Breaking the Waves (1996): Aşk, İnanç ve Fedakârlık…

Ahmet Tuğcu
Ahmet Tuğcu
13 Kasım 2012

İskoçya’nın dindar ve baskıcı kasabalarından birinde yetişen Bess, bir gün âşık olduğu Danimarkalı rafineri işçisi Jan ile kilisenin onayıyla evlenir. Fakat büyük bir tutku ve aşkla bağlı olduğu eşi kısa bir süre içerisinde işi için Danimarka’ya dönmektedir. Bu Bess için çok sarsıcı bir durumdur. Kiliseye gidip ne pahasına olursa olsun Jan’ın temelli şekilde eve dönmesine yönelik dualar eder. Nitekim bir gün Jan gerçekten dönüş yapar, çünkü rafineride geçirdiği bir kaza sonucu felç olmuştur. Bess’te üzüntünün yanında engel olamadığı bir suçluluk duygusu da vardır. Bunun yanında Jan da eşinin genç yaşta yalnız kalacağını düşünerek, ahlaki normlardan uzaklarda bir görüşle Bess’in başkalarıyla birlikte olmasını talep eder. Her ne kadar Bess buna ilk başta şiddetle karşı gelmiş olsa da, kocasının hayat bulma ümidini onun yaşadığı olayları anlatmasına bağlaması fikirlerinde değişikliğe sebep olacaktır. Bess gerçekten, tabiri caizse kötü yolun Jan için şifa olacağına kendini inandırmıştır. Bundan sonra yaşayacağı her şey o inanç uğruna verdiği mücadeleden ibarettir…

Din, inanç, aşk, fedakârlık ve sonucunda tekrar inanç… İşleyeceği günahın miktarının artmasıyla kocasının acınacak halinin de artacağını düşünüp, bunun sonucunda Tanrı’nın ona merhamet edeceğine inanacak kadar radikalleşmiş biraz hastalıklı bir düşünce yapısı. Temelinde merhamet, fedakârlık, inanç veya hepsinden biraz… Merhamet temel alınarak bakıldığında, hayatta her insanın çok da uzağında olmayan bir düşünce yapısının fazlasıyla dramatize edilmiş hali var aslında senaryoda. Uğrunda ölünecek insanlar, ‘o hasta olacağına ben olayım düşüncesinin’ ta kendisi değil mi? Sadece düşünce yapısının sapkın bir hal almış olanından… Ki nitekim bunun da temelinde inanç var. Ama inanç tam olarak neye? Filmin başından sonuna vurgusu yapılan kiliseye veya Tanrı’ya mı, yoksa her şeyin ötesinde tutulan aşk kavramına mı? İnanç her şeyin başlangıcı aslında… Ümit, beklenti, hayal kırıklığı, hırs, çaba, itaat gibi yaşam emarelerinin hepsinin arkasında bir görüşe, düşünceye veya kişiye karşı inanç var. İnandıktan sonra geriye kalan tek şey inandığın doğrultuda hareket etmek… Bunun için ne yapmalısın? Fedakârlık! Yine merhamet ve inanç ile iç içe bir kavram. Tüm dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da çok kutsal bir meseledir fedakârlık. Hıristiyan inancına göre çarmıha gerilme insanların günahlarına bir kefarettir. Aynı inanca göre bu bir fedakârlık da değil midir? Filmin anlatmak veya sorgulamak istediği temel üçgen bu aslında! Merhamet, inanç ve fedakârlık…

beraking the waves

Bess dindar bir insandır. Bunu film boyunca görmek mümkündür. Olaylar da Bess ile Jan arasında değil daha çok Bess ile kilise arasındadır aslında. Nitekim mevzu, Bess’in arkadaşını bir anlık kıskanarak bencilce düşünüp kocasının ne pahasına olursa olsun dönmesini istemesiyle başlar. Bunun bencilce olduğunu bilen Bess, daima vicdan azabı duyar. Sonra inancı doğrultusunda fedakârlıklar yapar. Bu fedakârlıkları yaparken, Tanrı’nın onun yanında olduğuna inanır. Ailesini, yakınlarını hatta tüm çevresini kaybetmesine rağmen yaptığının doğru olduğuna inanır. Bu uğurda kiliseden aforoz edilir. Sonra yaşadığı ümitsizlik, kocasının kötüye gitmesi ve ardından gelen yeni bir vicdan azabı! Güçsüzlüğünün sonucunda, her şey kötüye gitmektedir düşüncesi… İnanmıştır bir kere, tek çözüm iyileşene kadar fedakârlık yapmasıdır. Her şey yeniden başlar ve sonuna kadar devam eder. Salt aşk hikâyesi olarak bakmak filmin geneline yapılmış bir haksızlık olur. Uçuk bir aşk hikâyesinin çok ötesinde bir senaryoya sahiptir ‘Breaking the Waves’.

Europa üçlemesinden sonra yeni bir sayfa açmıştır Lars Von Trier. Farklı kamera tekniği ve bambaşka bir hikâye ile seyirciye sunmuştur yeni filmi, tek bir ortak paye vardır sadece, o da kasvetli atmosferden ödün vermemesi. Hareketli kamera kullanımı bu tarz durgun bir film için riskli bir tercihtir. Durağan yapısı, oyuncuların yüzlerinin sık sık yakın çekimde gösterilmesi ve zaman zaman bulanıklaşan görüntüler ile marjinal bir girişimde bulunan Trier’ın hedefine ulaşmasında dikkat çekici oyunculuğuyla Emily Watson da büyük katkı sağlamaktadır.

Europa serisiyle kendisi ispatlayan Breaking The Waves ile dalgaları aşıyor adeta. Kendine münhasır tarzıyla kendi seyirci kitlesini oluştururken, kariyerinin en iddialı filmlerinden birini üretiyor. Kasvetli, klişelerden uzak tarzıyla her zamanki gibi hazmedilmesi zor bir yapım ortaya koyuyor.

Sahiden, değer mi?

AAT

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5