Cannes Günlükleri #9 (L’Amant Double, In The Fade, You Were Never Really Here)

L’Amant Double (Yön: François Ozon)Yarışma

François Ozon, müthiş filmografisine rağmen ülkesi Fransa’da sanat çevrelerinde çok saygı gören bir yönetmen sayılmaz. Geride bıraktığı onca iyi filme rağmen kendine ancak üçüncü kez Cannes’ın ana yarışmasında yer bulabilen yönetmen – varsın bulamasın- yine nefis hınzırlıklarla karşımızda. Hem de bu kez referans listesinde Brian De Palma, David Cronenberg, Alfred Hitchcock ve Roman Polanski gibi isimler var. L’Amant Double, iyi örneklerini pek özlediğimiz ‘erotik gerilim’ alttürüne yeni bir sirk getiriyor.

“Terapistiyle aşk yaşamaya başlayan bir kadın onun hakkında şüpheler duymaya başlar” kurulumuyla yola çıkan film kısa sürede bir aşk filminden psikolojik gerilime, bir psikolojik gerilimden ‘body horror’a dönüşüyor. Ozon bütün bu geçişleri o kadar ani ve bir ‘roller coaster’ edasıyla yapıyor ki L’Amant Double‘un manevraları baş dönmesi yaratıyor. Her anı sürprizlerle dolu, her köşesinde türün mühim eserlerine yapılmış göndermeleri saptayabileceğiniz bir antoloji gibi bu film. Bilinçli olarak ‘banal’ ve en çok da bu banalliğiyle eğlendiriyor. Ozon, oyuncaklarıyla oynarken yine yılın en iyi mizansenlerinden bir kısmını kuruyor L’Amant Double‘da.

Filmin illa ki eksik bir yanından bahsetmeliysek, ‘çözüm’ün serim ve düğüm kadar etkileyici olmadığını ifade edebiliriz. Gelgelelim bu film, anın tadını çıkarmak, an itibariyle tanık olduğundan maksimum hazzı almak üzerine. Bize kalırsa Ozon, yine formunun zirvesinde. Yine kendini hiç ciddiye almadan, gayet de ciddiye alınabilecek bir filmle karşımızda. Yine değme korku filmlerine taş çıkartabilecek kadar korkutabiliyor, yine değme komedi filmlerine taş çıkartabilecek kadar güldürüyor-eğlendiriyor. (4/5)

In The Fade (Yön: Fatih Akın) – Yarışma

Yaşamın Kıyısında‘dan bu yana Cannes’da açılış yapamayan Fatih Akın, bu yıl oldukça çetrefilli ve mühim bir meseleye el attığı filmiyle -festivalin son günlerine denk gelmesine rağmen- Fransız sahillerinde epeyce ilgi çekti. Almanya’da son 10 yılda neo-naziler tarafından işlenen ırkçı cinayetler üzerinden bir kadının adalet ve intikam öyküsünü anlatan film zıt tepkiler aldı. Biz maalesef bu iki safın olumsuza çalan tarafındayız.

Fatih Akın yeni filminde eşini ve çocuğunu bir terör saldırısında kaybeden bir kadının yasına ve bu yasın kişisel ve toplumsal adalet arayışıyla olan ilişkisine odaklanırken Avrupa’da bir müddettir yeniden yükselmekte olan faşizmi odağına alıyor. Yine tür filmi gelenekleriyle ve birtakım Hollywood klişeleriyle arasına mesafe koymadan hem Avrupa’ya hem adalete hem de anneliğe dair cümleler sarf ediyor. Hesapta sıkıntı yok, ancak uygulama ‘çarşıdan alıp evde şaşırma’ düzeyinde maalesef. Öncelikle Diane Kruger’ın iyi performansına rağmen ortada iyi yazılmış bir karakterden ziyade sığ bir ‘özgür kadın’ portresi var. Akın, ahlaki olarak belli kalıplar içine sıkıştırmak istemediği başkarakterini çok bilindik ‘özgürlük’ vurgularıyla katmanlandırmaya çabalıyor. Daha boyutlu, daha boyutlu bir portre beklerdik kendisinden.

Öte yandan epizodik olarak üç bölüme ayrılan filmde mezkur üç bölüm sağlam bir iskelete oturtulmamış durumda. Bir açıdan, üç farklı film çekiyor Akın, bu üç filmin içinde yasa üç farklı yaklaşım var. Hepsi bir araya geldiğinde etraflı ve tatmin edici bir tablonun ortaya geldiğini söylemek epeyce güç. In The Fade, süresi dahlinde aradığı derinliğe bir türlü kavuşamayan bir film maalesef. Bu filmde baktığınız imaj ve yaptığınız saptama arasındaki mesafe çok kısa. Akın, Hollywood’vari bir dram olmakla yetinen bir film yapmış olsaydı belki daha olumlu bakabilirdik her şeye; ancak In The Fade, meramıyla çok mühim olmanın derdinde, nihayetinde. Film bütün dünyada görücüye çıktıktan sonra epeyce tartışmalı finaline dair olan büyük itirazlarımızı da başka bir yazıda konuşuruz belki. (2/5)

You Were Never Really Here (Yön: Lynne Ramsay) – Yarışma 

Detayına girmeden şöyle başlayalım: Bu filme karşı hiçbir beklenti geliştirmeyin. Hepsi boşa çıkacak. You Were Never Really Here, şu ana kadar sinemada gördükleriniz üzerinden beklenti oluşturabileceğiniz bir film değil, düpedüz başka bir şey, benzersiz, eşsiz bir sinema… Yani, Lynne Ramsey, festivalin son yarışma gösteriminde alışkanlıklarımız üzerine benzin döküp yangın çıkardı. İzledikten sonra hafızada sakince durmayan, kıpırdayan, fena halde çarpan bir film bu. “Sinema hiçbir zaman ölmeyecek” dedirten filmlerden.

Savaştan dönmüş, akıl sağlığının büyük bölümünü yitirmiş, annesiyle yaşayan bir sosyopat var odakta… Bu adam modern bir Travis Bickle; iletişim kuramıyor, ait olamıyor, annesi dışında hiçbir şeye bağlılık hissedemiyor bu hayatta. Bir takım kodamanlardan görevler alıp şiddet eşliğinde bu görevleri yerine getirmeye çalışırken kendini hiçbir şeyin öngörüldüğü gibi olmadığı bir dünyada buluyor. Belki savaşta gördükleri kadar travmatik, acımasız. Ramsey, bu adamın hikayesini bir tür geleneksel sinema kalıplarının -biraz değil- tamamen dışına çıkarak anlatıyor. Filmin öyle bir kurgusu var ki, üzerine saatlerce konuşulur, sahne sahne incelenir, bırakın teorileri, üzerine şiirler yazılır. Uzun zamandır böylesi bir tekinsizlik, böylesi bir gerilim yaratımıyla karşılaşmamıştık, heyecanlı ve film kadar karmaşık fikirlerimiz arasında peşinen bunu da kelimelere dökelim.

You Were Never Really Here, kan-revan bir film. Sınırları dahilinde tahmin edilebilecek tek bir an bile yok. Bir başlık atmamız gerekseydi, izleyici nezdinde “Misafir umduğunu değil bulduğunu yer” derdik. Yiyoruz ve bu doyma çabası öyle bir hazımsızlık yaratıyor ki, hayran kalmamak mümkün değil. Sürprizlerini kaçırmaktan çok korktuğumuz için bu çekingenliğimiz. Belki nihayetinde nefret edeceksiniz ama, önerimiz şu ki, Cannes seçkisinden izlemek için gün sayacağınız başlıca film bu olsun. Yeni bir bakış, yeni bir boyut kapısı, yepyeni, taptaze bir sinema anlayışı var bu filmde. Çıktığınızda kafanızdaki amansız soru “Bu neydi?” olacak. Muazzam. (4,5/5)

Kaan Karsan
twitter