Californication (2007 – …): Oralar Hep Bağlık Bahçelikti

Onur Yener
Onur Yener
31 Ocak 2013

(Not:   Baştan söylemeliyim ki, aşırı bir dizi bağımlılığım hiçbir zaman olmadı. Geceleyin yeni bölümü çıkan dizinin torrente ya da benzeri yerlere düşmesini bekleyen bir insan kadar modern de ol(a)madım. Californication’ da da aynı şekilde aslında. Ama bu diziyi izlerken bazı farkındalıklarımı uyandırmadığını söyleyemem.)

Henry James “Hank” Moody zamanın en mekan içi (d)olduğu; kadınların, içkinin ve uyuşturucunun kolay bulunduğu mecralarından California’da yaşamaktadır.  Temelde kontempırorari (yani işte kendi deneyimlerini kendi sesiyle betimleyen vesaire) tarzında yazan bir yazardır. Macbook’unu kullanmayı sevmeyen, daktilo ile yazan, radyoda Nirvana çaldığı günleri özleyen, blogger olamayacak kadar “eski moda” ve aslında modern ve misantropik bir Henry Chinaski-esk olarak yaşadığı inişli çıkışlı bir hayatı vardır. California’nın güneşli halinin tam aksine Woody Allen’ın 70’ler ve bir kısım 80’ler Manhattanın’ının entelektüel ve kasvetli atmosferini andıran bir komplimandır aynı zamanda da. Alın size çatışma. Ki Hank’i yaratanlar da dizi boyunca hep böyle olmasını istemekte. Hank huysuzluk çıkartsın da, Hank’ e bir ayna verelim de kendini farklı hissetsin türevi.. Ve ardalanan satırlarda Californication dizisini bilmeyenler için yapmaya çalıştığım tanımlama, yani dizi, aslında Hank’i bu standartları arasında kısır döngüde getirip götürmektedir. Daha maskülen bir şekilde kısaltırsam; içer, sevişir ama aşık olduğu (yani çiziği) birisi ve yetiştirmekte olduğu bir kızı vardır. Ki zaten kadınların en göze batanı bile maskülen çizgiler yüzünden belli belirsiz kendini var etmektedir.

Dizinin ilk açılış sahnesinde yazma tıkanıklığı yaşayan baş karakterimiz, bir kiliseye giriyor; yazamadığını bir rahibeye anlatıyor ve ardından izleyici için devamındaki olaylara hazırlık başlıyor. Bu maskülen yaratıdaki o “kusurlu ve yakışıklı cool dahi” tavırda yaratıcının hiçbir şekilde aktarılan görüntünün kadın tarafından ne şekilde algılandığı hesaba katılmadan, erkeğe “Kadınlar kusurlu yetenekleri sever” olarak ilk tavsiyesini verirken, Hank’e de durdurulamaz bir seks güdüsü, yaratma yeteneği ve benzeri şeyler enjekte edildiği havasını da yayıyor ama asıl soru şu gibi;

“Aramızdaki o kadar mesafeye rağmen, Amerikalıları farkına varmadan ne kadar seyretmeye ve modellemeye devam edeceğiz?”

Bu soru ilk aklıma geldiğinde bir kafede oturmuş, yanımda oturan Amerika’dan dönmüş öğrencinin tekinin  “oralar çok farklı” minvalindeki herzevekilliklerini dinliyordum. Sıradan bir Türk mentalitesi ile anlatıyordu… Bir yandan da kendi tecrübelerimden ve  ahlak değerlerimden fragmanlar kafamda dönüyordu. Keza, bu bayan vatandaşımız Amerika’dan bahsettikten sonra kendi gittiği spor salonundaki plaza insanlarının vücut yapıları hakkında dedikodu yapmaya başlamıştı ve Çağan Irmak o an içeri girse bu ablanın gözleri parlayabilirdi. Ben ise insanların gerçekliği umursamadan dizi karakterleri ile kurdukları bağlantıyı bir sette sabah kalkıyormuş gibi rol yapan Hank’in güne bira ile başlayarak bize “cool” gösterilmesinin ne kadar absürd olduğunu düşünüyordum. O an içeri benim için kimse girmedi ama Charlie Brooker girseydi fikrimi onunla paylaşabilirdim.

CALIFORNICATION (Season 3)

Biz neredeyiz sorusu orijiniyle düşünmeye başlar başlamaz, Hank ile aramızdaki farkın, ya da diğer tüm Amerikalı dizi karakterleri ile aramızdaki farkın aslında çoğunluklar eksikliğini duyduğumuz şeyler üzerinden benzerliğimiz olduğunu düşündüm. Çünkü dayatılan yaşam Emmy, Golden Globe neyse artık peşindeki hangi dizinin hangi coğrafyasında olursa olsun, temelde sizi mahrum olduğunuz noktadan yakalama becerisine sahip ve o nokta artık neredeyse dünyanın her bir köşesine nüfuz etmiş durumda. Uzatmayayım, modernite patlamış ve üzerimize birbirinin aynısı üç beş şekilli kar taneleri gibi yağmaya başlatılmış zaten.  Ki deyim yerindeyse entelektüelitenin abstrakt ambalajlarda(yani referanslarla)sunulduğu görsellik bocalamasında kaybolunduğunu çoğu insan fark ediyordur. Hem dizi ikinci sezona geldiğinde efsanevi prodüktör Rick Rubin referanslı karakterimiz Lew Ashby diziye girmişti. Lew Asbhy, Muhteşem Gastby’yi  de bir yandan refere edercesine (aslında bir yandan da Hank’in aynası olarak) evinde sürekli partiler olan, beraber olduğu kadınlara Hank’e nazaran iyi davran(a)mayan ve derinlerinde Gatsby gibi bir “Daisy” si olan bir müzik adamıdır. Kaliforniya ikinci sezonda 20’ler Amerikasının modern hali oluyor ama hala aynı noktadayız yani. Hayat farz edelim Hank’in yaşadığı ve dediği gibi (aslında bunu Henry Miller söyler) şişman kadınlarla beraber olamayacak kadar kısa, bunun izleyicisine ekran karşısında testesteron patlamasına sebep olan kısmı neresi?

Kolaya kaçarsak, bunun cevabı  da var. Çünkü Hank’in ne yazdığı ile ilgili hiçbir fikrimiz yok, ama eminiz ki yaşadığı hayat sıradan olmadığından(mesela en yakınındaki arkadaşı Charlie gibi de değil, hem Charlie’de onun gibi olmak istiyor) Hank’in yazdıklarının iyi olduğuna falan kani olmamız gerekiyor. Öte yandan, arka planda birkaç sezon boyunca devam eden Hank’in onsekiz yaşından küçük bir kızla beraber olması problematiği de çoğu zaman onu sorgulamadığımız ya da suçlamadığımız bir şey halini alıyor. Bize bırakılan ise en sonunda beraber olduğu  şişman olmayan kadınların hangisinin diğerinden daha güzel olduğunu mukayese etmemiz. Taa ki beşinci sezonlarda senarist sıkılıp Hank’in asıl çiziği olan kadını onun ilk aşkı sayılan profesörü Richard Bates’e kaybettirene kadar.   (Richard Bates’da Richard Yates referansı olabilir, bilmiyorum) Bence olayların sakilliğinde de, bir yerinden sonra absürd gelen hedonizminde de dizinin yaratıcısı Tom Kapinos’un farkında olduğu ve savunduğu “ne olacak ki artık insanlar dövmeli dedeler ve babaanneler olacaklar” gibi bir hazır cevabı var ve bu yüzden de tecrübelerimiz ile sevdiğimiz ya da kafamızı karıştıran diziler çoğunlukla ufak bir saatin içinde sıkışmış bir çift akrep ile yelkovanı andırıyor. Çoğunlukla bizi hareket ettirdiğini sandığımız ve farkında olmadığımız dalgalandırmalar yaratırken,  öte yandan her gün belirli çizgiler dahilinde kendisine yerler bulup oraları birkaç dakika içerisinde terk ediyorlar.

 

Araç çubuğuna atla