Cannes ’17 Fiskosu: Son Kehanetler

Güneş kışın ardından yüzünü gösterip bahar hoşbeşi edilince hepimize bir Cannes heyecanı basıyor. Fransa’nın güneyindeki şatafatlı Antalya benzeri, 23 – 30 Mayıs tarihleri arasında dünyanın dört bir yanından gelen sinemacılar ve basına kapılarını açacak. Ümidimizi kestiğimiz 2017 vizyon takviminin olasılıklarını erkenden izleyecek, pek çok prestijli yönetmenin kaderini belirleyecek eleştirmen ahalisi artık yağmur yağınca sucuk gibi ıslanıp kuyruk da mı bekler, cüzdanını fahiş konaklama ve hizmet bedelleriyle hafifletir mi bilinmez. Biz yumurta kapıya dayandığından Croisette‘in (Cannes’ın meşhur sahil caddesi) taşlarını kimler arşınlayabilir, St. Tropez’deki yazlıklarını hangi sinemacılar terk etmek zorunda kalır onu konuşalım istiyoruz.

Çok basit bir mantığı var aslında Cannes Film Festivali seçkisini tahmin etmenin. Bir kere meşhur Lumière salonuna daha önce giriş yapmış olanın nispeten hoş karşılandığı nepotist düşünce yapısıyla seçiliyor filmler. Yakın tarihte festivalden kadife kutuya konmuş ödülle, ne de iyi edip geldiniz diyen teselli parşömeniyle veyahut eleştirmenlerin tezahüratlarıyla ayrılmış yönetmenlerin yeni filmi var mı diye başlamak lazım araştırmaya. Bu sebeple gözümüze önce Cannes gediklisi Michael Haneke’nin çarpmasını doğal karşılıyorum.

Oscar mücadelesinden yeni çıkmış Isabelle Huppert ile Altın Palmiye ödüllü son Haneke filmi Amour‘dan Jean-Louis Trintignant’ın kadrosunda yer aldığı Happy End, arkasına Calais’deki mülteci sorununu almış bir aile draması. Huppert yakın tarihte yaptığı bir röportajda filmin komedi yanının da ağır bastığını ve Haneke’nin kariyerindeki tüm şaheserlerin bir özeti gibi olduğunu çıtlatmıştı. Cannes entelijansı bugüne kadar hep yeşil ışık yaktığı yönetmeni zaten yine kollarını açmış bir şekilde bekliyor. Hatta yarışır mı sorusu değil, acaba hangi ödülü kazanır onu konuşmalı zamandan tasarruf etmek için.

Altın Palmiye ödüllü yönetmenlerden ilerlemeye devam edelim… Blue Is the Warmest Color ile epey sansasyon yaratan Abdellatif Kechiche, bir Akdeniz kasabasına yolu düşmüş ve burada aşık olduğu kadın ile bir anda yükselişe geçen kariyeri arasında seçim yapmaya itilen bir senaristi anlatacak. Mektoub is Mektoub adını verdiği film The Pain, The Truth romanından uyarlama. Kimileri resmi kaynaklarda henüz oyuncular hakkında dahi bir bilgi olmadığı için yarışa yetişemeyeceğini iddia ediyor. Lâkin dedikodular Kechiche’nin çoktan çekimleri bitirdiği ve hatta kurgu masasına oturduğu yönünde.

Bir başka uyarlama da The Pianist ile Cannes’dan Altın Palmiye alarak uğurlanmış Roman Polanski’nin elinde. Based on a True Story adıyla seyirci karşısına çıkmaya hazırlanan yapımın iki başrol oyuncusu Emmanuelle Seigner ve Eva Green, ilham sıkıntısı yaşayan kitap yazarı ile imza gününde tanıştığı gizemli hayranını canlandırıyor. Şöyle de hoş bir detay var, Based on a True Story‘nin senaryosunu Cannes’ın müdavimlerinden Olivier Assayas ile birlikte yazmış Polanski. Eğer başvuru tarihinden önce film tamamlandıysa programdaki yeri için kesin demekte bir sakınca yok.

Hou Hsiao-Hsien imzalı Shulan River‘ın akıbeti hâlâ belirsiz. Harekete geçti mi, geçtiyse hangi aşamada, Taipei’nin altındaki gizli su kanallarında ikamet eden Tanrıça’yı kim oynuyor bilmiyoruz. Bugüne kadar neredeyse her filmi Cannes’da prömiyerini yapmış Michel Franco‘nun bir ana kız hikayesini anlattığı April’s Daughter (Las hijas de Abril) hakkında ise pek bir bilgi yok. Ama Meksika asıllı yönetmen Şubat başında çekimleri tamamlamış. Herhalde bir pürüz çıkmaz ve öyle ya da böyle programdaki bir boşluğu doldurur.

Hazır Meksika demişken Carlos Reygadas‘ın merakla beklediğimiz yeni filmi Where Life Is Born‘dan da bahsedelim. 2012’deki Post Tenebras Lux‘dan beri film çekmeyen Reygadas, ilk gösterisini burada yapmış Silent Light‘la Jüri Ödülü almıştı. Henüz önemli sinema kaynaklarında adı gözükmeyen projesi ise muhafazakar bir çevrenin içerisinde açık evliliklerini yürütmeye çalışan karı kocaya odaklanacakmış. Şayet söz konusu spekülasyonlar doğru, Where Life Is Born tamamlanmış bir hâlde izleyici karşısına çıkmayı bekliyor ise Pedro Almodovar’ın başını çektiği jüri Reygadas’ı ödülsüz bırakmaz.

Artemis ile Orion’un mitolojik aşkından yeni alamet-i farikasını inşa eden Yorgos Lanthimos, The Killing of a Sacred Deer‘da Colin Farrell ile Nicole Kidman’ı bir araya getirmiş. Belirli Bir Bakış bölümünde Dogtooth mükafatlandırılmış, The Lobster‘la ana yarışmadan Jüri Ödülü (bir nevi üçüncülük) almıştı başarılı yönetmen. 2017 model garip anlatısı Altın Palmiye’ye yürüyor olabilir. Her ne kadar Amerikan ödül törenleri gibi “sırası gelene” kapı aralayacak sabit bir mekanizmayla çalışmasa da Lanthimos’un yeteneklerinin er ya da geç Cannes’da tasdikleneceği, kulislerin sonuç vereceği aşikar.

Tabii asıl sinefil rüyası Loveless ismini almış yeni Andrey Zvyagintsev filmi. Bundan evvel en son Leviathan ile Palme d’Or (Altın Palmiye) mücadelesine dahil edilmiş yönetmenin en büyük talihsizliği basamak basamak ilerleyip büyük ödüle uzanan Nuri Bilge Ceylan’ın şaheseriyle aynı yıla denk gelmekti. Şimdi tatsız kavgalarından biri sırasında oğulları kaybolmuş bir çifti anlattığı filmi seçkideki yeri kesinleşmese de erken favoriler listesinde zirveye ortak. Eğer bir engel çıkmazsa, Altın Palmiye ya da değil, evine eli boş dönmeyecek.

Kurmaca filmlerini Croisette taşları üzerinde yürütmeye alışık Sergei Loznitsa, Dostoyevski’nin eserlerinden esinlenerek yazdığı A Gentle Creature için epey meşakkatli bir kadro kurma dönemi geçmiş. Bir cellat ile tutsağı arasında geçecek filmde cellat rolünü birden fazla oyuncu oynuyormuş, çünkü Loznitsa’nın tekstine göre infazı yapan karakter sürekli farklı şekillere bürünen bir “kötülük” tablosu niteliğindeymiş. Buna bağlı olarak pek çok amatör ve profesyonel oyuncuyla el sıkışmış. Aylarca süren casting çalışmasının meyvelerini Cannes’da alabilir. Hatta bu meşakkatli hazırlık iyi bir anlatı oluşturduğundan ödül manasında dikkat çekici bir fırsat.

Biraz da Belirli Bir Bakış (Un certain regard) bölümünden esas müsabakaya zıplama şansına sahip yönetmenleri zikredelim. Ruben Östlund‘un The Square başlıklı projesi göze ilk çarpanlar arasında. Müze müdürü, sergiye açılan sanat ürününün tanıtımı için bir PR şirketiyle anlaşma yapıyor, ama yapılan reklam beklenmedik sonuçlar doğuruyormuş Elisabeth Moss ile Dominic West’i buluşturan dramada. Açıkçası hem Force Majeure, hem de bir söyleşisinde Morten Tyldum’un bu yıl gösterime giren Passengers isimli filmi için yapmak istediklerini bildiğimizden bu yeni macerası daha da iştah kabartıyor.

Kuzey Sineması’nın Cannes vazgeçilmezleri arasında bir de Joachim Trier var. Eleştirmenlerin sevgilisi Louder Than Bombs‘dan sonra ülkesine geri dönüp suç ortağı Eskil Vogt ile aşık olunca süper güçler edinen bir kadın karakter kaleme almış. Thelma‘nın kadrosunda Eskil Vogt’u uzun metrajlı bir film için ilk kez yönetmen koltuğuna oturtan Blind‘dan Ellen Dorrit Petersen ve Norveçli meşhur şarkıcı Okay Kaya var. Yine Altın Palmiye rekabetinin gözdelerinden bir tanesi.

Kişisel fikrimi soracak olursanız Hong Sang-soo‘nun Claire’s Camera isimli yeni mahsulü de leziz duruyor. Bir tarafta Isabelle Huppert, bir tarafta The Handmaiden ile hayatlarımıza giren Kim Min-hee. Bir lisede yarı zamanlı çalışan öğretmen ile bir yazarın etrafında döneceğini bildiğimiz filmi Huppert’i geç tanıyanlara iyi gelecek. Bakarsınız okyanus aşırı şöhretini yeni bir Cannes yengisiyle cilalar. Ve tabii Bullhead‘in beyni Michael R. Roskäm‘den Racer and the Jailbird var. Eleştirel başarı yakalayacağı şaibeli dursa da Adele Exarchopoulos ve  Matthias Schoenaerts ikilisinin kırmızı halıda salınması iyi magazin değeri taşıyor. Programdan sorumlu olanların bile bu gerçeği inkar edebileceğini sanmıyorum.

Kariyerinin yarısından fazlasını Cannes sokaklarında geçirmiş Wim Wenders, afişi ve içeriğiyle (cihatçılar tarafından esir alınmış bir adam ve sualtı kaşifinin aşkı) festivalin meşhur “yuhalananlar” kontenjanını dolduracak sanıyorum. James McAvoy ve Alicia Vikander’lı Submergence‘ın afişi yönetmenin haricinde kimsenin izlemediği Every Thing Will Be Fine‘dan bile daha kötü bir filmmiş izlenimi veriyor. Benzer bir tren enkazı kokusu da Arnaud Desplechin‘in Ismael’s Ghosts adlı yeni projesinden gelmekte. Filmin oyuncularından Guillaume Canet (Ona Cotillard ve Gainsbourg eşlik ediyor.) verdiği bir röportajda nasıl tepki alacaklarını merak ettiğini söylemiş. Desplechin son üç filminin prömiyerini Cannes’da yapmıştı, onu da hatırlatalım.

Kiyoshi Kurosawa‘nın, kocası uzaylılar tarafından kaçırılmış bir kadını konu alan Before We Vanish isimli yeni uzun metrajlısı mutlaka Cannes seçkisinde kendine bir yer bulacaktır. Her yıla bir, hatta kimi zaman iki film sığdıran çalışkan yönetmen, en son festivale uğradığında Belirli Bir Bakış bölümünü En İyi Yönetmen ödülüyle terk etmişti. The Class sonrasında çektiği filmlerle adını pek duyuramayan Laurent Cantet ise yılbaşında çekimlerini tamamladığı L’Atélier adındaki yeni oyuncağıyla tekrardan eğitim sistemini kullanarak gençlerin arasına girecekmiş. Bu sefer filmin merkezinde senarist adaylarının gittiği bir workshop var. Çağırılmasa bile Cannes’ın ödül törenlerine giden Naomi Kawase‘nin Radiance‘ını da analım. Malum, festivalin idari komitesiyle arası pek iyi Japon yönetmenin.

Hazır kadın yönetmenlerin bahsi açılmışken hemen girizgah yapalım; son yıllarda beyazperdede süregelen cinsiyetçi sektör tartışmalarını elinin tersiyle itmek için kadın anlatısı iyi değerlendiriliyor festival tarafından. Bu gözlem üzerinden illa ki ana yarışmada birkaç kadın göreceğimiz varsayımını yaparsak Claire Denis‘den başlanabilir söze. Robert Pattinson’lı bilimkurgu High Life‘ı askıya alıp kaşla göz arasında Black Glasses (Des lunettes noires) isimli bir film çekmiş Denis. Başrollerinde Gerard Depardieu, Juliette Binoche, Valeria Bruni Tedeschi gibi Avrupa izleyicisinin tanıdığı yüzler var ve çekimler neredeyse tamamlanmak üzereymiş. İyotlu Cannes sahili kokusu burnumuza kadar geliyor.

ABD’de vizyon tarihi olarak yaz aylarını tercih eden Sofia Coppola, uzun süren suskunluğunu The Beguiled ile bozacak. Tam da bir festival seyirliği gibi duruyor zaten. Şu ana kadar internetten uzak kalıp Coppola’nın yeni filmi hakkında bilgilenmeyenleri de aydınlatalım, The Beguiled, 1971 tarihli Clint Eastwood filminin yeniden yapımı. Amerikan İç Savaşı sırasında bir kız okuluna sığınan ağır yaralı askeri Colin Farrell canlandıracak. Eğer Lanthimos’un filmiyle birlikte yarışmaya dahil olursa, ki ihtimaller çok yüksek gözüküyor, Farrell kırmızı halıdan iki kez yürümek zorunda kalabilir.

Lucrecia Martel‘in uzun yıllardır rafta duran projesi Zama ise filmin yapımcıları arasındaki Pedro Almodovar bu yılın Jüri Başkanı olarak seçilince kurallar gereği yarış dışı kaldı. Kulislerde bu filmin eğer ki yarışmaya dahil edilirse Altın Palmiye için ciddi bir favori olacağı iddia ediliyordu. Tabii bu Martel – Almodovar ilişkisi mecburen Zama’yı ana yarışma seçkisinin dışarısına itiyor.

Post prodüksiyon aşamasına geçenlerden en çok Deniz Gamze Ergüven‘in Halle Berry ve Daniel Craig’li yeni filmi Kings dikkat çekiyor. 92 yılında gerçekleşen Los Angeles olaylarıyla Ergüven bir kez daha sınır aşırı duyarlılık matematiğinin tutmasını bekleyecek. Fransızlar’ın özellikle Oscar adaylığı yolunda önünü açtığı Ergüven eğer bir şekilde Cannes barajını aşar ve esas güldesteye girerse nasıl tepkiler alacak çok merak ediyorum. Arkasında ödül seferleri sırasında Güney Fransa’yı mola yeri olarak benimsemiş A24 Films var.

Cannes fısıltıları arasındaki bir diğer yerli yönetmen de Fatih Akın. Daha evvel bir röpörtajda Taxi Driver benzetmesi yaptığı yeni senaryosunu Diane Kruger’ın başında olduğu bir kadroyla kameraya almış Akın. In the Fade adını koyduğu bu yeni macerası, eğer kabul edilirse Akın’ın ikinci Cannes deneyimi olacak. Lâkin The Edge of Heaven‘dan beri Cannes yerine Venedik’i tercih ettiği de bir gerçek, ya da tercih ettirildiği…

Bugüne kadar eksiksiz her filminin prömiyerini Cannes’da yapan Lynne Ramsay için durum elbette daha farklı. Joaquin Phoenix’i kadın ticaretinin orta yerine düşmüş genç bir kızı kurtarmaya çalışan savaş veteranı rolünde izleyeceğiz You Were Never Really Here‘da. Bugüne kadar festivali ufak ödüllerle terk eden Ramsay’in filmi daha yeni Oscar başarısına imza atmış Amazon’un (Manchester by the Sea‘nin dağıtımcısı) elinde olduğu için Cannes’da gelecek bir zafer okyanusun diğer tarafında ödül sezonu çanları çalınca epey yardımcı olabilir.

Televizyon ile sinema arasındaki ince çizgide usul usul yol alan Netflix de Amazon’a benzer bir mücadele içerisinde. Bugüne kadar start çizgisini Cannes sahilinde hiç vermemiş kurum, Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho‘nun Tilda Swinton ile Jake Gyllenhaal’ı kadrosunda bulunduran yeni filmini 28 Haziran’da dijital içeriğine dahil edecek. Lâkin bu internet prömiyeri öncesinde beklentileri yükseltmek isteyen Netflix’in Okja‘yı Cannes seçkisine sığdırmak için başvuruda bulunduğu iddia ediliyor.

Hazır işin Oscar ve Amerikan ödül mevsimi boyutuna girişmişken Alexander Payne‘in hayatları kontrolden çıkınca kendi iradeleriyle her anlamda küçülmeye giden bir karı kocayı anlattığı Downsizing isimli yeni filmini de konuşalım. Nebraska‘dan sonra bir kez daha bağımsızın prensini Akdeniz’e getirecek deniyor bu bilimkurgu izli bağımsız. Hatırlarsanız Bruce Dern’e gelen ödülle Akademi tasdikinin yolları burada açılmıştı. Matt Damon, efsanevi aktörle aynı kaderi paylaşabilir.

Yine Cannes’la seviyeli bir ilişki sahibi yönetmen daha var bu sene filmi için yuva arayan. Todd Haynes‘in Carol‘dan sonraki yeni roman uyarlaması Wonderstruck ilk sınavını burada verirse şaşırmayacağız. Julianne Moore’lu kadroda farklı zaman dilimlerinde yaşayan iki çocuğun benzer mücadelelerle dolu hayatı anlatılacak. Uzun süredir bu proje için kamera arkasına geçmeyi bekleyen yönetmen eğer filmi bir süre daha elinde tutmak isterse Venedik’i bekleyebilir. Ama tüm prodüksiyon tamamlandığı için bir kez daha Cannes’a uçup basın turlarını yapmak zorunda kalacağa benziyor.

Bu koca koca isimlerden ziyade It Follows ile korku türünün izleyicisi tarafından yakın markaja alınan David Robert Mitchell‘ın film noir esintili Under the Silver Lake‘i ilgimizi çekmekte. Angels in America’nın 6 saati uzunluğundaki oyunu için West End’de provalar yapan Andrew Garfield’a, American Honey ile irili ufaklı ödülcükler toplayan Riley Keough eşlik etmekteymiş. Daha evvel resmi programa dahil olamasa da iki kere Critics Week dahilinde Cannes izleyicisiyle buluşmuş aynı Mitchell’ın filmi aynı zamanda Oscar’la aynı cümle içerisinde kullanılıyor.

Cannes Film Festivali’nden yarı bağımsız Directors’ Fortnight bölümünün 2013’deki favorisi Clio Barnard, The Selfish Giant‘ın ardından ilk kez elinde pasaportu, Fransa’ya gitmeyi bekliyor. Showtime’ın başarılı dizisi The Affair‘den tanıdığımız Ruth Wilson’ın başrolü kaptığı Dark River, babasının ölümünden 15 yıl sonra eve dönüp sahip oldukları çiftlikten hakkını almaya çalışan bir kadının etrafında dönecek. Bu hangi kulismiş, kim bu dedikoduları yapanlar diyor olabilirsiniz ama ben eklemeden geçemeyeceğim, Dark River için de şahane fısıltılar var internetin derinliklerinde.

Bitti mi? Hayır! Ayrıca John Cameron Mitchell‘ın iki senedir bir kenarda beklettiği yetmişlerin Londra’sına ışınlanmış uzaylı müzikali How to Talk to Girls at Parties, Lion ile uluslararası başarı yakalayan Garth Davis‘in İsa’nın gözden düşmüş müridi Mecdelli Meryem’i konu edecek Mary Magdalene, bir Cannes filmi değil de Venedik hatırasına dönüşecekmiş izlenimi yaratan Andrew Haigh imzalı büyüme öyküsü Lean on Pete ve Donald Sutherland ile Helen Mirren’ı yeni dönemdeki Oscar haritasına yerleştirmek isteyen Paolo Virzì draması The Leisure Seeker var.

Yarıştaki Frankofon eksikliğini doldurmak isterlerse de seçenek bol. Michel Hazanavicius‘un haddinin epey sorgulanacağı Jean-Luc Godard biyografisi Redoubtable, Of Gods and Men‘in yönetmeni Xavier Beauvois‘den kocası savaşa gidince çiftlikteki işlere yardım etmek için tüm aileyi birbirine katacak bir kadını evine alan fedakar annenin hikayesi Les Gardiennes ve eşcinselliği sebebiyle büyüdüğü şehirde hep hor görülüp yaşadığı tatsız olayları senaryolaştırarak başarılı bir tiyatro oyununa çeviren yazar hikayesiyle Anne Fontaine imzalı Marvin bu bağlamda öne çıkabilecek filmler. Az ama öz film çeken Erick Zonca‘nın geri dönüşünü kutlayacağımız, kadrosu ünlü kaynayan dedektif filmi Fleuve noir‘ı da unutmayalım.

Nokta atışı yapmadan kapatmak olmaz. Kayda değer bir referansı olmamasına rağmen kulis masalarına adı meze olmuş Tayland asıllı yönetmen Anucha Boonyawatana‘nın The Farewell Flower adlı yeni filmini izleyenler çok beğenmiş ve programın sürprizleri arasında olabilir deniyor. Aynı kaderi Cenevreli yönetmen Anup Singh de paylaşmakta. Uzun bir aradan sonra gelen ikinci filmi The Song of Scorpions‘ın komiteden olumlu bir geri dönüş aldığı iddia ediliyor. Başrolünde Golshifteh Farahani’yi barındıran yapım İsviçre’yi önümüzdeki ödül sezonunda temsil edebilir ayrıca.

Gelebilecek sorulara karşı önlem niyetinde birkaç notum da var. Xavier Dolan, The Death and Life of John F. Donovan‘ın çekimlerini yazın tamamlayacakmış. Luc Besson kötü eleştiriler almaktan korktuğu için gişede zarar görme ihtimaline karşın Valerian and the City of a Thousand Planets‘ı göndermek istemiyormuş, Top of the Lake ile Twin Peaks dedikoduları festivalin idarecisi Thierry Fremaux televizyon dizilerini bu platforma taşımaya pek sıcak yaklaşmadığı için direkt ocak dışı, Blade Runner: 2049 ve Alien: Covenant da açılış filmi olarak düşünülmesine rağmen sanıyorum Besson’la aynı dertten muzdaripler ama sürpriz de olabilir pekâlâ. Ve o buram buram haber değeri taşıyan açılış için de büyük bir kısmı Fransa’da çekilmiş yeni Christopher Nolan filmi Dunkirk‘ün adı anılıyor. Abbas Kiarostami‘nin ölmeden evvel üzerinde çalışmaya devam ettiği 24 Frames‘in sürpriz bir şekilde programa ilave edilebileceği, Alfonso Cuaron‘un da çalışma temposunu artırırsa kendi ülkesinde çektiği Roma‘ya yer ayırılacağı konuşuluyor.

Özetle her damak tadına hitap edebilecek çeşit çeşit film var Cannes ihtimalleri arasında. Siz asıl cümbüşü program duyurulduktan sonra görün. Başvurup da reddedilince âdeta biz sizi istemiyoruz, şansınızı Venedik’te deneyin cevabını alan filmler bir süre daha sinema sevdalılarının ağzına sakız olacak. Bu festivalle tam anlamda start alacak film sezonunun bizi bataktan hallice dünya gündeminden uzak tutması dileğiyle. Thierry Fremaux, ben sıramı savdım, sendeyiz!

Umur Çağın Taş
twitter