pazarlıkçı, kışkırtıcı ve manipülist. Çünkü tam da bu yüzden üçüncü, dördüncü, beşinci filmleri gelecek. Bu yüzden, sorun her dile gelişinde sorunluluğunu unutup, tekrarlandıkça anlamını yitirerek döngüsüne devam edecek. Çünkü odak, çözmeye yanaşmak, çözmeye meyilli olmak değil (böyle bir beklentinin gerekliliği de tartışmaya açıkken), olan-biteni kemikleştirmek olmaya devam etmeli. Bu kemiği koruyacak olan da, kadınını yitirmiş ya da yitirmek üzere olan, ev (yurt), aile (toplum) ve gelecek (kapital) üçgenini kendi söyleminde tekelleştirmiş olan uygulayıcı erkek; iktidar(lar)…

***

Türkçe Adı: Maymunlar Cehennemi

Yönetmen: Matt Reeves

Senaryo: Rick Jaffa, Amanda Silver

Yapım: Amerika

Oyuncular: Gary Oldman, Keri Russell, Andy Serkis

Süre: 130′

***

eraybu@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5