BlacKkKlansman (2018): Küpüne Zarar

Spike Lee alaycılığının en önemli özelliklerinden biri, paldır küldür ve alabildiğine sivri dilli olmasıdır şüphesiz. Filmin adına bakın. BlacKkKlansman. İlk ve son “k” harfi büyük. Ku Klux Klan. Muazzam, takdire şayan bir acelecilik var bu film adının içinde ve bu durum tamamen Spike Lee’ye özgü. Filmi görmenizi beklemiyor bile; neyle dalga geçeceğini, topuyla tüfeğiyle, agresifliğini hiç gizlemeden neye sataşacağını ilk elden açık ediyor.

BlacKkKlansman, Ku Klux Klan’e sızmış Afro-Amerikan bir polis memurunun (böyle bir şey nasıl mümkün olabilir ki diye sormanın vaktidir) hikayesini anlatıyor. Şimdilerde de fena olduğu söylenemez ama filmin geçtiği tarih ırkçılığın altın çağı. Gerçek bir hikâye etiketini de hemen yapıştırmalı. Sözün özü, her yönüyle haklı -öfkesinde bile çok haklı- bir filmle karşı karşıyayız. BlacKkKlansman gücünü haklılığından alıyor.

Bir dönemin ruhunu tanımlayan, ABD tarihinin en önemli siyahi yönetmenlerinden Spike Lee, bir süredir “çok da ciddiye alınmayan” filmleriyle temsil ettiği sinema dahlindeki kudretini yitirmişti. BlacKkKlansman, hem meselesi hem de çekildiği dönem bağlamında (Trump’ın nefret çağı) açıklandığı ilk günden bu yana yönetmenin muhtemel geri dönüşü olarak müjdelendi. Tepkilere ve festival yolculuğuna bakarsa müjdelerin aslı astarı varmış gibi görünüyor. Film yönetmeni yıllar sonra Cannes sahnesine taşıdığı gibi oldukça iyi eleştirmen tepkileriyle karşılandı ve şimdiden ödül sezonu için iddialı filmler arasında görülüyor.

Gelgelelim, bize kalırsa bu filmden bir geri dönüş destanı çıkarmak olsa olsa abartılı bir iyimserliğin mahsulü olabilir. Zira halen formda bir Spike Lee ile formsuz bir Spike Lee’yi ayıran keskin çizgiler var. BlacKkKlansman‘in bir şeytan tüyü olduğunu reddetmeyeceğiz; ancak özellikle anlatısal düzlemde Spike Lee -her ne kadar özgür, delişmen ve rahat bir kalemle karşımıza geliyor olsa da- yeterince ilginç bir çerçeve çizemiyor yeni filmi üzerinden. BlacKkKlansman, özellikle ilk perdesinden sonra bir aksaklıklar şovuna dönüşüyor.

Filmin başkarakteri Ron Stallworth’un lokal bir polis merkezinde işe başlayıp yükseldiği, kısa süre sonra kendisini yine Ku Klux Klan’ın lokal bir branşında önemli rütbelerden birinde bulduğu süreç, yani ilk perde, filmin işleyen tarafı. Komik, neşeli, hafif, eğlenceli… Amerika’yı yeniden keşfetmiyor olsa da ‘iyi yazılmış’ bile diyebiliriz. Fakat ne zaman ki işler ciddileşmeye, Lee’nin anlatısı da buna paralel olarak gerginleşmeye başlıyor, işte o zaman film hem mizah duygusunu büyük oranda yitiriyor ve Lee elindeki ipleri birer birer düşürmeye koyuluyor. Yönetmenin sinemasında bir didaktik olma hali her dönem belli oranlarda vardı, bunu kabul ediyoruz; ancak bu kez elini havaya kaldırıp kendisini izleyen beyazlara doğru sallama hali var ki sinema bunun için hiç iyi bir aracı değil.

Lee, filmin güç kaybettiği ikinci perdede, geçmişte yaşanmış olaylar üzerinden güncel referanslar vermeye başlıyor ve bunda hiç sakınca yok aslında. Sakıncalı bölüm, bu referansların belli bir zekâ düzeyinde hitap etmiyor oluşunda. Bu noktada “Yönetmen bu filmi kimin için yaptı?” sorusu ve bunun cevabı devreye girebilir ve kötü skeç sosuna bulanmış zamanın ruhunu yakalama çabalarına bir meşruiyet kazandırabilir belki. Bizim baktığımız noktada ise aptallıkla mücadele aptalın saygısını kazanarak olmamalı. En azından sinemada böyle olmamalı.

Filmde yaşanan aksaklıklar sadece metinsel düzlemde değil. Filmin üçüncü perdesinde ana çatışmayı bir sonuca ulaştıran, uzun mu uzun bir paralel kurgu sekansı var. Bu sahnede tansiyonu ağır aksak kurulan bir sahne ile bu bağlamda ‘yüksek’ bir sahne birbirine eklemlenmiş durumda. Bu inişli çıkışlı gerilim hali izleme deneyimini o kadar örseliyor ki; film zaten güç kaybettiği ikinci perdenin ardından iyice yere çakılıyor. Bütün bu aksaklıklar yetmiyor, hepsinin üstüne bir de yönetmen soğukkanlılığını büsbütün kaybederek -bir kaçak kat misali- filmin üzerine bir de epilog bölümü çıkarak anlattığı hikâyeden çok kendisine bu hikâyeyi filme aldıran nedenlerle ilgileniyor. BlacKkKlansman‘in kendisini iyice bırakarak sinemanın gücünden çok az retoriğin gücünden çok fazla yararlanmaya karar veriyor.

Bu yazıya “Spike Lee’yi nasıl biliriz?” sorusu etrafından dolanarak başlamıştık. BlacKkKlansman bitince yönetmene dair yeni şeyler öğrenmiyoruz belki; ancak öfkesini çok daha yaratıcı bir şekilde kanalize edebilen, daha iyi provoke edebilen, daha iyi cevapları olabilen bir sanatçıyı ne kadar özlediğimizi hatırlıyoruz. Bugün geri dönemedi, umarız bir gün döner.

Kaan Karsan
twitter

Yönetmen: Spike Lee
Senaryo: Charlie Wachtel, David Rabinowitz, Kevin Willmott, Spike Lee
Oyuncular: John David Washington, Adam Driver, Laura Harrier, Alec Baldwin
Yapım: ABD, 2018
Süre: 135′

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 51 vote, average: 2,00 out of 5