Cannes Günlükleri #9 (Burning, Dogman, In My Room)

Burning (Yön: Lee Chang-Dong) / Yarışma

8 yıl önce çektiği son filmi Poetry’den bu yana kendini nadasa bırakan Koreli Lee Chang-dong’un Burning’i bu yıl Cannes yarışmasında karşımıza çıkan ilk başyapıt. Geleceğe kalacağından hiçbir şüphe duymadığımız, her anı müthiş bir incelikle, harika detaylarla tasarlanmış, muazzam bir filmden söz ediyoruz.

Chang-dong filminde, Murakami’nin kısa hikayesini Faulkner’ın dünyasıyla bir araya getirerek gücünü edebiyattan alan bir dünya kuruyor. Yeniden karşılaştığı çocukluk arkadaşıyla bir günlük bir ilişki yaşayan, onun Afrika seyahati esnasında da kedisine bakmak için söz veren genç bir erkeğin yolculuğu var odakta. Filmin başkarakteri Lee, ilk romanını yazmaya çabalayan çiçeği burnunda bir yazar adayı. Fikir üretmek için çektiği sıkıntılar sebebiyle hayatına girip çıkan her şeye müthiş bir merakla yaklaşıyor. Sanki bu dünyadan değil, sessizliğinin, dışarıya istemsizce yansıttığı içine kapanıklığının sebebi de bu. İlgi duyduğu genç kadın seyahatten zengin bir Koreliyle tanışıp dönünce onun için işler değişiyor. Burning, -alışıldık tabirle- bir aşk üçgeninin hikayesini anlatıyor.

Chang-dong’un filmi sinema adına o kadar büyüleyici anlarla dolu ki, kâğıt üstünde görünenden bambaşka yollara giden hikayesi hakkında bir kelime daha söyleyip tadınızı kaçırmak istemeyiz. Ancak şu kadarını söylemeliyiz ki yazma ve yaratma eylemi, temsil ve hakikatın mümkünatı, sınıf mücadelesi ve kadın erkek ilişkileri üzerine çok ilginç, çok etraflı, çok nadide detaylarla karşımıza gelen bir sinema mucizesiyle karşı karşıyayız. Burning, her anı, her saniyesi uzun uzadıya düşünülmüş bir başyapıt, çok ama çok özel bir film. Tökezlediği, parlak fikirlerinin tükendiği tek bir nokta bile yok bize sorarsanız. Ayrıca sinema tarihine geçecek denli müthiş birkaç sekans izlemeye de hazırlıklı olsanız iyi edersiniz. (5/5) 

Dogman (Yön: Matteo Garrone) / Yarışma

Cannes’da yarışan önceki üç filmiyle festival çevrelerinde kendi izleyici kitlesini oluşturan; fakat bizim nezdimizde pek bir heyecan yaratmayan İtalyan yönetmen Matteo Garrone’nin yeni filmi Dogman, erkekliğin şiddetiyle sarsılan küçük bir dünyada ayakta kalmaya çabalayan naif bir adamın dönüşme öyküsü. Garrone’nin filmi metinsel temelde bir önceki cümlenin öncelediği kadar sıkıcı ne yazık ki.

Diğerleri kadar erkek olmaya mecbur kalan ve bunun için içindeki iyi insanı tehlikeye atan ‘adamcağız’ın öyküsü, bizi her etkilemiyor olsa da Garrone tıpkı önceki filmlerinde olduğu gibi sinemasal bir evren yaratmayı başarıyor. Dogman’in harika bir prodüksiyon tasarımı ve görüntü yönetmenliği var. İtalya’nın periferilerini bir kabustan çalınmış hayalet kasabalara dönüştüren bu dünya yaratımı, hikâyeye ilgi duymayanları bile ‘içeride’ tutmayı başarıyor. Filmin başrolündeki Marcello Fonte’nin de kusursuz bir performans sergilediğini filmin artılarından bahsederken not düşmek gerekiyor.

Dogman, olağan erkeklik hikayelerinden halen bunalmamış olanlar için güçlü bir film olabilir. Fakat bize kalırsa daha çok yönetmenlik becerilerini ispat etmeye çabalayan bir ilk film yönetmeninin ‘yapabilirlik testi’ gibi duruyor. Bu yeteneklerden haz almayı ihmal etmeden filme biraz mesafeli durmak bizim kişisel tercihimiz. (2,5/5)

In My Room (Yön: Ulrich Köhler) / Belirli Bir Bakış

Maren Ade ve Valeska Grisebach gibi yönetmenlerle birlikle, çektikleri –neredeyse birbiriyle temasta olan- filmlerle yeni Alman sinemasının öncü yönetmenlerinden olan Ulrich Köhler, 2011’de çektiği Sleeping Sickness’ın ardından nihayet karşımızda. Önceki filmiyle Berlin’den En İyi Yönetmen ödülüyle dönen sanatçının yeni filmini izleyince filminin şu toplamda neden yarışmada olduğunu kendimize sormadan edemedik.

In My Room, hayat tarafından uçuruma doğru sürüklenen bir adamın bir sabah uyandığında insandan arınmış bir dünyayla karşılaşmasını konu alıyor. Armin, sanki bir kıyametten tesadüf eseri kurtulmuş, kendisine sınırsız bir özgürlük şansı tanınmış bir kazazede gibi… Bundan böyle, bütün dünya emrine amade. O ise doğduğu topraklarda yaşamını sürdürmeyi seçiyor ve bir süre sonra hiç beklemediği bir sürprizle karşılaşıyor. Köhler’in filmi, çıkış noktasını oluşturan fantastik fikri, ayakları yere basan, varoluşu bir yaklaşımla bir araya getiriyor. In My Room’un merkezinde, medeniyetten geri kalanlarla yaşamını sürdürmeye çalışan Âdem var bir anlamda.

Yıkık dökük medeniyetimizi, beraberinde kalıp içinde gelen cinsiyet ilişkilerini ve nihayetinde mutlak gerçeklik olarak üreyen yalnızlığımızı anlamaya çabalayan Köhler’in en büyük başarısı kurduğu müthiş sadelikteki sinema dili ve bu dil aracılığıyla iletişim kurmasını sağlayan yönetmenliği. Mevzubahis sadelik, harika bir prodüksiyon çalışmasından ileri geliyor elbette.  Köhler, bir tür filmi gibi işlediği anlatı üzerinde müthiş bir kontrol sağlıyor, Hollywood’un kimi zaman milyon dolarlarla kuramadığı bir dünyayı çok daha mütevazi koşullarla –kusursuz şekilde- kuruyor. Öte yandan kendini hikâye temelinde bazı ezberlerden azade kılamayan filmin senaryosunda irili ufaklı sorunların olmadığını iddia edemeyiz. (3/5)

Kaan Karsan
twitter