Cast Away (2000): Kıyamet Demişken, Zemeckis’e Sevgilerle

Gulcin Kaya
Gulcin Kaya
21 Aralık 2012

Bilim, düşünce ve çeşitli sanat dallarında üzerine söz söylemesi en cezbedici kavramlardan biri olan ‘korku’ alıcısından da aynı ölçüde ilgiyle karşılık bulmakta. Bir kavram olarak korkuyu çeşitli alt dallara ayırırsak içlerinde en tartışmalılarından biri çoğu insana göre yalnız kalma ya da yalnız bırakılma korkusu olabilir. Yalnız kalmayı, topluluktan uzaklaşmayı ve medeniyetten yoksun bir yaşam düşünmeyi bir fobi haline getiren tek canlı türü olduğumuz evrende, sinema sektörü için de bolca malzeme çıkıyor. Bir kısmını bu korku üzerine kuran ve 2000 yılında beyaz perde izleyicisiyle buluşan ‘Cast Away’ perde karşısında oturan izleyiciyi en büyük korkularından biriyle yüzleştirmişti.

‘Issız adaya düşsen…’ şeklinde başlayan klişe sorular, bir dönemin pek de lazım olmayan sohbetleri ya da güzellik yarışmaları gibi ilginç organizasyonları dahilinde dillendirildiğinde bile bir nefeste cevabı verilemeyecek bir olasılıklar silsilesine dönüşürdü. Çünkü asla o üç şeyin seçilemeceği son derece açıktı ve ıssız ada fikri başta egzotik görünse de üzerine beş dakika kadar düşünüldüğünde rahat zihinlerimizi paniğe sürükleme konusunda bir hayli başarılıydı. Fobiler diyarı olarak nitelendirebileceğimiz Cast Away ise benliğimizin en ilkel odalarını kurcalarken sahipsiz korkularımızı dakikalar ilerledikçe su yüzüne çıkarıyor. Ölüm korkusu, yaşama korkusu, kimsesizlik, sessizlik, süpermarketsizlik ve diğerleri…

cast away1

Konusunu kısaca özetlemek gerekirse evet, bir adam gerçekten de ıssız bir adaya düşer; hem de bu kez yanında üç ya da beş şey olmadan, sadece cebinde bozuk bir saatle… Başkarakterimiz Chuck Noland, böylece zaman kavramını bile ardında bırakarak, kendi korku evrenine doğru ilk adımını atar. Kendisi, yakın çağ ile birlikte gelen ünvanlardan birkaçına sahip: mükemmeliyetçi, hem işinde hem de sosyal hayatında güçlü bir lider, gündelik hayatın yoğunluğunda sağlık gibi elzem konulara zaman ayıramayan tam bir işkolik. Aile bağları onun için işiyle mutlu olduğu hayatının bir parçası sadece ve sosyal tatminini birlikte yenen kalabalık akşam yemekleriyle gidermeye çalışmakta. Aşık olduğu bir kadın var ve birlikte konuşabildikleri şeyler ‘üç gün önce şu şehirdeydim, Pazartesi günü şurada olacağım’ gibi yoğun hayat deyişleri olabiliyor. Bir de ‘geri döneceğim.’ Kısacası Noland, modern sıfatını taktığımız günümüz yaşantısının içerisinde ‘modern insan’ın sahip olduğu tüm nimetlere/ tuzaklara sahip. İşi için bulunduğu soğuk bir depoda, bağlı bulunduğu şirket çalışanlarına dört dakikanın ne kadar önemli olduğunu anlatırken; kendi hayatındaki dört dakikanın değerini unutması da bu yüzden. Hikayenin gerisi başkarakterin, kendisini tatilde bile gitmeyi istemeyeceği türden bir adada bulması…

Açılış ve final için ayrılan yaklaşık yarım saatlik kısımlar olmaksızın tek mekanda tek karakter üzerinden tek bir hikayeyi anlatan film, uçak kazasıyla birlikte izleyeninde ilk şoku yaşatıyor. Noland, çalıştığı kargo şirketine ait uçakta bir sonraki hedefine varmaya çalışırken iyi çekilmiş bir uçak kazası sekansıyla medeniyetten ayrılıyor. Ardından gelen ada serüveni ise kazayla birlikte bıraktığı her şeye duyulan ihyitaç ve özlemle geçerken izleyeni derin düşüncelere sürüklemeye fazlasıyla yetiyor. Noland, klostrofobik adadaki ilk günlerinde dalgaların kıyıya bıraktığı kargo şirketi imzalı paketlerini öncelikle açmıyor, çünkü buradan kısa süre içerisinde ayrılacağı kesin. Ancak takvim olarak kullanmaya başladığı bir kaya parçası üzerindeki çentikler arttıkça kutuların içindekiler de dökülmeye başlıyor. Her kutudan çıkan birbirinden alakasız çeşitli nesneler adanın dışındaki dünyaya geri dönebilmek için kullanacağı aracın önemli parçaları haline geliyor. İnsanoğlunun övündüğü zeka ve becerileri, uçak kazasında yenilgiye uğrarken, bu kez adada galibiyet için savaşıyor. Noland, dişçi randevusuna, aşık olduğu kadına, yarıda bıraktığı ne varsa onlara ulaşmaya çalışırken ve durum pek de umut vadetmezken, ‘ilk insan’ oluyor ve yaşadığı yerdeki hayatın yaratıcısı pozisyonuna terfi ediyor. Kendisi için bir arkadaş yaratıyor, hatta bir noktadan sonra ateşi ‘yaratıyor’ ve onu, ağzından ‘seni ben yarattım!’ cümlesi dökülürken buluveriyoruz. Ancak bunların hiçbiri çizginin tersine doğru evrildiği gerçeğini değiştirmiyor. Sıfır noktasına yaklaştıkça bencilliğinden, egolarından, kibirinden arınıyor ve doğanın kudreti ve sınırları çerçevesinde yaşamak zorunda kalan bir canlıya dönüşüyor. Öyle ki doğa, intihar etmesine izin vermediği için yaşamayı bile bırakamıyor. Yenilgiyi kabul edip dünyevi bileşenlerini böylece bir kenara bırakıyor. Önce soyadından başlıyor ve soyadını bile soyların isimlerinin önemli olduğu bu dünyada bırakıyor. Chuck Noland, imzasını ‘Memphis’li Chuck’ olarak değiştiriyor. Medeniyetten kilometrelerce uzakta bir umut sürdürülmeye çalışılan bu hayat ise medeniyetin nasıl başladığının bir hatırlatıcısı oluyor.

cast away

Cast Away, insanoğlunun küçük dünyasını ne göktaşıyla ne de dünya dışı yaratıklarla sonlandırıyor. İnsanı, yüzyıllardır inşa ettiği bu düzenle ve ona karşı geliştirdiği bağımlılıkla imtihan ediyor. Teçhizatlarımızın olmadığı bu ‘yeni hayat’ta, düzenin kibirli mimarları olan bizlere, doğanın karşısında, ilk insan acizliği dışında bir rol düşmüyor. Cast Away ‘mutlu son’la bitiyor gibi görünse de içerisinde en ufak bir mutluluk kırıntısı dahi barındırmıyor.

 

Türkçe Adı: Yeni Hayat

YönetmenRobert Zemeckis

SenaryoWilliam Broyles Jr.

Yapım: Amerika, 2000

OyuncularTom Hanks, Helen Hunt, Paul Sanchez,

Süre: 143

 

Gülçin Kaya

twitter

gulcinnkaya@gmail.com

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5