Cannes Günlükleri #3 (Leto, Sorry Angel, Border, Sextape)

Leto (Yön: Kirill Serebrennikov) / Yarışma 

An itibariyle son derece şaibeli bir yargı kararıyla Rusya’da ev hapsinde tutulan Kirill Serebrennikov’un yeni filmi Leto, Leningrad’ın 80’lerdeki underground rock müzik çevresini iki müzisyeni merkezine alarak perdeye taşıyor. Sovyetler döneminin gölgesinde, son derece kısıtlı, devlet tarafından sınırlandırılmış bir sözcük repertuvarıyla bir anlamda var olma, kendilerini ifade etme şansı arayan ‘dışlanmış’ rockstarlar, bir aidiyet, bir kimlik arıyorlar.

Leto’yu post modern bir rock müzikali olarak bir alt türe kavuşturmak mümkün. Serebrennikov, tıpkı vatandaşı Alexsey German’ın bu sene Dovlatov’da yaptığı gibi, dönemin kendi çevresinde tanınan sanatçıları üzerinden bir Sovyetler Birliği çerçevesi çizerken çağdaşı olan Rus yönetmenlerin klasik ‘arthouse’ anlatılarını ve ezberlerini izlemiyor. Bunun yerine filminin orta yerine güvenilmez ve oradalığı şüpheli bir anlatıcı yerleştiriyor, yer yer anlattığı hikâyenin gerçekliğine dair soru işareti doğuruyor, dördüncü duvarı defalarca yıkarak yoğun bir yabancılaşma hissi üretiyor. Zaman aktıkça, karakterler başladıkları noktadan başka bir noktaya ulaştıkça ya da yerinde saydıkça, yazdıkları şarkılar, ürettikleri eserler ve dönemle kurdukları ilişki buna göre şekilleniyor. Anlatıcı bazı sahnelerin peşi sıra az önce izlediğimiz şeyin “yaşanmadığını” ilan ediyor. Leto’da yaşananlar kadar yaşanmayanlar/yaşanamayanlar da döneme dair pek çok şey anlatıyor.

Serebrennikov’un çok iyi tasarlanmış uzun planları ve anlatının orta yerinde başka bir dünyaya aniden kapı aralayan müzikal sekansları Leto’ya ruhunu veriyor. Kalbi kırık, ölümü çağrıştıran ama bir yandan da hayat enerjisiyle dolup taşan bir hikâye bu. Bütün bu birbirine zıt duygular arasında bir denge kurmaya çabalamıyor. Kiriyle, pasıyla, yarına dair umuduyla, gizli kapaklı coşkusuyla, portrelemeye çabaladığı dönemi dört tarafından kavrayan bir film bu. (4/5)

Sorry Angel / Plaire, aimer et courir Vite (Yön: Christophe Honore) / Yarışma

Christophe Honore’nin Parisli 40 yaşlarında bir yazar ile Brittany’li bir gencin ilişkisini merkeze alan Sorry Angel’ı, nabzını tuttuğu 90’ların ruhunu yakalayan, ‘elegant’ bir film, olumlu tarafından bakarsak. Şehirli ve kasabalı, aralarında bir jenerasyon boşluğu bulunan iki insan, hayata dair bir şeyleri paylaşmanın, birbirlerine ulaşmanın yollarını arıyorlar. Entelektüel sohbetler, filmler, romanlar, şiirler, şairler bazen yollarını kesiştiriyor bazen ayırıyor onları. Sorry Angel’ın en güçlü tarafı karakterleri. Honore, hiçbir kararlarını yargılamadan, her şeyi akışına bırakarak çiziyor onları. Onlar değişiyor veya değişmiyor, iyi veya kötü şeyler yaşanıyor, filmin içerisinde günler, aylar kendini devinimini hiç hissettirmeden akıp gidiyor.

Öte yandan Sorry Angel’ın çok tekrarcı, kendi formdan yoksunluğuna çok hayran bir tarafı var maalesef ki. Film sanki zaten ikna olduğumuz bir ilişkiye bizi defalarca ikna etmeye, karakterlerinin kim olduğunu, neden böyle davrandıklarını, nasıl umutlara ya da nasıl umutsuzluklara kapılıp gittiklerini defalarca vurgulamaya çabalıyor. Bir tür kısır döngü içerisinde anlattığı hikâyeyi iki tarafından çekip uzatarak, verdiği referanslarda bile gereğinden fazla ısrarcı ve yineleyici davranarak kendini asıl potansiyelinden aşağıda tutuyor.

Çok iyi oyuncu performansları ve filmin adeta her şeyi olan zaman duygusunu çok iyi hissettiren, duru, olgun bir yönetmenlik Sorry Angel’ı mevzubahis sebeplerle harika bir film yapmıyor bizim nezdimizde. Ancak şunu da ekleyebiliriz ki belki de yıllar sonra filme yapılacak bir tekrar ziyaretinde bambaşka şeyler hissedebiliriz belki de. Her izleyicinin kendi kişisel kısır döngülerinin neresinde olduğu, filmle kurduğu ilişkiyi derinden etkileyecek sanıyoruz ki. (2,5/5)

Border / Grans (Yön: Ali Abbasi) / Belirli Bir Bakış

İran asıllı İsveçli yönetmen Ali Abbasi’nin insanların hislerine dair koku alma yeteneği olan ve İsveç’in deniz sınırında, gümrük kontrolörü olarak çalışan karakterini “çirkin kaltak” olarak çağırıyor hikâyeden gelip geçen karakterlerden bir tanesi. Genetik olarak ‘farklı’ olan Tina, çocukluğundan beri bunu duymaya alışmış, bu sebeple yüzünde ana özel bir öfke seçmek pek mümkün değil. Günün birinde neredeyse kendisini aynalayan, onun gibi biriyle karşılaşıyor. Aynı çirkinlikte, onunla aynı oranda yaratık biriyle…

Ali Abbasi, ‘hayvansı’ insanların –film onları ilerleyen anlarda başta türlü tanımlıyor ancak sürprizleri bozmak istemeyiz- birbirine aşkını ve öfkesini anlattığı hikayesini çeşitli türlere referansla kuruyor. Filmin ilk anlarından izleyiciyi avucuna alan bir kara mizah var ortada örneğin; ancak Border’a asıl rengini veren hiç şüphe yok ki korku filmi konvansiyonları. İki karakterin arasındaki tekinsiz mi tekinsiz ilişki silahsızlandırılmış bir korku filmi, bir gotik bir anti-masal doğuruyor. İnsan olmak, hayvan olmak ya da en doğru ifadeyle türsüz olmak, cinsiyetsiz olmak, belli tanımlara ait olamamak üzerine etiketlenmesi zor bir film bu. İronik ve basit bir “Güzel ve Çirkin” göndermesiyle adına “Çirkin ve Çirkin” bile denebilirmiş.

Border, her şeyiyle çok riskli bir film ve kusursuz olduğu da söylenemez. Özellikle klimaks noktalarında çok basit çözümlere kaçtığını, uzunca süre efor sarf ederek attığı karmaşık düğümü makasla kestiği söylenebilir. Ancak bu yaşattığı deneyimin ilginçliğinden az şey götürüyor. İnsanlığa daha az acısaydı, en azından insana sığınmasaydı, çok iyi bir film olduğunu dahi söyleyebilirdik. (3/5)

Sextape / A genoux les gars (Yön: Antoine Desrosieres) / Belirli Bir Bakış

Bu yıl Cannes’nın yan bölü Belirli Bir Bakış’ın Fransız filmi kontenjanını doldurmak üzere görevlendirilmiş fecaat filmlerden birinin adı Sextape. Aptallığı ve kurnazlığı aynı potada eriten erkeklerin bir seks kasedi üzerinden genç kadınlara yaptığı bir şantaj hikayesini anlatmanın derdinde. Erkeklerin karşı cinsten faydalanma yaramazlığına (film bir ahlaksızlık öyküsünü çeşitli şebekliklerden güç alarak ve zavallı bir mizah eşliğinde bir yaramazlık gibi kuruyor) karşı bir başkaldırı hikayesi sözüm ona… Bunu yaparken bir etraflılıktan o kadar yoksun, o kadar kısa yolcu, o kadar baştan savma ki bu filme katlanmak pek zor. Bu yıl festivalde sinema diline bu denli uzak bir filmle daha karşılaşmamız sanıyoruz ve umuyoruz ki çok zor. En iyi ihtimalle, tek başarısı tamamlanması olarak anılabilecek bir öğrenci uzun metrajı olarak kabul görebilecek bir filmi Cannes’nın en göz önündeki ikinci seçkisinde neden izledik, inanın fikrimiz yok. (1/5)

Kaan Karsan
twitter