Cannes Günlükleri #7 (Shoplifters, Asako I & II, BlacKkKlansman)

Shoplifters / Manbiki kazoku (Yön: Hirokazu Koreeda) / Yarışma

Japonya’nın yürek dağlayan melodramlarıyla tanınan ünlü yönetmenlerinden Hirokazu Koreeda, filmleri her daim seyirci nezdinde karşılık bulsa da neredeyse 2008’de çektiği Still Walking’den bu yana hep bir ağızdan kabul gören bir film yapamamıştı. Bu yıl şu ana kadar vasat seyreden Cannes yarışmasında yarışan yeni filmi Shoplifters ise Koreeda özlemini dindirecek, bir hayli etkileyici bir film.

Shoplifters, hayatını küçük hırsızlıklar yaparak ve farklı işlerde çalışarak sürdüren bir ailenin karşılarına çıkan yapayalnız bir kız çocuğunu illegal bir şekilde evlat edinmesiyle –hatta bir anlamda kaçırıp eve getirmesiyle- başlıyor. Yuri, ailesinden şiddet gören, içine kapanmış, kısacık hayatında bu dünyada olmaktan azap duymuş bir çocuk. Bu ailenin farklı renkleriyle tanışınca o da kendi rengini bulmaya, ait olmaya başlıyor. Fakat vakit ilerledikçe, mutlu ve mutsuz anlar birbirine izledikçe hem onun hem de ona sahip çıkan insanların hayatı bambaşka yönlere gitmeye başlıyor. Koreeda’nın filmi, bir kız çocuğunun etrafından, dışlanmış, devlet tarafından ‘okunamayan’ ve ‘gayrı resmi’ insanların hikayesini olağanüstü detaylarla, ince ince anlatıyor.

Bir süredir elindeki melodramatik hikayeleri perdeye aktarırken bir derinlik yakalayamayan ve kolay, duygusal çözümlerle kolayca unutulur filmlere imza atan Koreeda, bu kez oldukça formunda. Müthiş bir melankoliyi ve neşeyi ustalıkla bir arada tutan yönetmen, ‘aile’ olmanın ütopik hallerini çizerken ve oldukça geleneksel bir toplumun ‘kutsallarını’ didik didik ederken ele almak istediği meselelere bir hayli nüanslı ve mahir bir anlatıyla temas ediyor. Filmin son yarım saatini oluşturan ve tıpkı geri kalanı gibi harika yazılmış final bloğu izleyen için duygusal anlamda büyük ve zorlu bir sınav. Shoplifters, bu yıl Farhadi, Zhangke, Rohrwacher gibi yönetmenlerin elinden çıkmış filmlerle bir tür melodramlar potpurisine dönen ana yarışma seçkisinde, iyi bir melodramın nasıl bir yapılacağını gösteriyor adeta. Koreeda’nın kariyerinin belki de en iyisi. (4/5)

Asako I & II / Netemo sametemo (Yön: Ryûsuke Hamaguchi) / Yarışma 

Cannes’ın bu yılki –bolca tartışılan- ana yarışma seçkisinde belki de festivalin takipçilerinde en çok merak uyandıran ve bir kapalı kutu etkisi yaratan film bir önceki –beş saati aşkın süreye sahip- filmiyle Locarno’da bolca konuşulan Ryûsuke Hamaguchi’nin Asako I & II’suydu. Sevdiği adam ortadan kaybolunca yıllar sonra ona çok benzeyen başka bir adamla birlikte olmaya başlayan genç Asako’nun ikilemlerle dolu hayatına odaklanan filmin bizi mutlaka takip edilmesi gereken bir yönetmenle tanıştırdığını ne yazık ki iddia edemeyeceğiz.

Hamaguchi çok tuhaf bir ilk görüşte aşk sahnesiyle filmine umut verici bir açılış yapsa da hemen arkasından gelen kadın ve erkek temsilleri rahatsız edici bir gelenekçilikle karşılıyor bizleri. Asako’nun âşık olduğu adam gizemli, az konuşan, kafasına esince arkasını dönüp ortalardan kaybolan bir karanlık prens. Onun ‘doppelganger’ı olan kişi ise maçoluğuyla göz kamaştırıyor. Bu iki sıkıcı temsilin arasında kalan iyi huylu, masum, sessiz sakin Asako, ataerkil toplumlarda bolca karşımıza çıkan ve Batının her daim romantizme bulanmış bir oryantalizmle baktığı bir kadın. Filmin başından itibaren izleyiciyi farklı beklentilerle donatan, sanki yaptığını yıkacakmış, yazdığını silecekmiş izlenimi uyandıran Hamaguchi, mevzubahis karakterlerin eksenine kurduğu ‘olağan’ hikâyeyi örseleyecek hiçbir şey yapmıyor. Böylece biz de bize birer stereotip olarak dayatılan karakterlere hiç inanmadığımızla kalıyoruz.

Asako I & II, rejisiyle de meselesine olan yaklaşımıyla da şaşırtıcı derecede sıradan bir film. Çok beğeneninin olduğunu, özellikle zaman duygusunu geçirme şeklinin çok övüldüğünü, hatta kimilerinin hakkında “Cannes’a işte böyle filmler izlemek için geliyoruz” dediğini de eklemeyi unutmayalım. Fakat biz bu övgülerin epey bir uzağında kaldık. (1,5/5) 

BlacKkKlansman (Yön: Spike Lee) / Yarışma

Yolun en başında, Spike Lee’yi yıllar sonra Cannes’a döndüren BlacKkKlansman’e yönelik umutlarımızın bir hayli yüksek olduğunu ifade ederek başlayalım. Uzun zamandır keskin zekasını filmlerine yansıtmanın yollarını yeniden bulamayan, artık en sadık takipçilerini bile eskisi kadar heyecanlandırmayan yönetmenin çok ilginç bir Ku Klux Klan hikayesi anlatması kâğıt üzerinde epeyce heyecan vericiydi. Fakat geldiğimiz noktada haberler pek de iyi değil.

Siyahi bir polis memurunun ortaklarıyla beraber yerel bir Ku Klux Klan branşına sızma hikayesini delişmen bir anlatıyla hikayeleştiren Lee, Trump çağına bolca referans taşıyan, ‘güncel’ bir film yapıyor. Senaryodaki mantık boşluklarına rağmen iyi-kötü işleyen ilk perde de izleyici angajmanını belli ölçüde sağlıyor. Gelgelelim, film final bölümüne doğru fikirlerini tüketmeye, ‘black power’ etrafında sloganlaşmaya ve ritmini kaybetmeye başlıyor. Hiç çalışmayan bir paralel kurgu üzerinden tamamen aksak bir şekilde ilerleyen, neredeyse baştan sona detone final perdesi ise Lee’nin kurmaya çalıştığı bütün yapıyı çökertiyor.

BlacKkKlansman, en az dört beş tane final sahnesine sahip, tansiyon ayarı yapılamamış, öfkesi yerinde ama bazen duygusallığına yenilen, sanki kaba kurgusuyla karşımıza çıkmış bir film. Dolayısıyla bu sezon da Spike Lee’nin uzun zamandır beklenen geri dönüşünden söz etmemiz pek mümkün olmayacak gibi. (2/5)

Kaan Karsan
twitter