Cannes Günlükleri #8 (A Gentle Creature, Good Time)

A Gentle Creature (Yön: Sergey Loznitsa) – Yarışma

Yarışmadaki güç boşluğu (görünürde halen net bir contender yok) sebebiyle kağıt üzerinde Altın Palmiye için bir hayli iddialı görünen A Gentle Creature nihayet görücüye çıktı. Hapiste olan kocasına bir koli ulaştırmaya çabalayan bir kadının yolculuğunu anlatan yeni Loznitsa filmi, alabildiğine iddialı bir sinemayla yozlaşıp suçla aynı potada eriyen Rus devletinin, bürokrasisinin hatta halkının portresini çıkarmaya çalışıyor.

Loznitsa’nın filminde başkarakter bir tür araç gibi, odakta daha ziyade onun yol boyunca karşılaştığı ve bize hikayelerini ‘dayatan’ insanlar var. Taksici ülkeyi anlatıyor, polis memuru ülkeyi anlatıyor, mafya ülkeyi anlatıyor, şair ülkeyi anlatıyor. Yolu yönetmenin kadrajından geçen her karakterin söyleyecek bir sözü, kurulan yapıya ekleyecek bir tuğlası var. Daha doğrusu, Loznitsa öyle olduğunu düşünüyor. Çünkü uzun ve tasarımsal açıdan bütün dikişleri görünen planlarla, hikayeye çoğu zaman hiçbir faydası olmayan, tekrarcı, gereğinden katbekat uzun diyaloglarıyla, A Gentle Creature, meselesinden ziyade yönetmenini ön plana çıkarmaya çabalayan bir film. Kendine sular seller gibi aşık bir “Bakın nasıl çektim” şöleni…

A Gentle Creature’ın son yarım saatindeki ‘Kafkaesk’leşme çabaları ise, iki saat boyunca gösterişle sabrı iyiden iyiye sınanmış izleyiciler için tam bir eziyet. Sanki film baştan sona yozlaşma üzerine kurulabilecek en beylik sözleri, son zamanların en narsistik sineması eşliğinde sarf etmemiş gibi, bir de, ‘kabusvari’ bir kurulumda, bir kez daha her şey tekrarlanıyor, sanıyoruz ki izleyicinin öğrendikleri güzelce pekişsin diye. Geleneksel bir kötülük, tarihsel bir şeytanlığın varlığını ilan etmeye çalışıyor Loznitsa, Rusya’ya dair, bu suça herkesin ortak olduğunu sakil çığlıklarla ifade ettiği bölüm de bu. Ancak yönelttiği eleştiriler etraflıca düşünülmemiş bile, her şey bodoslama. Nihayetinde, Loznitsa, hiçbir an vasatın üstüne çıkmayan metnini cilalamakla uğraşmış filminin iki buçuk saate yakın süresi boyunca. Son yıllarda herhangi bir incelik taşımadığı halde buradan büyük ödüllerle dönen kimi filmleri düşününce, A Gentle Creature’ın da buradan ödülle dönme şansının olduğunu düşünebiliriz. (1,5/5) 

Good Time (Yön: Ben Safdie, Joshua Safdie) – Yarışma

Bir önceki –şahane- filmleri Heaven Knows What ile New York’un arka sokaklarına çok gerçekçi ve içeriden bir bakış atan Safdie kardeşlerin yeni filmi Good Time tür filmi taslağıyla oyunlar oynayan, modern bir Fareler ve İnsanlar uyarlaması. Bu kez biri zihinsel olarak engelli iki kardeşin ‘bir arada ve ayakta’ durma çabasına odaklanan yönetmenler, yine New York’un filmlerde görmeye alışık olmadığımız yüzünü, alabildiğine özgün bir sinema diliyle perdeye taşıyorlar.

Muazzam bir soygun sahnesiyle açılıyor Good Time. Soygun sahnesini muazzam kılan, temposu ya da stilizasyonu değil. Safdie’ler önceki filmlerinde olduğu gibi, bu soygun sahnesi de gerçeklik duygusundan, gerçekliğin tuhaflığından alıyor gücünü. Daha sonra biri kaçmayı başaran, diğeri yakalanan kardeşler ayrı düşüyorlar ve dışarıda kalanın yeniden bir araya gelme çabaları başlayıveriyor. Hikayesiyle, dokusuyla, duygusuyla, açık ve net bir şekilde suç filmlerinin alışkanlıklarından beslenen film, beslendiği yapıyı yönetmenlerin sinema anlayışı eşliğinde bozuyor. Bu filmde “tıkır tıkır işleyen plan”lar “yakayı son anda kurtarmalar” filan yok. Baştan sona aksaklıklar, baştan sona kötü hesaplar, baştan sona yalnızlıklar bu filmin konusu.

Good Time’ın en etkileyici tarafı, elbette ki toplumun dışlanmış bireylerine karşı asla kurmaya yanaşmadığı mesafesinde. Safdie’ler, sinema tarafından da genellikle bir kenara atılan bu insanları en yakından, bizzat onların dili ve enerjisiyle anlatıyorlar. Tıpkı Heaven Knows What’da olduğu gibi hiçbir yargılama mekanizması geliştirmeden, anlattıkları üzerinde tanrısal bir tahakküm kurmadan mesafesizce sinemalaştırıyorlar meramlarını. Suç filmi yapısı, böylesine özgün bir gerçeklik ve doğallık duygusuyla bir araya geldiğinde, ortaya tam anlamıyla benzersiz, yeni ‘auteur’ları müjdeleyen bir film çıkıyor ortaya.

Robert Pattinson, Safdie’lerin yıl boyunca çok toz kaldıracağını düşündüğümüz filminde kariyerinin tartışmasız en etkileyici performansını sergilerken Good Time, aşırı etkileyici bir müzik kullanımıyla New York kadar pasaklı ve şiirsel modunu perçinliyor. Cannes geleneğinden böylesi bir ruha ödüller bağlamında bugüne kadar pek prim verilmediğinin farkındayız ama şunu da dürüstçe itiraf edebiliriz ki Good Time, yarışma seçkisindeki pek çok filmden ayrılıyor, yepyeni, taptaze bir sinemasal perspektif kazandırabiliyor izleyenine. (4/5)

Kaan Karsan
twitter