Das Weisse Band (2009): “Adolf’ü Seçenler”

Kaan Karsan
Kaan Karsan
24 Mart 2011

“İnsanların içinde, iyilikten çok kötülük olduğuna inanıyorum.” diyor Haneke bir röportajında,  kendinden son derece emin bir biçimde. Bunu söylerken bir de iyiliğin her zaman içselleştirildiğini, kötülüğünse hep dışsallaştırıldığını düşünüyor. Tüm salonun karşısına geçip “hepinize rahatsız seyirler dilerim.” derken derdinin zaten insanla olduğunu cümle aleme gösteriyor. Geniş düşünüyor Haneke, büyük yazıyor; belki de birçok kişinin ilişmeyi cesaret bile edemeyeceği o ürkütücü yüzleşmeyi gelip korkusuzca önümüze koyabiliyor. Sinemanın sadece bir eğlence sektörü olmadığını, böyle bir dünyada, hiçbir zaman da olamayacağını her yaptığıyla kanıtlıyor. İnsanın kanını ne klişe bir gerilimle, ne bilindik bir heyecanla dolduruyor Haneke. Seyirciyi şok etmek için, sadece ama sadece insanı kullanıyor. Belki de, sadece “açın gözünüzü” diyor.

“Das Weisse Band” filminde kendimizi “siyah-beyaz” bir Alman kasabasında buluyoruz. Öyle siyah beyaz bir yer ki, sanki bunun nedeni sadece Haneke’nin teknik bir tercihi değil de, siyah-beyaz bir köyün, siyah-beyaz insanların gerçekten, tam da orada var olması. Çünkü öyle insanlar yaşıyor ki orada, sanki hayattan herhangi bir keyif alabilmeleri, siyah ve beyazın kesinliğini içermeyen herhangi bir renk taşıyabilmeleri mümkün değil onların. Hatta bir açıdan distopik özellikler taşıyan; ancak diğer tüm açılardan sapına kadar gerçek bir kasaba burası.

Otoritenin mutlak egemenliği, her hanenin içerisinde kök salmış bu kasabada. Kontrolün dayattığı bir otokontrol ve yenilmez bir hiyerarşi var. Gökyüzünde kara bulutlar kendilerine sağlam bir yer edinmiş bekliyorlar. Savaşa birkaç sene kalmış.

Bu dönemde köyde garip olaylar baş göstermeye başlıyor. Köyün doktoru “görünmez” bir tele takılarak düşerek ağır şekilde yaralanıyor. Bir işçinin karısı nasıl olduğu anlaşılmayan bir kazada can veriyor. Köydeki en büyük güç, birçok kişinin işvereni olan Baron’un küçük çocuğuna işkence ediliyor, lahana tarlası darmadağın ediliyor. Köyün ebesinin gözleri oyuluyor. Bütün bu olayların tek ortak noktası ise, bu suçları kimin neden nasıl işlediğinin bulunamaması oluyor. Haneke’nin kamerası, karakterlerin boylarını aşmamaya dikkatle özen gösteriyor. Bu şekilde seyirci onlara ne tepeden bakıp onları küçük görüyor ne de onlara yerden bakıp devleştiriyor. Haneke’nin amacı filmi izleyen her kişiyi, filmin içine dahil etmek, ona kaçacak hiçbir alan bırakmamak. Psikolojik bir metod uyguluyor. Bu nedenle, sahneleri olabilecek en “gerçekçi” noktadan takip ediyoruz film boyunca. Bir geniş alan çekimi, bir surat ifadesi bazlı “close-up” ya da olaya dinamizm katacak bir hareketli kamera çekimi kesinlikle yok. Yönetmen olayları en ürkütücü biçimde izlememiz için bizi de olayın bir parçası yapmak, izlediğimizin bir film olduğunu bize unutturup, gerçeğin çarpıcılığıyla yüzleştirmek ve bizi iki buçuk saat boyunca o köyde mahsur bir gezgin haline getirmek istiyor.

Çoğu sahne çok uzun planlarıyla müthiş bir tiyatro oyununu andırır biçimde filme alınmış. Replikler, oyuncuların plan boyunca hareketleri gerçekten müthiş bir emeğin ürünü. Öyle kesintisiz bir mistisizm kuruyor ki bu yöntem, film bu sadeliğiyle dikkat dağıtıcı her unsurdan arınmış ve sanat eseri kıvamına sadece görsel tercihleriyle ulaşmış bile.

Film en basit haliyle totaliter bir rejimin savunmasız bir kasabada filizlenmesi üstünden ilerliyor. Buradaki bu küçük kasaba, bilindiği üzere, aslında koskoca bir milleti temsil ediyor. Otoriter bir baskı her hanede kendi baskıcısını yaratmış ve tüm aileleri avucunun içine almış vaziyette. “Aşk”, “Sevgi”, “Suç”, “Ceza” gibi kavramların hepsi baştan tanımlanmaya başlanmış ve bu da birbirine çok uzak insanlar yaratarak, ileride neyin etrafında, ne uğruna birleşeceği malum olan, yalnız, yapayalnız bireyler yaratmış. “Bir arada yaşamak” denilen kavram her bireyin bilinç altının derinliklerine gömdüğü bir olgu haline gelmiş. Film ise bütün bunların ışığında, taşıdığı o sözde gizli; ancak bir yandan da aşikâr olan “Hitler’i kim başa getirdi?” sorusunun cevabını veriyor her sahnede adeta.

Bu aklı selim insanların her zaman anlamakta zorlandığı, dünyada yaşanmış en büyük kıyımlara sebebiyet vermiş olan “faşizm” ideolojisinin, bir dönem dünyaya hükmetmesine neden olan çocuklar, bu filmin temellerini oluşturuyorlar. Onların aldığı eğitim, aile yapıları, cezanlandırılmaları, ödüllendirilmeleri, iyilik, kötülük ve özgürlük anlayışları; kısaca otorite tarafından şekillendirilmeleri, faşizmi oluşturan çarkların o hep meçhul addedilen sistematiğini son derece açık bir şekilde gözler önüne seriyor. İkinci dünya savaşından yaklaşık otuz yıl önce geçen bu öykü, o dönemin Almanya’sıyla ilgili bir filmde verilebilecek en derinlikli bilgileri içeriyor belki de.
Soruların da cevapların da yeni sorular sorduğu bu filmde, hem teknik hem de edebi açıdan sinema adına hayran kalınacak çok fazla şey var. Oyuncu yönetmenliğinin başarısı had safhada. Çocuk oyuncuların, canlandırması daha kağıt üzerinde ürkütücü olan bu rolleri böylesine bir başarıyla canlandırabilmeleri öncül bir takdiri hak ediyor. Film boyunca vermesi gereken duyguyu veremeyen tek bir oyuncu, yavan kalmış tek bir sahne bile yok. Haneke’nin teknik açıdan kusursuzluğa ulaştığının başka bir kanıtı sadece filmin her anı.

Filmin sözel yanı da, Haneke’nin belki de “Caché” ile beraber çektiği en geniş kapsamlı fikri içeriyor. İnsana dair bir şeyler söylemekten hiçbir zaman sıkılmayan Haneke bu kez tipik mesajlarının ve görmeye alıştığımız ama çarpıcı eleştirilerinin yanısıra hem gitgide yozlaşan bir toplum, hem faşizm, hem faşizmin dönemsel algısı, hem neden ve sonucun birbirine yabancılaşması ve eğitim üzerine hem yerel hem de evrensel bir bakış atıyor, önemli sözler söylüyor. Bunların sonucunda ise, her zamanki gibi, kötücül olan insan dünyada hüküm sürmeye devam ediyor.
“Das Schloss”u uyarlarken kafkaesk öğelerden nasıl bir başarıyla yararlanabileceğini göstermiş olan Michael Haneke, bu filmde de şahsi fikrimce Kafka’dan güç alıyor. Her anında Kafka karanlığı ve onun meşhur yabancılığına olan göndermeler hissediliyor. Zaten filmin finali de, Kafka’nın bir öyküsünü bitireceği şekilde bitiyor.
Michael Haneke, sadece 21. yüzyılın en dolu filmlerinden birini çekmiyor, aynı zamanda bir toplumu olabilecek en gerçekçi şekilde kendi geçmişiyle yüzleştiriyor ve sinema tarihinde görülmemiş bir gizem yaratıyor. Barındırdığı “faşizmin kısa tarihi” araştırmasının dışında, her bakış açısı için farklı cümleler kuran tam bir “point of view” filmi yaratarak hakkında yazılacak elli eleştiri yazısının da birbirinden baştan aşağı farklı olmasına neden olabilecek kadar, herkesin farklı bir anını deşerek yeni sonuçlara ulaşabilmesini sağlayacak kadar geniş bir film çekiyor. Modernist bir yönetmenin kafkaesk başyapıtı, tarihe adını altın harflerle yazdırıyor.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5
Araç çubuğuna atla