Children Of Men (2006): Bir Tür Distopik Zirve

Kaan Karsan
Kaan Karsan
27 Ağustos 2011

Ah şu distopik sinema… İnsanı karamsarlıklardan karamsarlıklara, huzursuzluklardan huzursuzluklara sürükleyen; zihinlere kazınan hatta bazen geceleri uyutmayan “ürkütücü” filmlerin sineması… Layığıyla yapıldığında çığır açıcı olan, düşünülmeyeni düşündüren; en kötü senaryoyu akıllara getiren; “ya öyle olsaydı” dedirten ve bir yandan da günümüz dünyasına, sisteme en sert ve en çarpıcı eleştiriyi getiren, var olmayanı göstererek var olanı karalayan karanlık filmlerin sineması…

Alfonso Cuaron’ın insanın içgüdüsel dünyasına, düzen dışına çıkıldığında nasıl da kendine özgü değerleri kaybedebileceğine, “insani” sıfatının bir anda vuku bulan anlamsızlığına, “ne kadar ekmek,  o kadar köfte”ye dair çektiği 2005 yapımı Children Of Men, genel bir girizgah ile hatırladığımız distopik sinemanın son dönemdeki en sarsıcı, en unutulmaz ve sinema anlamındaki en iyi örneklerinden birisidir. Great Expectations, Y Tu Mama Tambien ve tartışmasız en iyi çekilmiş Harry Potter filmi olan Prisoner of Azkaban ile zaten meziyetlerini iyiden iyiye sergilemiş olan Alfonso Cuaron’un da hali hazırdaki zirvesidir Children Of Men.

Bu hem fütüristik, hem distopik hem de biraz post-apokaliptik filmde kendimizi 2027 yılında bulurken aklımızı kurcalayan mevzu, doğmuş olan en son bebeğin bundan tam 19 yıl önce dünyaya gelmiş olması… Yani insanın ya da herhangi bir canlının en temel, en gerekli özelliklerinden biri olan “üreme” yeteneği, kaybolmuş durumda.  Bunun yanında Büyük Britanya’nın asker baskılı, sıfır toleranslı yönetim şekli ile sınırların biraz dışında yaşanan mülteci dramı ile filmin genel dramatik yapısı oluşuyor.

Film üzerinden genel ve kesin bir okuma yapmak mümkün değil. Zira film anlattığı çizgisel hikayesinden yardım olarak çok daha geniş kapsamlı meselelere eğiliyor. “Kısırlığı” Zizek’in de dediği gibi günümüz toplumunun “ideolojik kısırlığı” olarak algılayıp filmi her anlamda günümüze uyarlayabilirsiniz. Ya da daha mitolojik hatta daha dini yorumlayıp İsa’nın doğumunu, kurtuluşu anımsayıp filmden daha kutsal bir haz alabilirsiniz. Hepsini bir kenara bırakıp yıllar sonra doğacak ilk bebeğin siyahi ırka ait olmasından ironik ya da kimi açılardan realist bir çıkarım yaparak filmin söylemlerini bambaşka bir boyuta taşıyabilirsiniz. Fakat en sonunda bunun faşist politikaları yerden yere vuran, cesur mu cesur ve çok yönlü bir film olduğu konusunda hem fikir olacaksanız.

Filmin alt metinleri zaten ancak birkaç yazıda hakkı verilecek kadar zengin iken, sinemada çığır açabilecek kapasitedeki görselliği, vizyonu ve genel anlamdaki teknik başarısı ise tam anlamıyla kıskandırıcı. Alfonso Cuaron kamerasını, oyuncularını ve kameramanını yormaktan bir an bile çekinmeden tek çekimlerle ilerletiyor filmini. Filmi bu gözle izlemek, filme harcanan emeğin perdedeki yansımasının bir anda katlarca artmasına neden oluyor. Filmin ilk gösterildiği anda sinema tarihine geçmiş olan bu “long take” sahneler, gerçek olamayacak kadar güzeller. Gerçeklik duygusu için çok güçlü bir katalizatör görevi görmelerinin yanında, filmin “dolu ve iyi” film kategorisinden “başyapıt” kategorisine geçmesi konusunda başrolü oynuyorlar. Bu sahnelere eşlik eden ve stüdyo işi olduğunu hiç çaktırmayan enfes görsel efektler de cabası. Elbette ki günümüzün en iyi görüntü yönetmenlerinden biri olan Emmanuel Lubezki’nin müthiş katkısı da en az Cuaron’un müthiş mizansen anlayışı kadar takdiri hak ediyor. Görüntü yönetmenliğini yaptığı her filmde ağırlığını hissettiren Lubezki bazı anlarda gerçekten seyircinin canını yakmayı başarıyor. Mekan tasarımları, set dekorasyonu ve kostümler de bütün bu söz ettiğimiz teknik özelliklerin tuzu biberi olunca, ortaya tadından yenmeyen bir sinema çıkıyor. Bu da filmi Clockwork Orange ve Blade Runner gibi başyapıtların yanına koymamızı sağlıyor.

Filmin her anında, Cuaron’un bilimkurgu sinemasında çığır açtığını hissedeceksiniz.

Clive Owen, Michael Caine ve Julianne Moore gibi tanıdık simalar başta olmak üzere filmin tüm oyuncu kadrosu hissettiren ve inandırıcı performanslarıyla filmin distopik gerçekçiliğine gerçeklik katıyorlar. Zaten az önce bahsedilen o “long take” sahneleri çekmek için müthiş bir set ekibinin yanısıra, konsantrasyonu istikrarlı bir şekilde üst düzey kalabilecek oyuncular gerekiyor. Çok oyunculu, her anlamda ağır ve yorucu bir filmde ekibin bu sahnelerden alnının akıyla çıkması gerçekten insanüstü bir çabanın ürünü.

Günümüz ideolojisine, kısırlığımıza, kısır döngümüze kantarla tartılamayacak kadar ağır, tokat gibi eleştiriler getiren Children Of Men, sadece son dönem bilimkurgu sinemasının değil, tüm zamanların en iyi distopik filmlerinden biri. Sinemayı “yönetmen” gözüyle izleyen birini ise her saniyesinde kıskandırabilecek ve sinemadan soğutabilecek bir başyapıt. Zira filmi çekebilmek için sınırsız bir yeteneğin yanısıra inatçı bir yönetmenlik dehası gerekiyor, sabır gerekiyor. Children Of Men’de filmi başyapıt düzeyine çekebilecek her unsur var. Alfonso Cuaron’un modern klasiğini, sinemayı takip ettiğini söyleyen hiçbir sinemasever kaçırmamalı,tabii eğer sinemaya ihanet etmek istemiyorsa.

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5