Bu Filmlere Bilet Alın! 34. İstanbul Film Festivali Önerileri

Kaan Karsan
Kaan Karsan
10 Mart 2015

İstanbul Film Festivali’nin programı açıklandı. Sıra, bu yoğun programın müstakbel önceliklerini tespit ittmeye geldi. Aşağıda sizin için hazırladığımız iki liste ve 15 + 5 (20 yapar!) film önerisi var. 15 filmlik ilk liste, tamamen kefil olduğumuz filmlerden oluşuyor. Bu sebeple bu filmler görücüye çıktıktan sonra kulaklarımızın kötü anlamda çınlamayacağını öngörüyoruz. 5 filmlik ikinci listede ise keşfe açık filmler var. Şimdiden iyi festivaller diliyoruz!

B_RlFoFWoAAfKAA.jpg-large

Banko Kupon: 

45 Yıl / 45 Years (Yön: Andrew Haigh)

45 Years

Önceki filmi Weekend ile bolca övgü toplayan Andrew Haigh’ın yeni filmi 45 Years, ne yalan söyleyelim, Weekend’den aşağı kalmıyor. Yıllanmış bir ilişkinin geçmiş tarafından sınanma sürecini anlatan 45 Years, derin bir karakter incelemesi. Charlotte Rampling ve Tom Courtenay, çok iyi yazılmış karakterlerini muazzam bir eforla taşıyorlar. Yeteneklerine Weekend’den aşina olduğumuz Haigh ise bu kez başka özellikleriyle büyülüyor: Mesafeli tavrı ve olgunluğu…

Burgundy Dükü / The Duke of Burgundy (Yön: Peter Strickland)

duke_of_burgundy-2

Çok beğenilen Berberian Sound Studio’nun yönetmeni Peter Strickland’in yeni filmi The Duke of Burgundy, hissettiğimiz kadarıyla, hiç de romantik olmayan bir ilişki dramı. Yönetmenin tekinsiz dünyası, bu kez karanlık bir evin içerisine kuruluyor. Aşağı yukarı filmi izleyen herkes, filmin oldukça kompleks ve garip bir yapıya sahip olduğunu, büyülenmiş bir tavırla anlatıyor. Festivalde sadece birkaç film izleyecek olsaydık, biri mutlaka bu olurdu.

Bodrumda / Im Keller (Yön: Ulrich Seidl)

im keller

‘Cennet Üçlemesi’nden sonra kamerasını Avusturya insanının bodrumuna çeviren Ulrich Seidl, seyircisini provoke etmeye ve zorlamaya devam ediyor. Im Keller, dışarıdan bir gözle normal görünen insanların zihnine dalıyor ve özel hayat mefhumunun sınırlarını aşıyor. Naziler, Sado-Mazo ilişkiler ve bunlara benzer birçok takıntı Im Keller’ın meselesi. Ancak elbette ki Seidl, gözlemci bir belgesel yapmanın peşinde değil. Aksine, kurgunun sağladığı imkanla ‘bir şeyler’ söylemeye ve izleyicisini sınamaya çalışıyor. Duymaktan ve sınanmaktan çok rahatsız olacağımız şeyler…

CitizenFour (Yön: Laura Poitras)

citizenfour

Ödül sezonunda neredeyse bütün belgesel ödüllerini süpüren CitizenFour’un üzerine ‘muazzam bir belgesel’ etiketinden ziyade ‘bir milat’ etiketini yapıştırmak ve bu belgeselin sonraki nesillere aynı heyecanla aktarılmasını sağlamak daha faydalı olacaktır. Citizenfour, Snowden meselesini gün gün, hem de kaynağından takip ediyor. Kimilerine göre bir vatan haini, kimilerine göreyse bir kahraman olan bu adamın aslında kim olduğunu hayranlık uyandırıcı bir basitlikle gösteriyor. Yönetmen Laura Poitras, 21. yüzyılın en dikkate değer belgesel/politik-gerilimlerinden birini kayda alıyor.

Eisenstein Meksika’da / Eisenstein in Guanajuato (Yön: Peter Greenaway)

Eisenstein

Kabul edelim ki Eisenstein in Guanajuato, Greenaway filmografisinin en nadide eserlerinden biri değil. Hatta şunu da kabul edelim ki bu film ortalama Greenaway derinliğinden dahi yoksun. Ancak filmin bu negatif taraflarının hiç etkilemediği bir şey var: Eisenstein in Guanajuato çok eğlenceli bir film. O kadar eğlenceli, hazırcevap ve muzip ki, derinlik kimin umrunda? Greenaway, sinemayı kendi elleriyle yaratan Eisenstein’ı ele alırken filmini şöyle sunuyor: “Eisenstein’ı Sarsan 10 Gün”. 

Gizli Kusur / Inherent Vice (Yön: Paul Thomas Anderson)

inherent vice

Paul Thomas Anderson’ın tuhaf mı tuhaf Pynchon uyarlaması Inherent Vice, baş döndürücü bir anti-dedektiflik hikayesi örneği. Tıpkı yurtdışında olduğu gibi bizde de yönetmenin hayranlarını ikiye bölmesi pek muhtemel. Zira Anderson, bırakın kendisinin önceki filmlerini, hiçbir filmi tam anlamıyla anımsatmayan bir acayiplikle karşımıza çıkıyor; bir anlamda ‘yeni’ bir sinemanın peşinde olduğuna işaret ediyor. Inherent Vice’ın dünyasında hakikat ile hayal arasındaki çizgi kayıp; sadece o çizgiye dair bazı ipuçları var. Inherent Vice, bu on yılın en iyilerinden…

Hayal Ülkesi / Jauja (Yön: Lisandro Alonso)

jauja

En baştan söyleyelim, Lisandro Alonso’nun son filmi Jauja herkese göre bir film değil. Talepkâr, ketum ve yoğun. Büyüsü de bu özelliklerinden doğuyor. Jauja, halüsinatif bir etki yaratmanın peşinde ve bunu başarıyor. Yokluğun ortasındaki adamlar ve bir kadın, en basit anlamda nedenlerini arıyorlar. Ancak ortada ne danışabilecekleri bir kimse ne de bir iletişim kurma metodu var. Alonso, avrosantrizmin en ince ayrıntılarını deşerken sinemanın geleceğine kalacak bir film ortaya çıkarıyor. 

Küçük Serseri / P’tit Quinquin (Yön: Bruno Dumont)

ptit quinquin

P’tit Quinquin, Bruno Dumont’nun durağan sinemasını sıkıcı bulanların bile aklını çelebilecek bir mini dizi. Dumont, memleketinin kırsalının Twin Peaks’ini çekerken hem mizaha göz kırpıyor hem de bir büyüme hikayesi anlatıyor. 240 dakikalık süresi göz korkutmasın, P’tit Quinquin, en kısa Dumont filminden dahi hızlı akan bir iş. Meşhur Cahiers Du Cinema Top 10’unda ilk sırada yer almasına şaşırmamalı.

Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına! (Yön: Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu)

müjdeler

Türkiye Sineması’nın yüzüncü yılı için İstanbul Modern tarafından desteklenerek çekilen beş kısa filmden biri olan Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına!, sözüm ona sinemamızın ilk filmi olan Ayestefanos Abidesinin Yıkılışı üzerine bir satir. Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu, böyle bir filmin neden çekilmiş olamayacağını oldukça ikna edici bir dille anlatırken hem güncel politik vaziyetle hem de Türkiye Sineması’nın tarihiyle bolca köprü kuruyorlar. ‘Müjdeler Var…’, muazzam bir kurguya ve mizah duygusuna sahip. Bize kalırsa sinemamızın yüz yıldan daha uzun tarihinin en iyi filmlerinden biri (abartmıyoruz) olduğu gibi daha önce bir benzerini çok az gördüğümüz bir politik satir olduğunu dillendirmek abesle iştigal olmayacaktır. Listelerinizde ilk sıralarda yer alması elzem. 

Peşimdeki Şeytan / It Follows (Yön: David Robert Mitchell) 

it-follows-cannes-2014-4

Hem nostaljik, hem taze; hem ciddi hem eğlenceli; hem tüyler ürpertici hem sakinleştirici… Hiç şüphe yok ki, It Follows, nicedir karşımıza çıkan en iyi korku filmi. David Robert Mitchell, ikinci uzun metrajlı filminde artık çok az yapılan bir şey yapıyor: Basitlikle korkutuyor. Yaşadığı bir cinsel ilişkinin ardından genç bir kadının peşine betimlenemeyen bir varlık takılıyor. Olağanüstü ses tasarımı ve soundtrack çalışması, muazzam temposu ve özlediğimiz türden bir final bölümüyle can çok canlar yakacak bir film It Follows.

Postacının Beyaz Geceleri / Belye nochi pochtalona Alekseya Tryapitsyna (Yön: Andrey Konchalovskiy)

postman

Rus Sineması’nın uluslararası alanda en çok tanınan yönetmenlerinden Andrey Konchalovskiy’nin geçtiğimiz sene Venedik’ten ‘En İyi Yönetmen’ ödülüyle dönen yeni filmi Postacının Beyaz Geceleri, Rusya’nın ve modern çağın ücra bir köşesinde kalmış bir köyün hikayesini anlatıyor. Filmi Venedik’te izleyenler, filmin belgesel anlatıyı ve kurguyu bir araya getiren, bir pastoral olduğunu dile getirmişlerdi. Postacının Beyaz Geceleri, yönetmenin takipçilerini memnun edecekmiş gibi görünüyor.

Taksi / Taxi (Yön: Jafar Panahi)

Taxi

Panahi’nin ülkesi tarafından alıkoyulduğu son dönemlerinde çıkardığı filmlerin bir hayranı olmasanız da Taxi’ye göz atmanızda fayda var. Zira Panahi, sinema yapmanın yeni yollarını keşfettiği bu dönemde ilk kez bu kadar derli toplu bir film ortaya çıkarıyor. Bir taksiye, İran’ın sıradan insanlarını alıyor ve onlarla sohbet ediyor. Bu sohbetler bazen kendisiyle bazen ise o insanlarla ilgili. Panahi, yollarını dahi unuttuğu bir şehre bir arabanın içinden bakarken bir kez daha –ve bu kez daha olgun bir şekilde- otoriteye lanet ediyor. Özellikle filmin finali kolay kolay akıldan çıkmayacak türden.

Victoria (Yön: Sebastian Schipper)

Victoria

140 dakikalık, gerçek zamanlı bir tek plan film. Bir illüzyondan ibaret değil; düpedüz gerçek. Daha etkileyici olan ise Victoria’nın, bu tarafını bir reklam objesi haline dönüştürmemesi. Schipper, gerektiği ve işlediği için bir tek plan film yapıyor. Berlin sokaklarında vuku bulan, romantik bir banka soygunu hikayesini anlatıyor. Biz bu gençleri yönetmenin ilk filmi olan Absolute Giganten’den tanıyoruz aslında. Victoria ile beraber onları özlediğimizi fark ediyoruz. Victoria teknik olarak mükemmel değil. Kirli, hataları olan, mükemmellikten uzak bir film. Dolayısıyla, bir başyapıt da değil; daha da önemlisi, bir başyapıt olmaya çalışmıyor. Ancak Victoria’daki sinema duygusu kolayca başyapıt olarak etiketlenen çok az filmde var.

Yeni Kız Arkadaşım / Une nouvelle amie (Yön: François Ozon)

une nouvelle

Ozon’suz bir İstanbul Film Festivali’ni düşünmek çok zor. Neyse ki çok sevilen yönetmenimiz bu sene de İstanbul’a San Sebastian’dan aldığı ‘En İyi Film’ ödülüyle geliyor. Filmi görenler Yeni Kız Arkadaşım’ın Ozon’un en iyilerinden biri olmadığında hemfikir. Ancak Ozon’un iyi olmayan filmlerinin dahi hayal kırıklığına uğratmadığı tecrübeyle sabit. Ne diyelim, iple çekiyoruz.

Yüzündeki Sır / Phoenix (Yön: Christian Petzold)

phoenix

Alman Sineması’nın halihazırdaki en büyük yönetmenlerinden biri olan Christian Petzold’ün yeni filmi Phoenix, bir İkinci Dünya Savaşı hikayesi anlatıyor. Yönetmenin yoldaşlarından Nina Hoss yine başrolde. Filme dair heyecanımızı katlayan şeylerden biri Phoenix’in yoğunlukla Fassbinder filmlerine benzetilmesi. Sanıyoruz ki gösterildiği festivallerde müthiş tepkiler aldığını eklemeye gerek bile yok. Phoenix’i şimdiden Uluslararası Yarışma’nın favorilerinden biri olarak işaret edebiliriz.

Keşif Kuponu:

‘71 (Yön: Yann Demange)

71

Bağımsızlık savaşının en çetin döneminde Belfast sokaklarında unutulan bir İngiliz askerinin hayatta kalma mücadelesine odaklanıyor ’71. Filmin ele aldığı politik meseleyi etraflıca incelemediği, hatta kimi anlarda rahatsız edici derecede yüzeysel kaldığı bir sır değil. ‘71’in dikkat çekici olan asıl tarafı yönetmeni Yann Demange’nin mizansen kabiliyeti. Demange, ‘uluslararası ilişkiler’den geçer not alamasa da yönetmenliğiyle toparlıyor karnesini. Filmde bir patlama sahnesi var ki, sadece o sahneye tanık olmak için dahi keşfetmeye değer bir film ’71.

B Filmi: Batı Berlin’de Şehvet ve Müzik / B-Movie: Lust & Sound in West Berlin (Yön: Jörg A. Hoppe, Heiko Lange, Klaus Maeck) 

b movie

Bir duvarın ikiye böldüğü, neredeyse bir mit haline gelmiş bir şehir olan Berlin’deyiz. B-Movie, bu şehrin 10 yıllık bir dönemini tanımlayan bir kültür fabrikasını kolajlıyor. Berlin’in 1979 ila 1989 yılları arasında yaşadıkları üzerine bir tez yazıyor. Tahmin edilebilir ya da alışıldık türden bir belgesel değil. Festivalin gizli yıldızlarından biri olması kuvvetle muhtemel.

Fanusta Yaşayanlar / Vonarstræti (Yön:  Baldvin Zophoníasson)

fanusta-2

İzlanda’da verilen en önemli sektör ödüllerinden biri olan Edda Awards’da bütün ödülleri süpüren bu melankolik film, birbirlerinin hayatını etkileyen üç insanın hikayesini anlatıyor. Film, ilk gösteriminin hemen ardından İzlanda’nın en çok satılan gazetelerinden biri olan Fréttabladid tarafından “Çekilmiş en iyi İzlanda filmi” cümlesiyle manşete taşındı. Festivalin güzel sürprizlerinden biri olabilir, keşfetmekte fayda var.

Mahkeme / Court (Yön: Chaitanya Tamhane)

court

Geçtiğimiz sene Venedik’te ‘Geleceğin Aslanı’ ödülünü alan bu Hint filmi, yozlaşmış bürokrasiyi dert edinen bir mahkeme filmi. Bir açıdan pek de Kafkaesk olmayan bir ‘Dava’ uyarlaması olarak da addedilebilir. Zira suçunu hiç bilmeden otoritenin sillesini yiyen bir adamın hikayesini anlatıyor. Chaitanya Tamhane’nin ilk uzun metrajlı filmi olan Court, fazla açıklayıcı, her şeyin altını defalarca çizen üslubuyla dört başı mamur bir film olmayı kıl payı kaçırıyor belki; ancak geleceği çok parlak bir yönetmeni müjdelediği kesin.

Virunga (Yön: Orlando von Einsiedel)

virunga

Bu sene bir Oscar adaylığı da kazanan Virunga, dünyada yaşayan son dağ gorilini kurtarmak için hayatını bir iç savaşın çapraz ateşinde tehlikeye atan insanların hikayesini anlatıyor. Filmin bir saygı uyandırıcı bir belgesel olduğu kadar çok etkileyici ve rahatsız edici bir gerilim filmi olduğunu dillendirenler azımsanamayacak sayıda. Virunga, insan doğasının hem aydınlık hem de karanlık taraflarını akıllara durgunluk veren bir hikaye üzerinden gösteriyor.

 

Kaan Karsan

twitter