Chronicle (2012): Gerçeğin Günlüğü

Eray Yıldız
Eray Yıldız
30 Nisan 2012

 Gerçeklik Kadrajda Hapis

Sinemada gerçekliğe yeni yorum getirme çabasının, doğumundan bu yana baskın bir sinema dili olarak yeni dönem ve akımlar doğurduğu malumumuz. Sözkonusu gerçeklik, hızla değişen toplumsal algıya içkin bir öğe olarak dönemsel (bilimsel, ekonomik, endüstriyel) fenomenleriyle gerek çekim, gerek kurgu ve en nihayetinde senaryolarda başlı başına etkin bir inceleme sahası. Resim ve fotoğrafın ilk yıllarında zamanın mumyalanmasından, sinemada zamanın tarafsızlığı ile zaman boyutunun kazandırılmasına, o noktadan da günümüze dert, hep gerçeği kopya etmek, onu doğasında yakalayıp zamanda daim etmek, yaratıcı kaynaklı bir kaygı olageldi. Dolayısıyla sinemada gerçek(çi)lik Bazin’in de kullandığı bir tabir olarak, yeniden üretim (reproduce) olmaktan çok modelin kendisi halini aldı.

Dönemsel gerçeklik algısı, bahsettiğim üzere, elbette günün toplumsal şartlarını fazlaca ilgilendiriyor. Bu surette yazılan, çizilen, çekilen her eserde bir miktar yansıma, tüketiciyi aradığı özdeşlik doğrultusunda ve kendi gerçekliğinde iz düşümsel zemine yerleştirirken teknik üslup üzerinden de “neredeyse orada olma” duygusunu yaşatıyor. Roland Barthes’ın “The Death of the Author” (Yazarın Ölümü) yazısının özü çok temel bir savdır: Eser, okuyucunun eline geçtiği an itibariyle yaratıcı artık yazar değil, okuyucudur. Dolayısıyla yaratım (yaratılan) doğrudan okuyucunun (bu yazıda seyircinin) deneyimiyle başlar ve biter. Sinemada da deneyim, dünden bugüne kitlesel bir araç olarak, mevzu bahis dönemsel/toplumsal algı ile amaçsal bir arayışı da beraberinde getiriyor: Ne sürpriz ki, bu, gerçekliğin ta kendisi.

Yeni Bir Dönemin Başlangıcı: Şahit Kamerası

90’ların sonu itibariyle bahsedeceğim gerçeklik, fenomen olarak “there is no spoon”dan biraz farklı. Zira onun da 21. YY felsefesini dikte etmek dışında, teknik gerçekçilikten bağımsız bir misyonu mevcut. Henüz 90’lardaki ağır “sinema gibi sinema”lık ruhunu ve geleneksel anlatımı yaşadığımız 99 yılında  dünya çapında geniş yankı bulan Blair Witch Project, yeni gerçeklik arayışının ilk ürünlerinden biri olarak kuşkusuz kilometretaşı. Kaçınılmaz bir başarı olan film, estetik olarak seyirci algısıyla ve bildikleriyle oynandığı bir döneme işaret eder. (Aynı sene ne ilginçtir ki, gerçeklik algısıyla MatrixFight ClubeXistenZ gibi filmler de oynar ve sanki bir çeşit milenyuma hazırlık patlamasıdır o yıl) Temelde seyircinin kendi gerçekliğine öykünen, kendini seyircinin yerine koyan ve onun deneyimlerinden beslenen interaktif bir iletişimden söz edilebilir Blair’da. Bu deneyim, seyircinin aynı kamerayı alıp “tehlikeli” alanlara gittiği takdirde yaşaması olası yaklaşık fenalıklardan hallicedir. Dolayısıyla 70’lerde başlayan, 80’lerde en parlak dönemini yaşayan stüdyo kurmacalarındaki ölümcül trükler, sahnede karaktere yaptırılan gerçek-dışı (ve takiben estetik) seçimler artık janrın “tahmin edilir” kodlarından ayrıştırılarak bizzat seyirci zihniyetine indirgenmiştir. Ele bir de araştırma, yeni alınan kamera testi, anı vb süsü verilmiş kamera tutuşturuldu mu oyuncu ve seyirci arasında bariz bir rol ve kimlik değişimi meydana gelir.

Tetikleyici unsur olarak 2002’de M. Night Shyamalan’ın Signs (İşaretler) filminde çok kısa şok anı olarak kameraya çekilen doğum günü partisindeki uzaylı, yüzlerce korkunç öncülünden çok daha çabuk zihne ulaşan bir “gerçek kesit”ti. Televizyonda reality showlarla büyüyen nesilden, görece yerinde ve güzel alınmış bir intikamdı belki de.  Bu kesit sonrası, tavrın en bahsedilir yeniden ve tam doğumunu 2007’de İspanyol sinemasından REC‘de görürüz. Her açıdan zombie miti meraklısı için doyurucu, kuşatıcı, sarsıcı bir örnek olarak kayıtlara çoktan geçti. Toplumsal malzeme olarak seçilen apartman, kusursuz bir tercihtir burada. Çeşitli ırk, yaş, dil, din perspektifinde çağdaş apartman toplumu eleştirisi de fazlaca ön plandadır. Akabinde Paranormal Activity, “found footage” geleneğinin kemikleşmeye başladığı ve artık kendi tür hakkını vaadeden bir başarıydı. Burada da özü itibariyle (devam filmlerini de hesaba katarak) bir aile trajedisine tanık oluruz (dikizleriz). Gerçeklik takıntısı artık o kadar had safhadadır ki, faal olunmayan gece vakitlerinde bile an-be-an bulunup dijital süreyi takipleriz. Yani hemen hemen hepimiz bir ailede büyüdük, geceleri aynı yavaşlıkta uyuduk ve mutfak dolaylarından gelen seslere uyandık; bu açıdan daha “bizden bir gerçek” düşünülemezdi.

Aynı dönemlerde etkisi hala taze olan Cloverfield ise Amerika’nın travmatik terörist fobisine, dış tehlike önyargısına yerinde ve zamanında bir “güzellemeydi”. “Found footage” burada tam anlamıyla karşılanır, çünkü aslında ileri bir zamanda bulunması suretiyle kaydedilmiş bir kasette ara ara geçmiş görüntü kayıtları vardır; kaset bulunduğu gibi de sinema salonlarına bir şekilde ulaşmıştır. Yine bu dönemlerde furyanın reaksiyonları uyarınca Romero da çağa ayak uydururak Diary of the Dead‘i “bir grup sinema öğrencisi” fikriyle klasik tüketici toplum tekerlemelerinden yenisi olarak paketleyip sunar. Kısacası, akıllı telefonları, yeni çıkan HDV kameraları temel prensibe yerleştirerek, hatta yer yer eleştirisini bu prensibin kendisini de yönlendirerek, teknolojik şuursuzluğu, son birkaç yılın deneyim (experience) odaklı tatminlik arayışını ihmal etmeden “tüketilen korku janrını küllerinden diriltmekten” başka bir şey değil. Bu örneklerde, izlerkenki farkındalık derecemiz ve “profesyonel ama değil” imajı yaratmak adına da sürekli mikrofona çarpan obje, aksayan görüntü, piksellenme gibi ufak oyunlarla kurmaca ile gerçeklik sınırı hepten görünmez hale geliyor. Dolayısıyla pazarlanan deneyim, modelin ta kendisi haline bürünüyor. Nitekim 3D formatının da paralel bir motivasyon olduğu söylenebilir.

Sıra Süperkahraman Mitinde: İktidar Fantezisi

Süperkahraman ambalajıyla gelen ergen günlüğü Chronicle, vitrinde albenili, içinde kof bir deneme. Ne idüğü belirsiz bir cisim tarafından telekinesis güçlere vakıf olan üç liselinin (gücün aktarımı ve gelişimiyle zerre alakadar olmadan, etmeden)  REM uykusu rüyasından hallice, başı-sonuyla ilgilenmeden, rasyonel tüm koşullardan muaf, basitçe “iktidar fantezisi”. Nasıl ki rüyalarda sadece uçar ve rüya olduğu bilinciyle sorgulamadan o hazza varırsak, film de sırf bu “saçmalık derecesindeki hazza” yoğunlaşıyor. Elbette ana karakter olarak da ezilmiş-dışlanmış başkaldıran bir ergeni merkeze yerleştirmeyi unutmuyor. “Neredeyse orada olma” duygusu furya başlangıcında ismiyle müsemma bir giriş-gelişme-sonuç mantık üçgeninde bahsettiğim bütünsel algıyı desteklerken, Chronicle tam tersine, tüm bu gerçekçilik kredisini tabiri caizse daha baştan arsızca tüketiyor. “Günlük” anlamına gelen isminin, sözde güncel takip ve bilgi aktarımı referansını hiçe saydığı, hakkını yediği bile söylenebilir. Kısa denebilecek 84 dakikalık süresine verip avunulacak yerde 85 dakikalık Cloverfield’ı hiç görmemiş olmamız gerekir.

Yakın geçmişte JumperNextPush gibi “keşfedilen doğaüstü güç” temalı filmler gördük. Hepsi de söz ettiğim “stüdyodan çıkma sahte gerçeklik” iken aslında bünyenin bizzat deneyimleyebileceği bir güç fantezisi fikri hiç fena değildi. Chronicle‘ın vitrinden şık gözükmesi tam da bu yüzdendi. Nitekim görsel olarak “rüyaya” çok yaklaştıran başarısı da inkar edilemez. Lakin bize ayrılan sürenin bir ergen bunalımıyla sonuna gelmemizin cidden affedilir, görmezden gelinir hiçbir yanı yok. O kadar ki, neredeyse (yetenek yarışmaları eleştirisi gibi) kaale alınası yerlere parmak basacağı sırada sürekli boş gövde gösterisi yapmaya evrilen bir film Chronicle.

Bu “şahit kamera” tutkusu nereye, hangi türlere kadar kolunu uzatır bilinmez ama yaşadığımız gerçekliğin mantık düzeyini esas alan ideolojik bir furya olması dahilinde seyir zevkine diyecek olmayacaktır bir süre daha.

Filmin notu: 4 / 10

Eray YILDIZ

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5