Cold War (2018): “Ya beni sararsa memleket hasreti…”

Polonya’nın köylerinde, yerel türküleriyle başlıyor Cold War. 1949 senesinde, savaşın ertesinde, Polonya Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasını takip eden, Komünist Parti rejiminin Stalinizm günleri. Halk adına, halk için kurulacak bir konservatuara öğrenci seçmek üzere ülkeyi dolaşan iki müzisyen ve bir devlet görevlisi, gençlerin seslerini değerlendiriyorlar. Eğitmenlerden Wiktor ile kirli sesli, güçlü karakterli genç Zula’nın aşkı da bu süreçte başlıyor. Soğuk Savaş döneminde.

İngilitere’deki kariyerinin ardından memleketine dönen ve Ida ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ı dahil birçok ödül kazanan Pawel Pawlikowski, aşk üzerinden ama aşktan ziyade kayba dair bir film yapmak istemiş. Sadece aşkın değil, memleketin kaybına dair. Dolayısıyla Wiktor ve Zula’nın öyküsünü, ülkesinin ve Avrupa’nın bu sancılı sürecinden kesitlerle işliyor. Stalinist rejimin konservatuar üzerinde artan baskısı, Wiktor’un bir propaganda aracına dönüşmelerine sırf Zula’dan kopmamak için razı oluşu ancak birlikte kaçmalarının önünde devletin en baştan kurduğu gizli engellerin zamanla ortaya çıkışı, ayrılık, 1953’ten sonra gelen Destalinizasyon döneminde Zula’nın da özgürleşmesi ve iki aşığın yurtdışında yeni bir başlangıç yapabilmesi ama sona ermeyen Soğuk Savaş’ın yine kaderlerini belirlemesi… On yılı aşkın bir dönemde, Polonya’nın köylerinde, köklerinde başlayan bir öykü bu. Wiktor açısından bir muhafaza çabasıyla, Zula açısından bir kaçışla tetiklenen ve en nihayetinde yine başladığı topraklarda ama umutsuzluk yüklü bir nameyle biten bir şarkı… Pawlikowski’nin Polonya’ya dair karanlık bakışı, bugünlerde kendi ülkesinde kara listede olmasıyla ilişkili herhalde.

Wiktor’la Zula’nın beraberliğini de bir soğuk savaş hali gibi yansıtma çabasından, film oldukça mesafeli ve sürekli kestirmelerle, zaman atlamalarla ilerleyen parçalı bir yapı kuruyor. Bir kopmuşluk hissini beslemek ister gibi. Sadece iki aşık arasındaki kopuş değil; filmin esas öznesi konumundaki Wiktor’un kara sevda uğruna önce ilkelerinden, sonra toprağından ve özgürlüğünden kopuşu.

Filmin parçalı yapısı, özellikle ilk çeyrekte temeli kurulan aşk hikayesine seyirciyi dahil etmekte zorlanıyor kuşkusuz. Adamla kadın birbirine tutkuyla bağlı, anlıyoruz ama o tutkuya ikna olmamız, onu hissetmemiz için yeterli alanı açmıyor Pawlikowski. Açmakla ilgilenmiyor. Bunun doğru ya da yanlış bir seçim olduğu tartışılabilir ama yönetmen açısından tavizsiz bir kontrol demek aynı zamanda. Başrol oyuncuları Joanna Kulig ve Tomasz Kot’un sağladığı potansiyele rağmen, seyirciyi avcunun içine almanın bu kolay yoluna sırt çeviriyor. Çünkü bu aşk üzerinden anlattığı kayıp ve hasret öyküsü, daha çok memlekete dair. İki kişinin beraber icra etmesi için bestelenmiş ama okuldaki günlerinden sonra Zula’nın hep tek başına söylemek zorunda kalacağı bir türkünün hikayesi. Paris’te bir caz kulübünde bambaşka bir hissiyatla yeniden yorumlanacak, hatta daha sonra sözleri Fransızcaya bile çevrilecek, özüne dair temel bazı şeyleri kaybedecek bir türkünün, bir memleketin hasreti. Evet, kulağa klişe gelebilir ama söz konusu erkek sinemacı açısından, buradaki kirli sesli, güzelliği büyüleyici kadın da o memleketin sembolü. Taciz edilmiş, boyunduruk altına sokulmuş, büyük bedeller ödemeye mecbur bırakılmış, sürülmüş, dönüştürülmüş ama sevdiğiyle toprağında ölmeyi tercih edecek bir Polonya’nın sembolü.

Ali Ercivan
twitter

***

Yönetmen: Pawel Pawlikowski
Senaryo: Pawel Pawlikowski, Janusz Glowacki, Piotr Borkowski
Oyuncular: Joanna Kulig, Tomasz Kot, Borys Szyc
Yapım: Polonya, Fransa, Britanya, 2018
Süre: 88′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5