Cannes Günlükleri #11 (Ahlat Ağacı)

Ahlat Ağacı / The Wild Pear Tree (Yön: Nuri Bilge Ceylan) / Yarışma

Türkiye sinemasının hem uluslararası camiada hem de ülkesinde en çok heyecan yaratan yönetmeni Nuri Bilge Ceylan, dört yıllık bir aranın ardından yeni filmiyle karşımızda. Üniversiteden mezun olur olmaz evine dönen, hevesli, gözü kara, kibirli ve yetenekleri belli ki tartışmalı genç bir yazarın devletin, toplumun ve ailenin farklı yüzleriyle yaşadığı karşılaşmalar üzerinden ilerliyor Ceylan’ın filmi.

Ahlat Ağacı, çok ama çok uzun diyaloglarla ve edebiyattan ya da kutsal kitaplardan aldığı referanslarla ilerleyen bir film. Bazı referanslarını anlattığı öykülerin içine belli belirsiz gizliyor, bazen ise metinlerarasılığını net bir şekilde açık ediyor. Edebiliği açıdan Bir Zamanlar Anadolu’da’an ziyade Kış Uykusu’na yakın duruyor. Sinan’ın yaşadığı her yeni karşılaşma, yeni bir epizot gibi. Bu yolculukta her eşik kapısında birisi bekliyor onu sanki. Bir polis, bir imam, bir kapitalist, bir devlet memuru, bir yazar, bir eski aşk, bir eski düşman, annesi, babası, kızkardeşi… Yönetmen, karakterini geçmişin hayaletleriyle yüzleştirirken onu bir hayalete dönüşmeme arzusu üzerinden kuruyor. Sinan’a dair bildiğimiz her şeyi etrafındaki insanlarla yaşadığı çatışmalar üzerinden öğreniyoruz. Buna paralel olarak, mevzubahis edebi diyaloglar Türkiye’nin bugününe dair bir çerçeve de çiziyor.  Çok kişisel, neredeyse otobiyografik bir dokunuşla üretilmiş, kendi kendiyle konuşan, izleyiciyle diyalog kurma çabasında olan, edebiyata çok yakın bir eser karşımızdaki. Nuri Bilge Ceylan’ın –direkt yollardan- en politik eseri.

Ahlat Ağacı aynı zamanda bir baba-oğul filmi. Odağında üç jenerasyon var toprağın büyüttüğü. Ceylan kendi hayatından aldığı ilhamla soruyor belki sorularını: Birbirlerine ne kadar benziyorlar ne kadar farklılar? Birbirlerine ne kadar merhamet duyuyorlar ya da ne kadar acımasızlar? Babalar, oğullarında neden hayal kırıklığı yaratırlar? Bu noktada Sinan ve babası arasında kurulan ilişki çok güçlü, çok nüanslı. Ahlat Ağacı’nın bu ilişki ekseninde konumlanan, belki de sinema tarihine geçecek denli güçlü bir final bölümü var.

Bir de şunu eklemeli: Ahlat Ağacı, Nuri Bilge Ceylan’ın en komik filmi. Buna müthiş bir performans sergileyen, adeta filmi bir arada tutan harç haline gelen Aydın Doğu Demirkol’un ekran personasının da payı büyük elbette (Bu noktada özellikle dakikalar geçtikçe ete kemiğe bürünen Murat Cemcir’in, tek bir sekansta perdeyi adeta fetheden Serkan Keskin’in ve filmin en incelikli ve bir oyuncu için pek zorlu anlarının altından başarıyla kalkan Hazar Ergüçlü’nün de filme hakkını vermeli). Bu edebiyat heveslisi karakter, kendi ağzından mı konuşuyor yoksa başkalarının ağzından mı? Bir rol mü üstlenmiş durumda yoksa gerçekten kendisi mi? Ne kadar ciddi bu karakter ne kadar şakacı? Bu ikilemli sorular, karakter tansiyonunu ayakta tuttuğu gibi oldukça orijinal, filmin ilk yarısını neredeyse bir komedi filmi gibi işleten bir mizah da üretiyor. Bu esnada Nuri Bilge Ceylan, bir oyuncu yönetimi ustası olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Diyalogların tansiyonu, iletişim içerisindeki iktidar mücadelesi müthiş bir şekilde yönetiliyor beden dilleri ve kullandıkları sözcükler üzerinden.

Bizim nezdimizde Ahlat Ağacı’nı yönetmenin en az etkili eserlerinden biri haline getiren şeylere geçmeli şimdi de. Yönetmen Bir Zamanlar Anadolu’da’dan sonra çıktığı yeni yolda, filmden filme daha fazla kitabileşmeye devam ediyor. Öyle ki, Ahlat Ağacı, sanki sinemadan ziyade edebiyata yakın duran bir film. Karakterlerin sustuğu anlarda sinemasal olarak muazzam çözümler üretiyor; ancak çok uzun diyaloglar filmin görsel sofistikasyonunu azaltıyor, film dili bağlamında beklediğimizden basit kalıyor Ahlat Ağacı. Nuri Bilge Ceylan’dan bu kadar ‘sade’ bir film beklemiyorduk açıkçası, zira filmleri bugüne değin en çok ‘sustukları’ anlarda güçlü olmuştu. Bu durum bu filmde de geçerli. Filmin sinemasal çözümleri çok güçlü fakat bu güç diyaloglardan fırsat buldukça kendini hissettiriyor anca. Stil olarak Bir Zamanlar Anadolu’da‘nın yaptıklarından bambaşka bir noktaya giden, iyi ve sofistike olmasına karşın nihayetinde en çok diyalog üzerinde temellenen bir sinemaya doğru kayan yönetmenin bu yönelimlerini büyük bir heyecanla karşılayamıyoruz.

Filmin epizodik yapısının aynı ölçüde derinlikli ve incelikli bölümlere mahal verdiğini de söyleyemeyeceğiz. Tabii ki karakterlerinin entelektüel donanımlarına göre politik çerçevesini kuran bir filmle karşı karşıyayız; ancak her epizod, hikâye içindeki hikayelerin her biri aynı oranda ilginç değil bizce. Çok iyi yazılmış, çok iyi tasarlanmış bölümleri de var; uzayıp giden ve bir sonra kendi kuyruğunu kovalamaya başlayan bölümleri de. İçinde bu kadar diyaloğun olduğu, bir roman gibi akan bir filmin hakkı tek izleyişte verilemez elbette; ancak ilk görüşte hissettiklerimiz bunlar.

Öte yandan bizi Ahlat Ağacı’nda dair en çok şaşırtan –ve en çok hayal kırıklığına uğratan- şey ise görsel sofistikasyonun yanı sıra yönetmenin teknik mükemmeliyetçilikten de uzaklaşan işçiliği oldu. Filmin özellikle belli başlı gündüz sahneleri (imam sekansını bir örnek olarak vermek mümkün) iyi çekilmemiş hatta bazı sahnelerde beyaz ışıklar patlıyor. Kimi planların renkleri dahi birbirine tutarlı bir şekilde bağlanamıyor; dolayısıyla görsel olarak kusursuz bir kompozisyonla, mükemmel bir sinematografiyle karşı karşıya değiliz. Buna filmin yönetmenin tek başına yaptığı teknik kurgusundaki ölçek kaymaları, kendini çok belli eden devamlılık hataları da eklenince bir aceleye gelmişlik hissi beliriveriyor. Yine çok iyi çekilmiş sahneleri var elbette, yönetmen özellikle ‘az’ ışıkla harika çalışmış; ancak ‘başaramadıkları’ ilk kez bu kadar göz önünde. Az önce bahsettiğimiz gibi, kurgu bile ‘görünmez’ kılınamıyor. İyi kesilmemiş sekanslarla sürekli olarak kendini açık ediyor. Bir kaba kurgu izlemişiz duygusunu beraberinde getiriyor.

Ahlat Ağacı iyi bir film. Yönetmen ülkesine ve kendisine dair, belki de daha önce hiç olmadığı denli kişisel ve bu bağlamda ilginç şeyler söylüyor. Fakat bize sorarsanız ‘fazlalıkları’ ve göz ardı edilemeyecek denli belirgin ‘teknik falsoları’ sebebiyle yönetmenin en iyilerinden biri değil. Hatta ilk görüşten sonra, Kasaba ile beraber en az etkilendiğimiz Nuri Bilge Ceylan filmiyle karşı karşıya olduğumuzu öne sürebiliriz. (3/5)

Kaan Karsan
twitter