Cannes Günlükleri #1 (Ismael’s Ghosts, Loveless, Wonderstruck)

Ismael’s Ghosts (Yön: Arnaud Desplechin) – Açılış Filmi/Yarışma Dışı

Arnaud Desplechin’in çekildiği aşamada tahminciler tarafından Cannes Yarışma’ya yakıştırılıp nihayetinde Cannes’ın Açılışı (Yarışma Dışı) yapan yeni filmi Ismael’s Ghosts çok sevdiği karısı yıllar önce kendisini terk edip gitmiş olan ‘tanınmış bir yönetmenin sevda maceralarını anlatmanın peşinde. Tam bir kadınla tanışıp aşkın sevdanın doruklarına ulaşan entelektüel dostumuzun hayatı, yirmi yıl önce ortadan kaybolan karısının geri dönmesiyle birlikte altüst oluyor. Ismael, bir yandan da alabildiğine bayat bir ‘ajan filmi’ yapmaya çalışıyor bir yandan… Bu ‘film içinde film’ durumu da öykünün diğer yakasındaki ağır aşk dramını hafifleten, ona nefes aldıran bir yan yol gibi.

Desplechin’in filmindeki –yan yana asla ayakta duramayan- her detay, her manevra çıkıntı bir komedi unsuru gibi. Durum böyle olunca da yönetmenin var gücüyle üstünü örtmeye çalıştığı amansız kendini ciddiye alma hali fena halde ofsayda düşüyor. Ismael’s Ghosts’da bir yandan Fransız sinemasının en gözde oyuncuları kendilerini paralıyor, öte yandan senaryo birbirine zıt yönlere tüneller yazıyor. Nihayetinde Cannes’ın bir süredir gelenek edindiği ‘gülünç açılış filmi’ bu yıl da Fransız sinemasından çıkageliyor. Ismael’s Ghosts yerine filmin kurgu masasında yaşanan sinir krizi nöbetlerini ele alan bir belgesel izleseydik (Bu fena halde dağınık filmi öyle ya da böyle bir arada getirebilecek bir iskelet oluşturmak büyük bir sabrın ürünü olsa gerek), sinema adına çok daha büyük bir hazla bütünleşebilirdik sanıyoruz ki…

Hepsi bir kenara, ‘zaman’ın getirdikleriyle, götürdükleriyle, insanlar üzerinde oluşturduğu tahakkümle, yarattığı erozyonla, yani, genel olarak zaman mefhumuyla bu kadar ilgili bir filmin bir zaman duygusundan bu derece yoksun olması her şeyin özeti gibi. Ismael’s Ghosts, karakterlerini zamanla sınarken izleyicilerini sabırla sınıyor maalesef. (2/5)

Loveless (Yön: Andrey Zvyagintsev) – Yarışma

Festivalin yarışma bölümünün kağıt üzerindeki en büyük yıldızlarından Andrey Zvyagintsev’in erken tahminlerde favoriler arasında gösterilen yeni filmi Loveless, izleyiciyi ikiye bölen ancak neden bu kadar böldüğünü pek anlayamadığımız filmlerden. Zira uzun zamandır bu kadar kör gözüm parmağına metaforlar tarafından hırpalanmamıştık.

Rus yönetmen yeni filminde Sovyetler sonrası yozlaşmış ve temel aldığı bütün değerleri yitirmiş 21. Yüzyıl Rusya’sındaki iletişimsizlik ve sevgisizlik (Bkz: Filmin Adı) üzerinden epeyce karamsar bir modern zamanlar tablosu çiziyor. Boşanmanın arifesinde bir çift ansızın ortadan kaybolan çocuklarının peşinde hayatları boyunca verdikleri yanlış kararların ağırlığı altında ezilmeye başlıyorlar. Bu esnada Zvyagintsev’in ‘çürümüşlüğü’ anlatmak için kullandığı başlıca motifler bütün gün telefon ekranına bakıp canı sıkıldıkça ‘selfie’ çeken kadınlar veya metal dinleyen adamlardan fazlası değil. Terkedilmiş bir binada sevgisiz, kayıp çocukları aramalar, arka planda kocaman uydular, soğuk, kar, bürokrasi vesaire… Loveless, apaçıklığıyla, izleyicisine hiç güvenmeyip kullandığı bütün sembollerin altını kalın çizgilerle çizen yapısıyla bizlere o kadar az alan bırakıyor ki akıl yürütmek için, ciddiyetle içinde kalmak çok zor. Üstüne üstlük Zvyagintsev bu kez kadrajlarına (Tamam, kabul, filmi görsel olarak her zaman olduğu gibi yine etkileyici) o kadar aşık ki onları vakitlice kesmeyi bile başaramıyor ve filminin zaten hikayenin izinde yolunu bulmakta zorlanan ritmini bizzat kendi elleriyle bozuyor.

Zvyagintsev, temas ettiği her konuda haklı olduğundan o kadar emin ki bir öğretmen gibi yaklaşıyor hikayesine. Anlattığı şeyi herkesin en kolay şekilde anlamasını sağlamak için nüanslardan kısıyor, zekadan fena halde ödün veriyor. Kurduğu söylemin ne kadar doğru, ne kadar haklı olduğunu yüzümüze çarpmak için de günümüz dünyasına yöneltilen, çoktan demodeleşmiş, sıkıcılaşmış ve ikinci el hale gelmiş ne kadar eleştiri varsa onları üzerimize fırlatıyor. Loveless’ın şu ana kadar çekilmiş en kötü Zvyagintsev filmi olmasının başlıca sebepleri bunlar. (2/5)

Wonderstruck (Yön: Todd Haynes) – Yarışma

Hiç şüphe yok ki çağımızın en yetenekli, en heyecan verici, en uzlaştırıcı yönetmenlerinden biri Todd Haynes. Bu yüzden Wonderstuck gibi pek sıradan duygulara bulanmış, en iyi ihtimalle kibar bir tebessümle, daha kötü ihtimalle tepkisizlikle karşılayabildiğimiz bir filmle çıkageldiğinde yaşadığımız şaşırma duygusu bir başka oluyor. Yanlış anlaşılmasın, evet Wonderstuck hiç iyi bir film değil; ancak söz konusu yavanlığı dahi özene bezene. Muazzam bir prodüksiyon tasarımı, harika mizansenler, görüntü yönetmenliği, şahane, kimselerde bulunmayan bir sinema duygusu… Gelgelelim bütün bu övgüler dönüp dolaşıp eldeki pırıltısız hikayenin bataklığına saplanmaya mahkum.

Haynes, yeni filminde ciddiyetini bir kenara bırakıp daha önce Scorsese tarafından sinemaya uyarlanmış Hugo’yla gönülleri sızlatan Brian Selznick’in ‘dokunaklı’ arayış hikayesini uyarlıyor sinemaya. Bu hikayenin (Bir tür Sunay Akın hikayesi diyebiliriz belki de buna) kaşlar çatık bir şekilde anlatılmayacağının da elbette farkında, bu yüzden bir formül arıyor ve buluyor: Adeta ‘sessiz film’ atmosferinde, muhtelif saygı duruşları eşliğinde anlatıyor iki çocuğun merak duygusunu ve aidiyet arayışını. Hatta ve hatta, bir çocuk filmi yapmaya çalıştığını dahi söyleyebiliriz. Amerika’nın yalnız kalmış fıldır fıldır çocuklarına adanmış ve çocukların izlerken fena halde sıkılacakları bir çocuk filmi Wonderstruck.

Yönetmenin öykünün trafiğini herhangi bir mantık çerçevesine, tutarlı bir akışa oturtma güdüsü yok. Bu sebeple taşıdığı ve aktardığı duyguları saman alevine benzetebiliriz. Filmdeki öyküsel her unsur, iki tarafından çekilip uzatılmış, yapaylıkla bağlama yamanmış, ‘kitabına uydurulmuş’ gibi duruyor. Öte yandan beklendiği üzere, geri kalan her şey muazzam bir şekilde makyajlanmış ve kotarılmış durumda. Filmin sürpriz olduğundan şüphe duyduğumuz sürprizlerini bozmadan tatminkar biçimde açık edemiyoruz meramımızı belki ama, sanıyoruz ki mevzu, romanda bir arada durabilen hislerin film diline aktarılamamasıyla, ‘çeviride kaybolanlar’ ile ilgili. Bakması güzel, hissedip de –kişisel olanın dışında- bir önem atfetmesi fena halde zor bu filme. (2,5/5)

Kaan Karsan
twitter