Cannes Günlükleri #1 (Everybody Knows)

Birçok majör yönetmeni kapının dışında bırakan seçki üzerinden yürütülen tartışmalar, Netflix kavgaları, jüri seçimleri, gençleşme operasyonları derken sinema dünyasının prestij anlamında bir numaralı festivali Cannes, 71. kez başladı. Festival günlükleri tıpkı geçtiğimiz sene olduğu gibi Ekşi Sinema’da olacak. İlk günlüğümüzün konusu da festivalin bu yıl açılışını yapan Asghar Farhadi ve yeni filmi Everybody Knows.

Everybody Knows / Todos lo Saben  (Yön: Asghar Farhadi) / Yarışma – Açılış Filmi

Asghar Farhadi 2011’de A Seperation’ı çektikten sonra son zamanların en çok konuşulan yönetmenlerinden biri haline geldi ve kurduğu senaryo matematiğiyle hem kendi ülke sinemasının hem de Avrupa sinemasının geleceğinde büyük bir etki uyandırdı. Yönetmenin bu yıl Everybody Knows ile geldiği noktada ise A Seperation’ın başarısının çağdaşları kadar kendisini de etkilediğini, hatta etkilemek bir kenarda dursun elini kolunu bağladığını, yaptığı filmleri belli çerçevelere hapsettiğini sezmek maalesef ki çok mümkün. Everybody Knows, gayriihtiyari olarak kendisinin parodisini yapan bir yönetmenin filmi gibi.

Hikâye çok basit, örneklerini muhtelif coğrafyalarda defalarca deneyimlediğimiz türden aslında: Bir aile bir sebepten bir araya gelir. Beklenmedik bir olay yaşanır ve sırlar ortaya dökülmeye başlar. Bu taslağın uygulandığı her kültürden başka bir sonuç çıkıyor elbette. Farhadi’nin Everybody Knows’da 21. yüzyılın bir İspanyol kasabasında kurduğu yapı da beraberinde sıcak Akdeniz renklerini, rengarenk insanlarını ve dijitalize olmuş dünyanın keskinliğin dibine vuran görsel algısını beraberinde getiriyor. Temsilde bir ilginçlik, bir nüans mevcut değil. Ama filmin sorunlarını anlatmak için en iyi ihtimalle birer prototip olarak çizilmiş karakterleri tek başına öne sürmek de yeterli gelmeyecektir.

Asghar Farhadi, Everybody Knows’da bütün filmlerinde uyguladığı ve sonucunda sayesinde takdir topladığı senaryo formüllerini önceki filmlerine tam paralel bir şekilde yeni karakterlerine uyguluyor. Bu karakterleri bir yerlerden gözümüz ısırıyor. Konuştukları dil, eşliğinde dans ettikleri müzik, kapıldıkları inanç dünyaları dışında onları Farhadi’nin eski karakterlerinden ayıran pek az şey var. Peki, The Past’de, A Seperation’da hatta kimileri için yer yer The Salesman’de karşımıza çıkan o ‘girift’ dramatik yapı nerede? Bu sorunun cevabı dipsiz bir meçhule doğru uzanıyor. Onun boşluğunu pembe dizi çatışmalarından türeyen ve ardı arkası kesilmeyen –şeklen- Farhadi tipi ama öykü içerisinde anlam yaratma noksanlığı, yani dramatik fonksiyonsuzluğu sebebiyle vasat tür sineması örneklerini hatırlatan ters köşeler dolduruyor.

Farhadi daha önce yüzlerce yönetmen tarafından defalarca anlatılan ve ancak mucizevi dokunuşlarla kayda değer bir farklılık ortaya koyabilen “Ailede işler karışır” hikayesini o kadar kanırtıyor, o kadar çiğniyor ki filmin tekrarcılığındaki ısrarcılığının salonda yerli yersiz gülüşmelere sebebiyet verdiğini ekleyelim. Eğer bu kendi sinemasını pembe dizi kültleriyle bir araya getirme çabasıysa, Farhadi’nin filmine ilgi göstermek için halen bir sebebimiz olabilir; ancak film bizi kendinin farkında bir parodi olduğuna da süresi dahlinde ikna edemedi ne yazık ki. Bizi halen kendi başına eskittiği bu numaralarıyla şaşırtabileceğini sanmasına şaşırıyoruz sadece ve kendisine ‘tamam’larımızı iletiyoruz. (1,5/5)

Kaan Karsan
twitter