Cannes Günlükleri #8 (Under the Silver Lake, The House That Jack Built, At War)

Under the Silver Lake (Yön: David Robert Mitchell) / Yarışma 

It Follows’dan bu yana sıradaki filmini iple çektiğimiz, Amerikan sinemasının yeni dehalarından David Robert Mitchell’ın yeni filmi Under the Silver Lake, üzerinde bir uzlaşma sağlamanın imkânsız olduğu o tartışmalı filmlerden. Bir gece tanıştığı bir kadının ortadan kaybolmasıyla arayışına başlayan, ‘boş gezenin boş kalfası’ bir adamın hikayesini anlatan film, pastiş çağının nabzını muazzam bir oyunbazlıkla tutuyor.

Under the Silver Lake’in Sam’i, film tarafından verilen direkt referansla Rear Window’un Jeff’i gibi, yapacak bir işi olmadığı için arka penceresinden komşularını izleyen ve bir anlamda ‘kadrajında’ bir macera arayan bir aylak. Lakin izlediği filmler aracılığıyla kapıldığı maceralar Jeff’in aksine onu dahil olmaya çağırıyor. Mitchell’ın filminde Rear Window ile başlayan referanslar peşi sıra gelmeye devam ediyor. Hollywood’un film-noir klasiklerinden bir potpuri zaten cepte. Bune ek olarak filmde Antonioni’nin Blow-Up’ını, Arnold’un Creature from the Black Lagoon’unu, Kubrick’in Eyes Wide Shut’ını, David Lynch’in Mulholland Drive’ını bulmak mümkün. Mitchell metinlerarasılığını ve postmodernliğini bir eleştiri aracı olarak kullandığı filminde bir anlamda Hollywood’un ölümünü ilan ediyor; içinde bulunduğumuz pastişler çağını, özgünlüğün yitimini, bütün anlatıların başka anlatılar tarafından bir tahakküm altına alınmış olduğu gerçeğini en çok kendisiyle ve yapmak istediği şeyle dalga geçerek odağına alıyor. Genç bir yönetmenin, tüketim toplumunun sanat üretimini getirip bıraktığı yerle ilgili çok büyük dertleri var. O kadar zekice yazılmış ki bir noktada filmin parlak fikirlerinden yorulmak dahi mümkün.

David Robert Mitchell’ın filmi, üzerine kalem oynatırken sürprizlerini kaçırmaktan en korktuğumuz film sanıyoruz bu yılın Cannes programında. Tavsiyemiz -elden geldiğince- hakkında yazılan uzun değerlendirmeleri okumamanız, filmle direkt olarak bağlantı kurmanız yönünde. Yani şimdilik Cannes’dan yayılan büyük nefret dalgasına bakmayın. Final aktı bizce de biraz sarkıyor, eksiklikleri değil de fazlalıkları var; ancak -kusursuz olmasa da- Under the Silver Lake büyüleyici, zihin açıcı, harika bir tecrübe. Hakkı şimdi değilse bile zamanla teslim edilecek hatta belki de kült statüsüne erişecektir. (4/5)

 At War / En guerre (Yön: Stephane Brize) / Yarışma

Uluslararası, Alman menşeili bir şirketin kapanışıyla beraber işsiz kalmak üzere olan 1100 işçinin verdiği mücadele odaklanan ve bir Brecht alıntısıyla açılan Brize filmi At War, yönetmenin iki önceki filmi The Measure of Man’de başladığı sosyal gerçekçi sinemanın yeni uzantısı olarak okunabilir. Neoliberal devletin şirketlere birer canavara dönüşme fırsatı verdiği, kapitalizmin iyice katılaşıp onu ayakta tutan her öğeyi ezip geçme yetisiyle donatıldığı 21. yüzyılda, hikayesi nadiren anlatan insanlara odaklanan, onlara bir ‘ses verme’ gayesi güden filmin bu bağlamda güncel siyasi iklimle epeyce alakalı olduğu söylenebilir.

Brize, filminde biri dışında bir arka plan hikayesi yazmadığı, neredeyse sosyal sınıflarından azade hiç tanıtmadığı karakterlerini çok yakından, hareketli kamerayla ve neredeyse sadece aksiyonda gözlemlerken neredeyse ‘belgeselvari’ (ki bu anlamda anlatıya eklemlenen televizyon haberleri de önemli) bir ton tutturuyor. Yönetmenin ‘gerçekmiş gibi yapma’ yaklaşımı, elbette ki oldukça politik. Gelgelelim bu ‘gerçekçilik’ ve beraberinde getirdiği formsuzluk etraflı bir sinema yapmasına bir engel oluyor. Yönetmen, özellikle bir öncekini tekrar eden ve gereğinden uzun süren toplantı sahneleriyle hikâyenin odağını zedeleyen bir gevşeklikle donatıyor filmini.  Öte yandan bu denli soğukkanlı bir anlatıda sadece filmin finalindeki olayın dramatik etkisini arttırmak için başkarakterine pek hesaplı bir arka plan hikayesi çizmesi bize kalırsa kabul edilemez.

Fransız Stephane Brize, İngiliz Ken Loach’ın bir dönem çok iyi yaptığı sosyal gerçekçi sinemanın yeni temsilcilerinden; ancak ustasının büyük bir incelikle açtığı yolda biraz ‘kalın’ kalıyor bize sorarsanız. İçinde yaşadığımız dünyanın sanatçıları öfkeye yönlendirmesi son derece makul ve gerekli. Fakat bu öfkenin, muhalif olduğu şeyin düzlüğünden ve parıltısızlığından farklı bir şeyler üretmesi daha iyi olurdu. (1,5/5)

The House That Jack Built (Yön: Lars von Trier) / Yarışma Dışı

Sinemanın ‘yaramaz’ çocuğu, Cannes’ın bir zamanlar ‘istenmeyen’ yönetmeni Lars von Trier, açık saçık bir depresyon ürünü olduğunu ifade ettiği seri katil filmi The House That Jack Built ile karşımızda. Kimse Trier’den, kalıplara uygun bir suç filmi beklemiyordu herhalde; ancak yine de baştan söyleyelim: Böyle bir filme hazırlıklı olmak imkânsız.

İlk cinayetini adeta bir kendisin bir seri katile benzeten kadının onu ‘zorlamasıyla’, iktidarsızlığıyla yüzleşerek işleyen Jack, bir mühendis. İnsanları, özellikle de kadınları öldürmeyi sanatla özdeşleştiriyor, sanatını ürettikçe tatmin oluyor, kendini rahatlatıyor. Aslında bir seri katil olmak için gerekli zekaya sahip değil. Arkasında ipuçları bırakıyor, sarsak çalışıyor, yerini belli ediyor. Zaten yöntemi de bu: “Hiç saklanmamak, saklanmaktır”. Neyse ki işini eline yüzüne bulaştırsa da tanrısal bir güç bir yerlerden ona yardım ediyor bir yerlerde.

 “Mr. Sophistication” olarak tanımlayan bu narsistik katil karakteri apaçık bir şekilde (Zamanlaması manidar anlarda eski filmlerinden ‘insert’ler bile kullanıyor) kendiyle özdeşleştiren ve bir anlamda onun üzerinden kendi sanat serüveninin alegorisini kuran yönetmen, kimilerinin deyimiyle bir “intihar mektubu” gibi bir film çekmiş durumda. Sanıyoruz bu yüzden; her daim yaptığı provokasyonlarını, aşırı grafik ve bu sebeple çok yapaylaşan bir şiddetle (eğer izleyecekseniz tanık olacağınız çocuk ve kadın ölümlerini şimdiden göze alınız) bu kez nüanssız bir şekilde yapıyor hatta bir noktada katilin ağzından şu doğrultuda cümleler kuruyor “Kadınlar olarak doğanızda kurban olmak var. Bu sebeple biz de erkekler olarak ‘suçlu’ olmak zorundayız”.

The House That Jack Built hakkında, sürprizleri bozmadan etraflı bir yazı yazmak elbette ki pek mümkün değil; bu sebeple şimdilik çok da ileri gitmemeli; ancak yönetmenin kendi ‘faşist’ tarafıyla bu kadar yüzleştiği, bu kadar kişisel bir filmini daha önce izlememiştik sanırız. Hiç şüphe yok ki -örneğin bir tarihçinin Hitler Almanyası’na baktığı gibi- böyle bir sanatçıyla karşı karşıya olmak ilginç ve üzerine yazan bir kişi için heyecan verici… Fakat sanki bunca nefretiyle, bunca düşmanlığıyla artık bizi rahatsız edemiyor; sadece kendisi için ziyadesiyle üzülmemize sebep oluyor. Biraz midemiz bulandı; ama çıkınca geçti. (1/5)

Kaan Karsan
twitter