Röportaj: Ceylan Özçelik

Kaan Karsan
Kaan Karsan
28 Kasım 2011

Çok uzun bir süredir Skyturk’de yayımlanan En Heyecanlı Yeri’ni hazırlayıp sunan, aynı zamanda kısa filmler çeken SİYAD üyesi Ceylan Özçelik ile Türk kısacılarının sorunları ve Türkiye’deki kısa film algısı üzerine sohbet ettik.

Merhaba Ceylan, seni uzun zamandır büyük bir tutkuyla yaptığın “En Heyecanlı Yeri”nde genelde soru cevaplayan değil soru soran koltukta görmeye alıştık; fakat bir değişiklik yapmanın zamanı geldi sanırım. Çünkü sinemayla ilişkisini yalnızca film bilmek, okumak üzerine kurmayan ve bu konudaki yaratıcılığını sergilemekten kaçınmayan biri olarak, Türkiye’deki sinema sektörü adına söyleyeceğin çok şey olduğunu düşünüyorum. Daha da özellemek ve netleşmek gerekirse, Türkiye’deki kısa film algısına dair şikayetlerin olduğunu da biliyorum. Genel bir giriş yapalım, “kısa film yapmak” senin için ne ifade ediyor?

Kısa film yapmak (acıdır ki) benim için sinemayı öğrenmek demek! Zira yönetmenin kim ve ne olduğunu ilkokulda öğrendim. O zaman bu yola baş koydum. Çekici ‘fikir’ler bulup onu evrensel kısa eserlere dönüştüren ve ömür boyu kısa film çeken yaratıcılara ve kısaları uzunlarından daha berrak olan yönetmenlere saygım sonsuz. Ama ben bu anlamda kendimi bir kısa film yönetmeni olarak tanımlayamıyorum ne yazık ki… Zira benim için uzun metraj öncesi deneyim demek kısa film. Deneyimleme sürecimde “İçime sindi, artık uzuna hazırım.” diyene kadar da kısa film çekeceğim. Tabi uzuna hazır olmak adına aynı set ortamını oluşturabilmek pek mühim. Çekim senaryosundan provalara hiç bir şeyi atlamadan, meselenizi ele alış biçiminizle, yapım ekibinin görünür kıldıklarıyla, kullanılan kamerayla, sanat yönetimiyle, sesiyle ve kurgusuyla herkesin “Evet, bu bir film.” diyebileceği bir kısa film yapabilmeniz gerek. Yani ilk kısa filmimi üç beş kez izledikten sonra haddimi bildim ve ortaya çıkan şeyi gerçekçi gözlerle seyre dalıp “saçmalama” dedim, derken onu yok ettim.

Filmlerinden biraz bahsedebilir misiniz acaba. Merak edip izlemek isteyenler filmlerine nasıl ulaşabilir?

2007 tarihli ilk kısamı direkt geçiyorum: Televizyon röportajı mantığıyla yapılmıştı ve tepeden tırnağa yanlıştı. İkinci girişimim aslında iyiniyetliydi. Özellikle 2008’de ve 2009’da kısa film yarışmalarında epey ön jürilerde bulunmuştum. Felsefi anlatımı eline yüzüne bulaştıran ürkütücü çoklukta ‘kasan’ kısa izlemiştik. Yalnızca ‘eğlenceli’ ve ‘absürt’ bir müzikal yapmak istedim. Türkçe sözlü on şarkı seçip teliflerini aldım. Bu şarkılardan belli bölümleri, Saki Çimen’in müzik direktörlüğü ile oyuncular yeniden seslendirdiler. Onlar Birbirlerini Sevdiler Ama…, farklı bir girişim oldu ‘ama’ iddiasız olmaya çalışırken fazla iddialı bir projeye dönüştü. Stüdyo, koreografiler ve dans bir yana ‘absürt’ bir eser ortaya çıkarmanın zorluk şiddetini anladım. Böyle bir şey yapmak istiyorsanız milim milim hesaplayıp yalnızca profesyonel dansçılarla çalışmanız gerekiyor. Şaryo, steadicam, şık kurgucu bir yana hepsinden önemlisi oyuncu yönetimi konusunda hünerli olmanız şart. İstediğim coşkusu ve ironisi olamadı filmin, üzüldüm. Bu yılın başında çektiğim Adil Ya Da Değil, 2010 boyunca molalarla üzerinde çalıştığım bir kısa film. Bir üçüncü sayfa hikayesi gibi tasarladım. Akli dengesi yerinde olmayan bir çocuğun adalet arayışı bu ama öykünün adaletle ilgili diğer karakterler üzerinden de soruları var. Çekimden önce öykü taslakları çizdik, sanat ekibiyle uzun uzadıya hazırlık yaptık. Ercan Özkan’la çalıştım, onun arzusu üzerine REDle çektik. Oyuncular sete girdiğimizde hangi sahnede ne yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Bu sayede çekim kısmına iki gün ayırdık ve saatlerde sarkmadık. Çiçek Kahraman kurguladı, Onan Karagözoğlu ses tasarımını yaptı. AYDD bir uzun provası diyebileceğim tek kısam oldu. Tabi ki “Ah keşke şunu şöyle çekseydim, burada yakın girmeliydim, şu çocukların oyununa dikkat etseydim.” gibi şeyler diyorum. Sırada yine bir müzikal var. Ön hazırlık sürecindeyiz. Üç kişilik bir ekip olarak dönem araştırmaları yapıyoruz şu an. 70’lerden 2000’lere uzanan bir lise müzikali. Olmuş bir kısa müzikal yapabilmek istiyorum. Deli gibi heyecanlıyım! Ama otuz bin lira bütçesi var ve Kültür Bakanlığı’ndan korkuyorum: Bakanlıktan üç beş bir şey çıkmasa da çekeceğim. Sonrasında sürünmeyi göze alıyorum. Adil Ya Da Değil, Malatya’da ve İstanbul Kısa Film Festivali’nde yarışmada. Filmleri internete koymayı etik bulmuyorum.

Türkiye’de kısa film yönetmenlerine ve onların filmlerine nasıl bakılıyor sence? Daha doğrusu kısa filmler neden daha az önemliymiş gibi genel bir tavır var?

Malum, kısa film demek öğrenci filmi demek değil! Memleketimizde hala böyle bir algı var ki, çok üzücü. Az önemsenmenin birincil nedeni bu. Gereken saygıdan yoksun kalıyorsunuz. Bakanlık desteğiyle ya da fonlarla çok rahat film çekebiliyor olmamız gerekiyor, bir çok ülkede olduğu gibi. Oysa ülkemizde Bakanlığın hangi filme nasıl neye göre destek verdiği şaibeli, malum. Kim seçiyor destek alacak kısaları, kağıt üzerinde değil, halihazırda.. Biliyor muyuz? Az bütçeyle hatta sıfır bütçeyle çekilen film, şayet olağanüstü bir fikir sineması değilse daha az önemsenmeye mahkumdur. Bir diğer kısmı da kısa film yarışmalarındaki seçmeler. Ön jüriler, 150 ile 300 arası filmi üç beş günde izlemek durumunda. Haliyle çok sağlıklı sonuçlar çıkamayabiliyor. Kişisel beğeniyi tenzih ederek söylüyorum doğru ön jüriyi seçmek de ayrı bir mesele. Zira kısa filme verilen önem en çok burda kendini gösteriyor. Cannes Film Festivali’nde kısa film jürisine Jean Pierre Jeunet, Dardenne Kardeşler, Martin Scorsese gibi isimler jüri başkanlığı yaptı.. Bunlar yönetmen ağırlıklı jüriler, içinde bir ya da en fazla iki oyuncu, bazen bir yazar ya da besteci olur. Bence de doğrusu budur. Ama bizde kısa film deyince özellikle festivaller hemen iki üç akademisyenden ön jüri oluşturuyor. Kendi adıma bunu gerekçelendirmem mümkün değil zira anlamam mümkün değil. Tabi kısa filmcilerin kendi tavırları da daha az önemsenmelerine neden olabiliyor kimi zaman, o ayrı.Sinema okullarının yıllarca özellikle benim kuşağımın yaratıcılığını sınırladığı ve akademisyenlerin bir ton kural dayatmasıyla insanları körelttiği gerçeği de var tabi.

Antalya’da bu konuda yaşadığın sıkıntıları –ki eminim Antalya ile sınırlı değildir- ilk ağızdan paylaşman aslında çok iyi olacaktır bence.

Filmi Altın Portakal’a gönderdiğimde yirmi film arasına giremeyeceğini aklımdan geçirmemiştim ne yalan söyleyeyim. İçime sinmiş, güçlü bir film değil gerçi, neyse: Derken yarışma filmleri açıklandı, Adil Ya Da Değil yoktu. Hakikaten üzüldüm. Ön jürinin kim olduğunu zar zor öğrendim (Bu da başka bir soru işareti, niye açık açık yazılmaz bu isimler her zaman?) Üç akademisyen kadından oluşan bir jüriydi (Kadın teması). İki üye Akdeniz Üniversitesi’ndendi. Yine aynı koldan hatta ikisi aynı okuldan olan isimler… İşte kısa film böyle bir şey Antalya Film Festivali için. Festival sırasında bahçede Zümrüt Burul’la konuşuyorduk. Zümrüt, Cem Öztüfekçi’nin yönettiği ve en önemli kısa film festivallerinden biri olan Drama Uluslararası Kısa Film Festivali’nde büyük ödülü alan Nolya’nın da seçilmediğini söyledi. Derken masadaki bir hanımefendi “Ben kısa filmde ön jüri üyesiydim.” dedi. Filmleri hatırlatmaya çalıştık. Baştan sonra bütün filmi anlattım, anımsamıyordu. Belki, “Olabilir, 280 film izlemişler.” diyeceksiniz. Ama film izleme konusunda sıkıntı çekmeyen biri, izlediği filmin bir karesini olsa anımsamalı mı sanki? Kafası başka şeylerle meşgul ise, gereken dikkati gösteremeyecekse jüri üyeliğini kabul etmez. Ha ben de seyri şahane bir klasik çekmediğimi farkındayım. Seversiniz, sevmezsiniz o başkadır. Ama gerilimli bir öykü kurgusuna sahip, ses tasarımı baskın bir kısa filmi ucundan da olsa anımsarsınız. Ne düşüneceğimi şaşırdım ilk etapta, zira filmin ulaşıp ulaşmadığını festivale sormuştum. Bir başka ön jüri üyesine daha filmi sordum. O da filmi anımsamıyordu! Ancak bana söz verdi, festivale soracaktı. Derken festival bitti. Kendisine mail yazarak filmimin başına ne geldiğini öğrenip öğrenemediğini sordum. Bana diğer iki jüri üyesinin filmi hatırladığını (Sanırım masada tanıştığım hanımefendi anımsadı) kendisinin bazı filmler sırasında dışarı çıkıp sigara içtiğini yazdı. Gerçekten kahroldum. Kısa filmler nasıl bir etikle izleniyor? 280 filmi beş günde izlemenin zorluğu baki iken bu görevi kabul edip etmeme de yalnızca o insanları bağlayan bir şey olmuyor, görüyorsunuz. Kabul etme konusundaki seçimleri, bize etki ediyor. Ön jüriliği gereğince yerine getiremeyecek kadar yorgun hissediyorsanız, “Ben yapamam dersiniz.”, bu kadarcıktır.. Adil Ya Da Değil’in Antalya’da yarışma filmi olarak seçilmesi benim için önemliydi. Keşke üçü de filmi izlemiş, hatırlıyor olsalardı, “Şurası işlemiyor, burası filmi mahvediyor.” deselerdi, dinlerdim, denilenlere göre kabullenirdim. Ama böyle bir tavrı kimse kabul edemez.

 

Türkiye’de tıpkı birçok konuda da olduğu gibi, kimse farkında olmadan çok iyi kısa filmler de yapılıyor aslında. Fakat bizzat sinema camiası dahi, kısa filmlere daha mesafeli yaklaşarak onları büyük sahneden uzak tutmaya çalışıyorlar. Kısa filmciler önemsenmek için ne yapmalı? Çünkü bazen ciddiye alınmak için yalnızca “ciddi” olmak yeterli gelmiyor.

Aslında memlekette genel tabloya baktığımızda kısa film gösterimleri yıldan yıla önemseniyor ‘gibi’. Yarışmaların ve festivallerin sayısı artıyor. Sinema Yazarları Derneği, üç yıldır kısa film ve belgesel dalında da ödül veriyor. Altyazı Dergisi kısa filmi epey önemsiyor. Sanırım daha ısrarcı olmamız gerek. Sosyal medyayı kullanabiliriz mesela. Yanı sıra gazetelerin kültür sanat sayfalarında, sinema programlarında kendimize yer bulabilmek için mail mi yağdırmalıyız misal? Her türlü etkinlikte ve festivallerde, yönetmenlerle temas kurup filmlerinin dvdlerinde kısa filmlerimize yer vermelerini rica etmeliyiz belki. Hatta birleşip kısa film dvd setlerinin hazırlanması ve satışa çıkması için dvd firmalarıyla görüşmeliyiz. Bir kaç sene önce yedi kısa filmden oluşan Kristal Cüce 1 adlı bir dvd çıkmıştı. Devamının gelip gelmediğini anımsamıyorum. Bu, epey ciddi ve önümüzü açabilecek bir yol. Ayrıca kısa film gösterimleri lütfen ücretsiz olmasın, bir lira olsun ama bir maddi yüklem olsun. Beni rahatsız eden bir mesele de kısa film alanındaki gerçek başarıların yeteri kadar duyurulmaması. İnan Arın Arslan, Pera Berbangê adlı kısasıyla bu yıl Berlin Film Festivali’nde yarıştı. Bazı kültür sanat programları, Cannes’ın cornerında gösterilen kısa filmlerin yönetmenleriyle röportajlar yaptılar. Oysa corner dediğiniz nedir ki… Sosyal medyada Chan Wook Park’ın ve Spike Jonze’un kısalarıyla yarışan İnan’ın haberini görmek isterdim. Zira asıl başarı budur, corner değil. Memlekette her yolu tüketip yine de maddi manevi destek görmediğimizi düşündüğümüz noktada bile yapacak şeylerimiz var aslında. Ülkemizdeki yapımcılarla iletişim kurup (artık çoğunluğa facebook/twitter gibi ağlardan ulaşmak mümkünken) onlara akıl danışmalıyız. Yabancı fonları araştırmalıyız. Ciddiye alınmak için kendi ciddiyetimizi de önemsemeliyiz tabi. Anlattığımız şeye ya da onu anlatış biçimimize inanmamız gerek öncelikle. Şahsıma önemli bir diğer mesele, internetten izlenebilen kısa filmlerin yarışmalarda olmasından çok rahatsızım. Bu en direkt değer düşürüyor.. Kısa film yönetmenleri filmlerinin tüm yarışmaları dolaşmasını beklemeli, ondan sonra yüklemeli nereye istiyorsa.

Peki ya sözde kısa filmlere kısa filmcilere kucak açan büyük festivallerimizin asıl tavrı? Festival yönetimleri ve juri seçimleri hakkında neler var kafanda?

Jüriler yurt dışındaki festivaller gibi sistematik oluşturulmalı. Yani tıpkı uzun metraj jürisi oluşturur gibi! Tabi jürinin hangi şartlarda film izlediği kadar neyi teşvik ettiği de çok önemli. Ben şanslıyım, çok güzel insanlarla aynı jürilerde oldum. Biz hep neyi teşvik ettiğimize dikkat ettik. Nasıl bir çekim tekniğini, nasıl bir anlatımı teşvik ediyorsunuz? Film genelinde iyi olmasa da bir tutam mizahla taçlandırıldığı için ön elemeden geçirdiğimiz eserler oldu (Malum mizah zor bizde). Ödül verilen filmler ister istemez “örnek”lere dönüşüyor, doğruluğu tartışmaya açık olsa da bu kaçınılmaz. Kısa film yapan insanlar olarak, özellikle memleketimiz için örneklendiriyorum tabi, basmakalıp taklitlerden, içi bomboş olan felsefi çok bilmişlikten ve formül işlerden kaçınmalıyız. Bunlar da ciddiye alınmamamıza neden oluyor. Haliyle bu ‘ben olayı çözdüm’e giren filmleri ödüllendirmenin onların sinemaya katkısı olamayacak türevlerini doğurmaktan başka getirisi olmuyor. En acıklısı o filmlerin yönetmenlerini kimliksiz, yetisiz ve özgün olmayan kapılara gark ediyor. Bu anlamda ‘olayı çözdümcü’ filmlere ödül veren jüriler için her şeyi kişisel beğeniye bağlamak geçiştirmek olur. Bunlar çok önemli.

 

***
kaankarsan@gmail.com
twitter
***