Cannes Günlükleri #3 (The Square, 120 Beats Per Minute)

The Square (Yön: Ruben Östlund)Yarışma

Bir önceki filmi Force Majeure ile tehlike anında ortadan kaybolan ‘erkeklik’i muazzam bir nüktedanlıkla ameliyat masasına yatıran Ruben Östlund’un yeni filmi The Square iktidar, sanat, sanatın iktidarı, iktidarın sanatı, sınıf, ifade özgürlüğü, özgürlüğünün sınıfları, İsveçlilik ve elbette ki yine erkeklik üzerine. Bu ‘kallavi’ kavramlar gözünüzü korkutmasın, Östlund’un amansız alaycılığı en formunda haliyle bir kez daha karşımıza çıkıyor yeni eserinde. The Square, 140 dakikalık bir cüretkar bir sanat performansı gibi, izleyen üzerinde aynen öyle bir etki bırakıyor.

Östlund’un yeni filminin merkezinde bir modern sanatlar müzesinin şef küratörü, arka planında ise hiç tanımadığı bir insan grubuyla el sıkışmak zorunda kalan ‘medeni’ İsveç halkı var. Stockholm sokaklarında Suriyeli mülteciler, müzelerinde ise sanat kadar az sonra kurdelesi kesilecek olan açık büfenin izindeki zenginler. Östlund, camiasında yüksek bir nüfuz sahibi erkeğin, karşılaştığı her insana karşı sırasıyla düşürmek zorunda kaldığı maskelerini topluyor yerden The Square‘de. Saygıdeğer mi saygıdeğer bir insanı, güven ve iktidar kavramları üzerinden sürekli olarak gülünç durumlara düşürüyor, onunla kendine özgü bir mesafeyle dalga geçiyor.

Square’in final bölümüne doğru uzun bir ‘performans’ sahnesi var. ‘İçgüdü’nün ve ‘medeniyet’in zırhsız bir şekilde karşı karşıya geldikleri bu antolojik sahne, her şeyin özeti gibi aslına bakarsanız. Medeniyet ve refah, Östlund’a göre, üstlenmek zorunda kaldığımız kimi rollerin ürünü olan yapay kavramlar. Makyajı silindiği anda, güçsüz hissettiği anda, rütbesini yitirdiği anda, insan, özüne, yani olmaktan en korktuğu şeye dönüşüyor bu filmde.

İnsanlıklıkla ve kendi toplumunun güvende, koruma altındaki ikiyüzlülüğüyle büyük bir kavga veren bir yönetmenin yeni büyük başarısı The Square. Sanatın dinamiklerinin bile aynı güvende olma halinin tahakkümü altında olduğunu öne sürecek kadar da gözüpek. Bunun yanısıra fena halde komik, fena halde karakterlerine yaşattığı utanca ortak edici, fena halde ‘interaktif’. The Square müthiş bir Cannes zaferi. Adından artık çok fazla söz ettirecek bir yönetmenin taptaze imza filmi. Buradan eli boş döndüğü bir senaryoyu aklımıza getirmek dahi istemiyoruz. (4/5) 

120 Beats Per Minute (Yön: Robin Campillo)Yarışma

Zamanında kendisi de Act Up-Paris organizasyonunun eylemleri için emek vermiş olan Robin Campillo’nun örgütün hem iç dinamiklerine hem de örgüt üyesi olan gençlerin hayatlarına odaklandığı filmi 120 Beats Per Minute, politikleştirilen, iktidar duyarsızlığının bir tür ötekileştirme aygıtı haline gelen AIDS hastalığı üzerine -bir tarafıyla- akademik bir inceleme gibi. İlk bir saatinde Act Up’ın karar alma ve uygulama yöntemlerine yönelik uzun uzadıya müdahalesiz gözlemler paylaşan film, ikinci bölümünde daha fazla kişiselleşiyor ve bir aşk hikayesi üzerinden hayattan ölüme giden kısa yolu bütün virajlarıyla gösteriyor.

Özellikle ‘sinemasal an’ üretme ve gençlik heyecanını perdeye taşıma konusunda yine Cannes’da açılan Abdellatif Kechiche’nin Blue is the Warmest Color‘ından çokça etkilenmiş gibi görünen Campillo, sinemada bugüne kadar kendisine çok az alan açılmış bir meselenin altından başarıyla kalkmayı başarıyor. Çaresiz bırakılma politikasına, ötelenmişliğe, azınlık olma haline dair pek çok şey söylerken Paris gibi bir metropolü, tepkisizlike bulanmış bir kasaba hacmine sığdırıyor. 120 Beats Per Minute hayat dolu gençler, erken yaşta ölüm mefhumunu içselleştirmeleri ve onların kendi yolculukları süresince temas ettikleri dışında hiçbir şey yok.

120 Beats Per Minute’i dört başı mamur bir film yapmaktan alıkoyan şey ise yaşadığı odak sorunu ve orta yerinde yaptığı keskin manevranın altını tam olarak dolduramaması… Soğukkanlı ve eylemci tavrının yerini büyük oranda bir aşk öyküsüne bırakan yönetmen, ilk bölümdeki yazarlık başarısını ikinci bölüme taşıyamıyor ve karakterler arasındaki ilişkileri benzer bir ustalıkla yazamıyor maalesef. Film ikinci saatinde, aydınlıktan karanlığa -buna paralel olarak eylemden duruma- doğru bir yol alırken hem ritmini, hem de duygusunu yitiriveriyor.

120 Beats Per Minute, bir mesele filmi. Daha önce ödül burada ödül almış pek çok film gibi meselesine güvenip tembelleşmemesi ise en büyük artılarından biri. Özellikle ‘erkek oyuncu’, ‘senaryo’ ve jüri tarafından verilecek özel ödüllere aday olduğunu, hatta bu noktada azımsanamayacak bir şansı olduğunu da peşinen söylemeliyiz.

Kaan Karsan
twitter