Cannes Günlükleri #6 (Radiance, The Day After)

Radiance (Yön: Naomi Kawase) – Yarışma

2014 yılında Still the Water’la Cannes’da büyük övgü toplamış olsa da memleketine ödülsüz dönen Naomi Kawase, bir filmlik ‘Belirli Bir Bakış’ macerasının ardından tekrar Cannes’ın ana yarışmasında. Mutlaka bir yerlerde, hatta belki de Cannes’da, kendisini özleyenler vardır; ancak Radiance’ı izledikten sonra Kawase’nin yarışmadaki varlığına anlam vermek bizim açımızdan pek de mümkün değil. Çünkü yıl 1950 değil ve sinema böyle filmlerin çekildiği zamanlardan bu yana epey bir yol almıştı son kontrol ettiğimizde, sanıyoruz ki.

Kör bir adam ve filmlere sesli betimleme yapan bir kadının arasında geçen bir takım duygusal ve bunalımlı ilişkiler yumağını merkezine alan film, iflah olmaz ve bir filmin kaldırabileceğinden çok daha fazla demode fikirlerle tasarlanmış melodram. Müzik kullanımından diyaloglara, mizansenden oyuncu performanslarına, her şey ama her şey çağdışı bu filmde. Yönetmenlik anlamında dahi, fikirler o kadar ikinci el ve bayağı ki (Örneğin; film körlükle ilgili olduğu için Kawase baştan sona dar açılı lensler kullanarak izleyenin de görme yetisini daraltıyor, ne şahane bir fikir) Radiance’ı bir an bile ciddiye almak mümkün olmuyor.

Öte yandan, belki de bizi şu an sinemanın kalbinin attığı yerde büyük sıkıntılara sürükleyen bu filme karşı geliştirdiğimiz reaksiyonu çok da ciddiye almamalısınız. Zira bu kadar basit ve umarsız bir sinemayı mutlaka birileri duru ve sade bulup takdir edecektir. Ancak söz bize kalıyorsa bu satırlarda, ki kalıyor zannımızca, Radiance, şu ana kadar görücüye çıkan iddialı bazı vasatlıklara rağmen, bu yılın en kötü yarışma filmi olarak anılmalı. (1/5)

The Day After (Yön: Hong Sang-soo) – Yarışma

Kawase’nin aksine sinemada basitliğin ve sadeliğin yaratıcılık mefhumuna düşman olmadığını bize her daim müjdelemiş olan Hong Sang-soo’nun yeni filmi The Day After, yönetmenin her zamanki temalarına her zamanki muzipliğiyle baktığı, yeni bir –affedersiniz- ‘erkek hödüklüğü’ antolojisi. Bu kez siyah-beyaz çalışıp, yine birkaç karakterden birkaç duygu dünyası sağmayı başaran yönetmen, müthiş bir tutarlılıkla ‘auteur’ varlığını sürdürüyor.

Karısını aldatan bir adam, çatırdayan aile ilişkileri, erkek bencillikleri, içki masaları, deniz bitince yeni deniz arayışları… Hong San Soo, yine bolca otobiyografik referansla doldurduğu öyküsünde, Güney Kore toplumundaki aile müessesesini, erkek ve kadın arasındaki duygusal farklılıklar üzerinden tartışmaya açıyor. Yönetmenin her zamanki sakinliği ve sadeliği mevcudiyetini korurken sanki diyaloglar, tam da o anda, karakterlerin karşılıklı soruları ve şüpheleri üzerinden yazılıyormuş gibi. Zaten Hong Sang-soo sinemasını benzersiz kılan da kendisini bu denli arka plana atıp doğallığı ve dürüstlüğü üzerinden kurduğu sinemasal olarak pek özgür yapı. The Day After, çok tipik bir Hong Sang-soo filmi.

Tıpkı hayatın kendisi gibi, komedi bazen üzüyor, dram bazen güldürüyor The Day After’da. Bütün oyuncular, kendileri için açılmış olan uçsuz bucaksız alanda filmin görsel düzlüğüyle de etkileşimli olan, harika performanslar sergiliyorlar. Evet, tahmin edersiniz ki yönetmen yine sinemada çığır açma girişiminde değil. Zaten bunu kendisinden kimse beklemiyor. Ancak kendisinin bir kez daha, sinemasına yıllar içinde aşina ve hayran olmuş olan takipçilerinin ağzına cömertçe bal çaldığını söylemek mümkün. (3/5)

Kaan Karsan
twitter