Cannes Günlükleri #4 (Cold War, Image Book, Ash is the Purest White)

Cold War / Zimna wojna (Yön: Pawel Pawlikowski) / Yarışma

Bir önceki filmi Ida’yla gösterildiği festivallerden ardı arkası kesilmeyen övgülerle dönen Pawel Pawlikovski’nin yeniden 4’e 3 görüntü formatıyla ve aşırı estetik kadrajlarla, bu kez Soğuk Savaş’ta geçen bir aşk hikayesinin nabzını tuttuğu yeni filmi Cold War, nefes kesici bir görselliğe sahip, bunu peşinen söyleyelim. Pawlikowski, on yıllık bir döneme yayılan bir kavuşamama hikayesini folklorik şarkılar ve farklı şehirlerin farklı hayatları üzerinden anlatan filminin her karesine müthiş bir titizlikle çalışmış ve ortaya nihayetinde kusursuz bir görsel kompozisyon çıkmış. Yani, Ida’dan ötürü duymaya çok alışık olduğu övgülere çok benzer övgüleri bu filmi neticesinde de bolca duyacak, hatta filmi eski usul bir başyapıt ilan edeceklere de şimdiden hazırlıklı olmalıyız.

Fakat bizim açımızdan Cold War’da hiç ikna edici olmayan bazı şeyler var. Bu ‘bazı şeyler’ filmin merkezindeki ilişkiyle başlıyor. Soğuk Savaş döneminde Önce Doğu’da gitmekle-kalmak, daha sonra da Batı’da ait olmak ya da olmamak arasında kalan (‘Buraların baskıcılığı oraların kibri’ basitliğinde bir ikilemden bahsediyoruz) bir erkek ve bir kadın arasındaki ilişki -Pawlikowski öyle düşünse de- bize göre hiç işlemiyor. Bir bakışla, bir dokunuşla, yani arı sinematik yollarla mevzubahis aşkı hissettirmeye çabalayan Pawlikowski’nin kadrajları o kadar hesaplı, o kadar ‘tasarlanmış’ ki, filmin fotoğrafikliğine odaklanmaktan asıl hissetmemiz gereken duygudan uzak kaldık desek yeridir. Yani, film süresince karakterlerin birbirlerine karşı duydukları aşktan ziyade Pawlikowski’nin kendine karşı duyduğu aşkı hissediyoruz.

Bize kalırsa bir diğer problem ise, ekonomik bir senaryo yapısı kurma çabasında olan yönetmen, duru bir yoğunluk yaratmaya çabalarken sanki bir aceleciliğe, ‘birandalığa’ kapılıyor. Cold War, izleyenini henüz bir zaman dilimine, bir duyguya tutunduramadan bir diğerine atlıyor, sürekli olarak bir şeyler eksik kalıyor. Fakat bütün bu itirazlarımızın akabinde şunu da eklemeliyiz ki bize göre bütün eforu kendi mükemmelliğini haykırmaya harcayan bu film için bizim düşündüklerimizin tam aksini düşünmek de çok mümkün.  (2/5)

Image Book / Le livre D’image (Yön: Jean Luc Godard) / Yarışma

Yıl 2018. 1930 doğumlu Jean-Luc Godard, halen sinemayla kavga eden filmler çekiyor. Bir önceki filminde dile veda eden ve bu esnada 3D ‘teknolojisine’ hendek atlatan yönetmen, alıntılarla yazılan dublaj metnini kendi okuduğu, onlarca filmden, videodan, televizyon kayıtlarından kolajlanmış yeni filminde bir hayat tarzı haline getirdiği meydan okumasına devam ediyor.

Image Book, hakkında yazılacak bir ilk izlenim yazısının kolayca açıklayamayacağı bir film ama deneyelim. Godard, farklı medyumları kurgu masasında bir ara getirirken kullandığı footage’ların ses bandıyla, görüntü formatıyla, otantikliğiyle oynuyor ve filminin ilk anti-epizoduna dönüşen “remakes” bölümünde orijinallik denilen kavramın artık tükendiğini, hatta belki de hiç var olmadığını, üretilen her şeyin daha önce üretilmiş bir şeyin kopyası olduğunu söylüyor. Sinema tarihinin dününden bugününe pek çok filmi kolajladığı bu bölümde belli nesneler üzerinden eserler arasında bir paralellik kuruyor, bu paralelliği şiddet ve temsiliyet arasında kurduğu köprüye eklemliyor ve Brecht başta olmak üzere pek çok yazardan kesip aldığı alıntılarla bir makaleler kolajı oluşturuyor. IŞİD ve Jaws’ı aynı görüntü bandında bundan başka bir filmde görebileceğinizi sanmıyoruz.

Image Book’u ciddiye alınacak yahut alınmayacak bir film haline getiren şey, izleyicinin yönetmenin son dönem sinemasıyla kurduğu ilişki olacak şüphesiz. Bize kalırsa Image Book, büyük ustanın bir önceki filmi Goodbye to Language kadar olmasa da oldukça heyecan verici bir zihin jimnastiği, sadece Godard’ın kalkışabileceği bir deli işi…  (3/5)

Ash is the Purest White / Jiang hu er nv (Yön: Jia Zhangke) / Yarışma

Mafyöz sevgilisi yüzünden başına gelmedik kalmayan bir kadının kendi ayakları üzerinde durabilme hikayesini anlatan Ash is the Purest White, çok tipik bir Jia Zhangke filmi. Farklı türlere referanslar veren bir melodram, melodramlığının arkasına Çin’in yakın tarihte yaşadığı endüstriyel ve sosyal çölleşmeyi gizleyen sosyal gerçekçi bir dram ve yer yer hayatın absürtlüğünü haykıran patavatsız, tezcanlı bir komedi.

Jia Zhangke bunca fikri ilk kez bir araya getiriyor olsaydı; yani, mesela bir önceki filminde “Go West” eşliğinde dans ettirdiği karakterlerini yeni filminde de “YMCA” ile dans ettirmiyor, Çin’in sözüm ona ‘modern’ sosyalizmi üzerine aynı eleştirileri tekrar tekrar getirmiyor olsaydı bu filmi heyecanla karşılayabilirdik belki. Fakat Zhangke, maalesef, her zamanki ‘iyi’ yönetmenliğiyle takipçilerini alıştırdığı iki buçuk saatlik melodramını tekrar çekiyor. Hatta önceki filmlerinin yapısını, ritmini, hissiyatını dahi birebir kopyalıyor.

Ash is the Purest White’ın on yıllara yayılan hikayesinde, özellikle ‘2018’ bölümüne gelinceye kadar sinema adına heyecan verici bazı dokunuşlar var elbette. Hapisten çıkan bir kadının amaçsızca Çin’in beş senede tepeden tırnağa yenilenen yeni sosyal iklimine alışma çabaları, erkekliğin en beter hallerini tecrübe edip pasif başkaldırışı ve hayata karşı yitirdiği heyecanını yeniden kazanma yolunda attığı adımlar Zhangke’nin filminin güçlü taraflarını oluşturuyor ve filmi ayakta tutuyor. Gelgelelim, bütün bu meselelerin arasını dolduran her şey, yönetmenin önceki filmlerinden alıp yapıştırılmış birer yama gibiler. Cannes’ın gediklileri olan yönetmenlerin festivalde kendini tekrar etme yarışı verdikleri bu senede, Zhangke kendi filmografisinin sıradan filmlerinden biriyle müsabakaya iddialı bir giriş yapıyor kısacası. (2,5/5)

Kaan Karsan
twitter