Daha (2017): İyiyle Kötü Arasında

Mülteci sorunu, dünya gündemini uzunca bir süredir meşgul ediyor. Savaştan, zor hayat koşullarından kaçmak zorunda kalan milyonlar, kendilerine dünyanın farklı yerlerinde yeni hayatlar kurma ümidiyle ülkelerinden göç ediyorlar. Bu durum özellikle Avrupa’nın neredeyse her ülkesinde  günlük hayatın bir parçası olmuşken, sinema da bu yaşananlara duyarsız kalmadı elbet. Dünya sinemasının en gözde konularından biri hâline gelmiş olan göçmenlik, genellikle yeni hayata adapte olma noktasında yaşanan problemlere odaklanan filmlerde kendine yer buluyor. Daha önce benzer temalar etrafında dolaşan Orman isimli kısa filminde kamera arkasına geçen Onur Saylak ilk uzun metrajlı çalışmasında mülteci sorununa farklı bir yerden bakıyor. Hakan Günday’ın 17 yabancı dile çevrilmiş aynı isimli romanından uyarlanan Daha’nın merkezinde Orta Doğu’dan Türkiye’ye gelen mültecilerin Avrupa’ya geçişlerini organize eden, insan kaçakçısı bir baba-oğul var. Ana izleğini baba ve oğul arasındaki ilişki üzerine kuran Daha, aşina olduğumuz konunun az görünür bir öğesinin iç dinamiklerine odaklanmasıyla, çoğu mülteci filminden farklı bir yere konumlanıyor.

Ege kıyısındaki bir kasabada babası Ahad’la birlikte yaşayan Gaza, gireceği sınavda başarı kazanıp İstanbul’daki bir liseyi kazanarak yaşadığı hayattan kurtulmak istiyor. Babası ise bu ideale ne pahasına olursa olsun karşı çıkmaya kararlı. İnsan kaçakçılığı işinde çırağı gibi kullandığı Gaza’nın artık yeterli olgunluğa eriştiğini düşüyor ve usta-çırak ilişkisinden ortaklık mertebesine geçmenin hayalini kuruyor. Yaşadıkları küçük kasabanın dışında bir hayatı hayal dahi edemeyen adam, işini sahiplenmesi ve devam ettirmesi konusunda oğlunu zalimce baskılarken Daha’nın temel çatışması inşa oluyor.

Zaten mevcut hayatından şikâyetçi olan Gaza, babasının mal diye nitelendirdiği mültecilerle, onların günlük ihtiyaçlarını gidermekten sorumlu olduğundan, sürekli etkileşim hâlinde. Bu karşılıklı etkileşim, filmin ana karakterinin duygu dünyasında birden çok kez ciddi kırılmalara yol açıyor. Ama babası Ahad’ın sadece daha fazla kazanmaya kurulu pragmatist dünyasında insani duygulara yer yok.

Kurulurken çok hassas bir denge tutturulması gereken böylesi keskin ve biraz kaba olduğu da söylenebilecek çatışmanın oluşturuluş biçimi, asıl gücünün sahiciliğinden almasını bekleyeceğimiz bir konuyu anlatan filme zarar veriyor. Zira Gaza’nın bakımını üstlendiği mülteciler ve babası arasında sıkışmış dünyası, senaryonun yan karakter ve olaylara yetince eğilmemesi nedeniyle yüzeysel ve tek boyutlu kalıyor. Filmin başında Gaza’yla birlikte vakit geçiren arkadaşları film içinde kayboluyorlar.  Ahad’ın işine bir şekilde destek olan ve olay örgüsünde çok belirgin bir kırılmanın tam göbeğinde yer alan iki kardeşin eylemlerinin ardında motivasyon yeterli derinliğe ulaşamadığı gibi, kılık kıyafetleriyle, müzik zevkleriyle neredeyse tiplemeden öteye gidemiyorlar. Benzer durum Gaza’nın babasına isyan bayrağını iyiden iyiye açarken kullandığı enstrüman olan rap müzik için de geçerli. Sokaklarda duyduğunda ilgisini çektiğine şahit olduğumuz kafiyelerin, bu genç adamın dünyasında kapladığı yere dair yeterli bilgiyi seyirciye sunmuyor karşı karşıya olduğumuz metin. Kağıt üzerinde gayet vurucu olabilecek gibi görünen bu katarsis, yan faktörlerin yeterince sağlam temellere oturmaması sebebiyle potansiyelini tümüyle açığa çıkaramıyor. Sonunda elimizde kalan, varıyla yoğuyla kötücüllüğün dümdüz temsili gibi görünen babayla, bu karanlık dünyada hangi yola sapacağı belirsiz ergen oğlunun nüanslardan yoksun, yüzeysel çatışması oluyor.

Birincil gayesi, yaşadıkları kasabadan, babasının baskısından ve ona yaptırdıklarından kaçmak olan Gaza ile sebepleri başka olsa da bir şekilde kaçma fikrini hayata geçirmiş mülteciler arasında kurmak istediği paralelliği bir yere kadar taşıyabiliyor Daha. Bunda Gaza ile evlerinin yakınındaki deponun bodrumunda sakladıkları yabancılar arasında kurulan etkileşimin payı büyük. Aynı dili konuşmasalar da, doğrudan anlaşamasalar da ona sürekli zorbalık eden bir otorite figürüyle mücadele etmek durumunda olan bu genç, kendi dertleri sebebiyle göç etmek zorunda kalmış mültecilerle arasındaki görünmez sınırların kalkmaya başladığını hissedip, bu durumdan güç alıyor. Babasına karşı çıkışının altında yatan cesaretin kaynağı da burada büyük ölçüde. Velhasıl, Saylak ve filmin senaryosunda da parmağı olan Günday, tasarladıkları dünyanın karanlığına fazlaca ikna olmuş görünüyor ki Gaza’nın yaşadığı dönüşüme dair güçlü sebepler sunmak yerine, “Bu dünya böyle işte, kapkaranlık” deyip konuyu geçiştiriyorlar sanki.

Senaryosundaki tüm bu gediklere rağmen heyecan verici birçok özelliği de var Daha’nın. Filmin her karesine Onur Saylak’ın büyük ve iddialı bir sinema yapmak için duyduğu tutku sinmiş durumda. Özellikle ilk filmlerini yapan sinemacıların minimal sularda yüzmesinin kabak tadı vermeye başladığı bir dönemde, böylesi büyük bir işe kalkışmak ve yönetim anlamında bunun altından büyük ölçüde kalkabilmek az başarı değil. Kariyerlerinin başında otobiyografik öğelerle bezeli filmlere imza atan genç yönetmenlerin aksine, ilk kez kamera arkasına geçerken büyük bir romanı uyarlamaya çalışmasında da Saylak’ın cesaretinden izler bulmak mümkün. Her ne kadar ilk filmi Daha, ana karakterlerinin gitmekle kalmak arasındaki çıkışsızlığını andırırcasına, iyi rejisi ve yeterince güçlü olmayan senaryosu arasında sıkışıp kalmış olsa da Onur Saylak’ın Türkiye sineması adına heyecan verici bir yönetmen olma potansiyeli taşıdığı pekâlâ söylenebilir.

Güvenç Atsüren
twitter

***

YönetmenOnur Saylak
Senaryo: Onur Saylak, Doğu Akal, Hakan Günday
Oyuncular:Hayat Van Eck, Ahmet Mümtaz Taylan, Turgut Tuncalp
Yapım: Türkiye, 2017
Süre: 115’

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5