Cannes Günlükleri #2 (Barbara, Jupiter’s Moon, Okja)

Barbara (Yön: Mathieu Amalric) – Belirli Bir Bakış

Fransız müzik camiasının nevi şahsına münhasır şahsiyetlerinden, sahne adıyla Barbara (Gerçek adı Monique Andrée Serf) üzerine ‘düz’ bir biyografi yapmak istemeyen Mathieu Amalric’in yapıbozma çabaları üzerine kurulu olan Barbara, açıkça ifade etmemiz gerekirse direkt olarak Frankofonluğa hitap eden bir Fransız filmi. Amalric ve başrol oyuncusu -pek saygıdeğer- Jeanne Balibar’ın magazinsel geçmişiyle de Fransa’da gündeme oturan filmde Barbara’nın kendisine dair enformasyondan ziyade onu canlandırma ve anlama çabası var.

Barbara, 98 dakikalık süresince enerjisini genel anlamda sıradan bir biopic olmadığını bağırmak amacıyla kullanıyor. Amalric’in tıpkı festivalin açılış filmi olan Ismael’s Ghosts‘da olduğu gibi bir yönetmeni canlandırdığı ve yine tıpkı orada olduğu gibi bir ‘film içinde film’ halinin öznesi olduğu film, konu aldığı sanatçının eserleri üzerinden -hatta direkt olarak bu eserlerin içeriği üzerinden- aksak da olsa bir ritim tutturmayı başarıyor. Gelgelelim, bu iskeletin ayakta durmasını sağlayan hiçbir destek yok film dahlinde. Girift görünümün altında dakikaları boşa çıkaran bir düzlük, bir fikirsizlik hali. Öte yandan farkındayız ki karşımızda hayran olunması gereken -itiraf edelim ki özellikle Balibar’ın muazzam performansıyla o hayranlık duygusunu bir şekilde harekete geçiren- bir kadın var. Onu pek tanımıyoruz, bu filmin onunla mı yoksa ona kişisel bir yerden bakan bir gözle ilgili olup olmadığını bile tam olarak bilmiyoruz. Ancak ona karşı kayıtsız kalmamız da pek mümkün değil. Barbara, bir karizmayı ve o karizmanın sanatsal yansımasını bir şekilde izleyenine geçirmeyi başarıyor.

Az bir şüpheyle, sanıyoruz ki, Barbara, Barbara’nın kendisinden çok Amalric’in ona olan hayranlığı üzerine bir film. Bütün o sığlığının, yerinde sayar, başladığı gibi biter halinin altında son derece kişisel ve samimi olduğuna izleyeni ikna eden bir yaklaşım var. Sadece meraklısına yönelik olsa da, filme karşı fazla tepkisel olmamızı engelleyen de bu. (2/5) 

Jupiter’s Moon (Yön: Kornél Mundruczó) – Yarışma

2014 yapımı alabildiğine düz ve sığ ‘ötekileştirilmiş köpek’li ırkçılık anlatısı (yanlış bir şey söylemediğimize eminiz) White God ile ne hikmetse Cannes sahillerinden bolca primle dönen Kornel Mundruczo’nun mültecili ve fantastik Avrupalılık dramı Jupiter’s Moon eşine az rastlanır bir Cannes felaketi. Avrupa’ya iltica etmeye çabalarken Macar polisi tarafından vurulan; ancak ölmeyip uçma yetisi kazanan Suriyeli bir mültecinin ayakta kalma hikayesine odaklanan film, ‘seçilmiş kişi’ narratifini tür sinemasına ait pek çok motifle bir araya getiriyor, yetmiyor üzerine bir de anti-kahraman hikayesi ekliyor. Ağır meselelere kendini ciddiye almayan, delişmen bir bakış açısı kazandırılmasına hiçbir itirazımız yok. İtirazımız, saymakla bitmeyecek olan başka şeylere.

Jupiter’s Moon ilk on beş dakikası gayet iyi çekilmiş bir plan sekansla ve filmin delilik raddesine işaret eden birtakım ipuçlarıyla geçiveriyor. Ne zaman ki öykü Budapeşte’ye sıçrıyor, anti-şov başlıyor. Öncelikle ortada oldukça vahim bir teknik problem var: Filmin ses bandı filme senkronlu değil. Bunun basın gösteriminde bize gösterilen kopyayla alakalı bir durum olduğunu düşünmek sanki biraz iyimserlik olur, çünkü mesele saliselerle filan ilgili değil gibi, miksajdan kaynaklı çok daha büyük bir problem var sanıyoruz ki. Bunu unutmuş ya da gözardı etmiş gibi yaparsak mevzu Mundruczo’nun bütün hünerlerini (!) sergileyip kendini mümkünse Hollywood’a atma (iltica?) çabalarına gelecek şüphesiz. İzleyene “Kestik!” kelimesini özleten amaçsız ve çok kötü koreografilerle yapılmış plan sekanslar, felaket araba takip sahneleri, bir tür Russian Arc etkisi yaratmaya çabalar bir curcuna hali filan… Nihayetinde ortaya çıkan bir baş dönmesi kaçınılmaz. Sebebi ise büyülenme hissi değil, düpedüz mide bulantısı.

Mundruczo, gerçek bir çorbanın altına imzasını atarken akıllara zarar diyaloglarla izleyeni gayri-ihtiyari güldürmeyi de ihmal etmiyor. Mesela bir -özür dileyerek- bir diyalog: Bu filmde “Saklanabileceğimiz güvenli bir yer biliyor musun?” sorusunun cevabı “Geçmişin yaralarını tedavi edebilecek güvenli bir yer yok!”.  Buna benzer, saymakla bitmeyecek bayağılığın yanında, bir filme karşı oluşacağımız en temel beklentileri anmasak bile olur aslında. Zira karakter dönüşümleri, öyküsel ya da atmosferik tutarlılık filan hak getire. Bugüne kadar Cannes’ın ana yarışmasından dünya festivallerine pek çok kötü film yayıldı, farkındayız; ancak Jupiter’s Moon‘un bu bağlamda özel bir yere sahip olacağı konusunda da iddialıyız. (1/5) 

Okja (Yön: Bong Joon Ho) – Yarışma

Almodovar’ın alevlendirdiği Netflix polemiğinin gündem maddelerinden biri haline gelen Okja, Netflix logosunun yuhalanmasıyla başladı, kadrajın dörte üçünün görünmemesiyle devam etti. Salondan yükselen tepki üzerine gösterimin kesilip yeniden başlaması ise yirmi dakika sürdü. Hırgürün nihayetinde ise karşımızda -jüri başkanı tarafından peşinen dışlanmış olsa da- ‘şimdilik’ bu senenin en iyi yarışma filmi var.

Bize sorarsanız Snowpiercer ile İngilizce film konusunda en iyi ihtimalle ‘sınıfı zorlanarak geçen’ bir sınav veren Bong Joon Ho, ikinci İngilizce filminde yönetmenlik anlamında tam anlamıyla döktürüyor. Okja, Miyazaki başyapıtı My Neighbor Totoro tadında bir huzurla başlıyor. Orman, doğa, bir kız çocuğu, büyük ve sevimli bir canavar, uyku… Lakin bu kez bu Miyazaki dünyasına Amerikalıların müdahalesi var. Gözünü para hırsı bürümüş bir şirket sevimli canavarımızı kıtalar ötesi taşıyıp kulu kölesi haline getirmenin peşinde. Lakin en yakın arkadaşı ve bir grup hayvansever, bu zulme engel olmak istiyor. Bong Joon Ho’nun keyif veren ve izleyeni duygudan duyguya sürüklemek konusunda epeyce maharetli macerası bu basit kurulumla başlıyor. Seyircinin kemerlerini bağlayıp kendini teslim ettiği o ‘rollercoaster-vari’ filmlerden biri Okja, Cannes’ın kendini önemli hissertmeye teşne filmler geçidinde bir ‘nefes alma’ durağı gibi.

Bong Joon Ho’nun daha önce defalarca görücüye çıkardığı yönetmenlik yeteneklerinden de oldukça nasiplendiğimiz bir film ayrıca bu. Özellikle Seul’de geçen sanıyoruz ki yaklaşık yirmi dakikalık bir sekans var ki, bu sene kendisinden epeyce bahsetmekle yükümlüyüz zannımızca. Öte yandan pek sevgili yönetmenimizin Tilda Swinton, Jake Gyllenhaal ve Paul Dano gibi üç oyuncuyu birer dekordan hallice, tam anlamıyla ‘yardımcı’ rollerde kullanıp sahnenin büyük bölümünü mükemmel bir keşif olan bir çocuk oyuncu için açması da ayrıca şahane.

Elbette ki filmin yükseldiği ve düştüğü anlar (Okja’nın odakta olduğu ve olmadığı anlar da diyebiliriz) mevcut. Az evvel Bong Joon Ho’nun en iyi, en iyi tasarlanmış, en bütünlüklü ya da en derinlikli filmini izlemediğimizi de açık şekilde beyan edebiliriz. Gelgelelim, kendisinin bu kadar eğlenceli, hafif ve duygulu bir hikayeyi hiç de gözardı edilip hafife alınmayacak, Trump Amerikasına dirsek teması temas halinde, bütün ruhuyla ve tavizsiz bir şekilde azınlık hakları savunucusu olan bir politik metinle aynı potada eritmesi şüphesiz ki takdire şayan. Ezcümle, Okja, Cannes’ın bizim nezdimizde ışıl ışıl parıldayan ilk filmi oldu bu sene. (3/5)

 

Kaan Karsan
twitter

Araç çubuğuna atla