Bir Tunç Şahin Sohbeti: “Çocukluk Sandığımız Kadar Muazzam Bir Şey Değil”

Kaan Karsan: Sen de dün izledin sanırım filmi… Beğendin mi?

Tunç Şahin: Daha iyi olabilirmiş. (Gülüyor)

tunç_1-2

Kaan Karsan: Uygar’la eskiden bu yana arkadaşlığınız var, bu kadar yakın bir arkadaşının romanını uyarlamak baskı yarattı mı?

Tunç Şahin: Evet yarattı. Uygar’la tanışıklığımız İTÜ Sinema Kulübü’ndeyken bize konuk olarak gelmişti, öyle başladı. 15 yıllık bir tanışıklığımız var. Çok da değer veriyorum kendisine. Arkadaşlığımızın dışında çok fazla işbirliğimiz de oldu, kısa filmimizde (Sadece Tek Bir Gün) oynuyor mesela. Bir önceki yapımcılığını yaptığımız filmin (Ses) senaryosunu yazmıştı. Uygar Karışık Kaset’e senaryo taslağı olarak başlamıştı ve daha bitmemişti, okumuştum. Sonra romana döndü, okuduk. Roman çıkmadan evvel yine okuduk. Hiç aklımın ucunda benim uyarlamayacağım fikri yoktu ama ‘’Bu, film olur’’ diyorduk. Bir Film’de bizim yapacağımız filmler listesi vardı, Karışık Kaset orada duruyordu. Arada Engin’in (Ertan) aklına gelmiş, Uygar’a ‘’Tunç mu çekse’’ demiş, Uygar’ın da aklına yatmış. Açıkçası ilk Uygar söyledi, ‘’Sen mi yapsan’’ diye. Ben hiç o gözle bakmamıştım. Bir tekrar okuyayım diye düşündüm. Sonra beraber ‘’nasıl yaparız’’ kısmını konuştuk. O sıralar Uygar bir senaryo üzerinde çalışıyordu. Fark ettik ki beraber yapamayacağız. Yani, beraber yaparsak çok uzun sürecek. Çalışma tempolarımız çok farklı. En sonunda karar verdik, ben uyarlayacaktım, o da roman yazarı olarak kalacaktı. Mert (Atalay) ile yapmaya karar verdim. Tekrar sordum, beraber yapmaktan farklı olacak çünkü ‘’Emin misin, her şey gidebilir’’ dedim. Tamam dedi.

Kaan Karsan: Ne kadar sürdü ön hazırlık?

Ocak ayının 1’iydi biz çalışmaya başladığımızda. Arada Berlin’e gittik, aynı evde kalıyoruz ama hiç konuşmuyoruz bu konuyu. Sanki biz uyarlamıyoruz onun kitabını. 10 Mart gibi bitirdik ve gönderdik Uygar’a. Mert de ben de çok tedirginiz, nasıl bir tepki verecek diye. ‘’Hayır’’ derse yapmayacağız çünkü. Gönderdikten sonra çok gerildik. Ertesi gün toplantıya geldi. Ne ben soruyorum, ne de Mert. 20-25 dakika geçti, sürekli erteliyoruz konuyu. Ben, ‘’Kesin, hiç anlamamışsınız diyecek’’ diye düşündüm. Çok düzenlidir Uygar. Defterini açtı. ‘’Hayırlı olsun, elinize sağlık. 3’ü küçük 2’si büyük 5 tane notum var’’ dedi. Hep bu şekilde çalışır. Bunu duyunca rahatladım, ‘’5 notla kurtardık’’ diye düşündüm. Birinci drafta kadar hiç göstermedik, okutmadık ama sonrasında her draft sonrasında gösterdik Uygar’a, her birisiyle ilgili birebir eleştirisi, önerisi oldu. Samimi olarak söylüyorum, roman yazarı tarafını bir tarafa bırakıp senaryo yazarı bir arkadaşımdan öneri alırcasına bir işbirliğiydi. ‘’Diyaloglar çok uzun’’ dedi mesela. Oturup bütün diyalogları Mert’le beraber yüzde 60 oranında attık. Şimdi, ‘’Benim tanıklığım geçersiz’’ diyor. Ben kalben sevdiğine eminim tabii ama nerelerini değişmesi canını yakıyor merak ediyorum. Mesela hikayeyi Pendik’e taşıdık, aslında Acıbadem’de geçiyordu. Ben Pendikliyim. O Acıbademli. Ufak ufak ben ve Mert’in dünyasına doğru geldi hikaye. Uygar yakın zamanda başka bir kitap uyarlıyordu, o yüzden aşağı yukarı aynı şeyi yapıyorduk ve bildiğim kadarıyla o uyarladığı kitaptan çok daha uzağa gitmiş. O yüzden çok zorlanmadı bizi anlamakta.

Hasan Cömert: Kısa metraj filmlerini biliyoruz. İlk uzun metraj için aklında başka bir proje var mıydı? Karışık Kaset araya mı girmiş oldu?

Tunç Şahin: Vardı. 2008 yılından beri Yemen Türküsü diye bir şey yazıyorum. Yılan hikayesine dönüştü. Yapılamadığı için. Çok büyük bir iş. Gerçekten çok büyük.

Kaan Karsan: Fantastik dönem filmi değil mi?

Tunç Şahin: Fantastik değil. Dönem filmi. 1905 ile 1909 arasında geçiyor. Ters olarak, 3-2-1 diye anlatılan bir hikaye.

Kaan Karsan: The Fountain gibi mi?

Tunç Şahin: The Fountain fantastik. (Gülüyor) İlla bir şeye benzeteceksek Atonement-vari bir şey diyebilirim. Sonuçta, ilk film olarak çok iddialı bir projeydi. Almanya’dan bir fondan destek aldık. Yıllarca draft draft yazdım ve geçen sene itibariyle Kültür Bakanlığı’ndan destek çıkmayınca çok zorlanacağımızı fark ettik. Buraya geldik. Bence çok daha iyi oldu aslında. Prodüksiyon anlamında bakınca Karışık Kaset hiç kolay bir film değil. Çok fazla mekan var. Çok fazla oyuncusu var. Benim için bundan başlamak daha doğru oldu. Yemen Türküsü Karışık Kaset’e göre çok daha karışık bir hikaye ce daha zor olacaktı.

Kaan Karsan: Biraz anlattın ama roman üzerine tam olarak nasıl çalıştınız? Bu kadar şarkı, bu kadar referans noktası, hatta pop tarihi üzerine de hikaye anlatan bir yapısı var kitabın. Onu nasıl ayıkladınız, bunca şarkı içinde nasıl toparladınız?

Tunç Şahin: Mert ile beraber Uygar’dan gelen taslaklarla onun üzerine çalışabiliyor muyuz diye baktık ama olmuyor. Başka birisinin yazdığı üzerinden yapamıyoruz. Ne yapacağımıza karar vermeye çalıştık. Birkaç şey vardı. Bir; Ana hikaye ne? Ulaş İrem’i seviyor ama açılamıyor. Açılması için aşması gereken zorluklar var. İki; Ulaş’ın babasıyla olan ilişkisi. Bu ilişki, Ulaş’ın kendisinin de özeti gibi bir şey aslında. Babası için neredeyse Ulaş’ın kendi iç sorunun cismani hali diyebiliriz. Bu iki hikayeyi tutacağız. Geri kalan her şey işimize geliyorsa, senaryoya yarıyorsa, bir şeyleri anlatmayı kolaylaştırıyorsa olacak, olmuyorsa olmayacak. Onun dışındaki her şey vazgeçilebilir ve değiştirilebilir diyerek yola çıktık. Bir de şuna karar verdik; bu hikaye hangi duraklardan geçecek? O durakları çizdik. Mesela, filmde Ulaş ile İrem aynı apartmanda oturacaklar diye karar verdik, kitapta böyle değildi. Zaten, kitabı bir kere okuduk, bir daha geri dönmedik. Birinci draft’ın sonuna kadar bakmadık. O noktadan sonra sadakatimiz senaryoya oldu. Senaryonun işine yarayacak şeyleri koyalım, yaramayacakları koymayalım diyerek ilerledik. Araları doldurmaya çalıştık. Sonrasında story arc nasıl gidiyorsa öyle oldu zaten. Pelin ile Egemen gibi karakterler geldi. Tülin ile Yusuf değiştiler, daha karikatürize bir yere gittiler. Bir takım mekanlar icat etmemiz gerekti. O kadar şarkıyı kullanmamızın mümkün olmadığını anladık. İlk versiyonda daha fazla şarkı vardı. Bir noktadan sonra ‘’içinde şarkıları olan bir hikaye mi?’’ yoksa tam tersi mi diye ince bir çizgiye doğru gitmişti. Bunun ayarını tutmamız gerektiğini biliyorduk.

Mekanla ilgili de zorunlu değişiklikler oldu. Hikayenin geçtiği bazı yerler artık yok; Emek Sineması, Yeni Melek gibi… İstanbul’daki birçok şey artık yok zaten. Kitapta çocuklar Acıbadem’de boş arsalarda, sokaklarda koşuyorlar. Şimdi Acıbadem’de boş arsa diye bir şey yok artık. 2000’de karşılaştıkları kitapçıyı Pandora’da çektik. Pandora biz çektikten iki hafta sonra kapandı. 10 sene 20 sene öncesi değil burası haftada bir değişiyor. O yüzden hikayenin fiziksel şartları içerisinde değişiklik yapmak gibi şeyler de vardı. Bunların hepsi yan yana gelince başka bir belkemiği ortaya çıktı ve story arcların üzerinden ilerledik.

Hasan Cömert: Bahsettiğin gibi… Her uyarlamada olduğu gibi siz de kitaptan birçok yeri törpüleyerek ilerlediniz. Kitaptaki büyüyeme hikayesini ne ölçüde korudunuz? Hikayenin bu tarafını biraz fazla törpülediğinizi düşünüyorum.

Tunç Şahin: Yok, aslında ne taraftan baktığınıza bağlı biraz. Bence bir büyüyememe filmi bu, büyümekle ilgili bir film. İrem bana göre muktedir ve var, orada duruyor. 10 yılda bir Ulaş’ın karşısına çıkıyor. Eğer Ulaş büyürse, ki bu büyümek yaşla ilgili bir büyümek değil, hayatta gitmesi gereken yere giderse İrem zaten hazır gelecek, bekliyor. Ulaş’ın büyüme ve babasıyla hesaplaşma hikayesi bu. Bizim İrem’i tanıtma şeklimiz de bu. İrem, karşısına bir duvar çıkarsa atlayıp geçecek birisi. Ergenlik duvarı var, atlayıp geçiyor İrem. Facebook’tan mesaj atan o. Ulaş’ın ise hayatta sürekli aşması gereken duvarlar var. Büyümek bir takım yerlerden ayrılmayı da gerektiriyor ya… İrem ayrılabilen bir karakter. Gerekirse birisine ‘’seni seviyorum’’ deyip, nişanlısından ayrılan sonra başkasıyla tanışıp nişanlanan, olmuyorsa geri gelen birisi. Ulaş tam tersi, bütün yükü sürekli üzerinde tutan, 10 yıl, 20 yıl boyunca bir kıza kafayı takan, baban öldü mü bu kez de ondan kopmayan, hayalet olarak evinde bulunduruyor. Büyüme kısmı bizim için biraz Ulaş’ı sonunda muktedir yapmak, ‘’oldu, hesabını git gör öyle gel’’ dedikten sonra bütün defterleri kitapları her şeyi indirip, evdeki hayaletle de vedalaşıp, eksikleri, gedikleri kapatmak demekti. ‘’Hayatımda bundan sonra ne istediğimi söyleyebilen, isteyebilen, deneyebilen bir insan olabiliyorum’’ diyebilecek bir karakterin dönüşümünü anlatmak istedim. Bu ne kadar seyirciye geçmiştir bilmiyorum. Kitapta biraz bilinç akışıyla olduğu için…

Kaan Karsan: Onu soracaktım ben de. Roman Ulaş’ın bilinç akışı üzerinden ilerliyor. Bunu filme en basit şekilde uyarlamanı sağlayacak şey dış sesti ama dış sesi hiç kullanmadan bu karakteri gerçek kılmayı başarıyorsun. Bunu nasıl yaptın?

Tunç Şahin: Dış ses kullanıp kullanmamak büyük bir karardı. Dış sesi kullansaydık non-stop kullanmamız gerekecekti. Dış sesli çok sevdiğim filmler var ama sayısı az. Öyle bir film diliyle hayal edemedik. Bir de o zaman romandan hiç kopmamış olacaktık. Dış sesi kaybedince mecburen başka bir şeye çevirmek, mecburen olay örgüsünü değiştirmek zorunda kaldık. Bazı eklemelerle dış sesin yokluğunu kapamaya çalıştık. Ne kadar kapanır ya da kapanmaz bilemem ama mizansen yedirerek bunu yapmaya çalıştık. Mizansenle ilgili çalışma filmin senaryosu kadar hatta daha uzun sürmüş olabilir. Kafasının içini görmüyoruz ama nasıl yansıtabiliriz diye düşündük. 1990’da Ada’da peşinden gittiği sahne hariç Ulaş bütün sahnelerde sabit, İrem yanına geliyor. İrem içeri giriyor, çıkıyor. Anne ile babayı anlatırken düzey farkları oluşturduk, babayı yukarıda, pencereye yakın şekilde, anne ise sürekli kapıya yakın, evden çıkmak üzere, anne ile kızın renklerini birleştirdik, anne koyu mavi giyiyor kız turkuaz giyiyor. Her şeyi hikayeden bize geçen bir şekilde listeledik, ortaya döktük, karakterler nedir, nasıllardır, ne değildir gibi… Baba ile Ulaş arasında birbirilerini tahmin eden, yarasını kapatan gibi bir ilişki biçimi var. Anne ile baba kavga ettikten sonra gazete kağıdını birleştirmek, birleşmeyecek bir şeyi birleştirmeye çalışmak gibi… Yani mizanseni ekseni kapatacak şekilde kurmaya çalıştık. Bir kısmı kurguda kayboldu tabii. Başka da bir alternatif yoktu. Örneğin, şöyle olabilirdi; Sürekli durumu anlatacak bir karakter olabilirdi, her şeyi Yusuf gibi bir karakterin anlatması gerekirdi ama öyle bir yere de hiç gitmek istemedik.

Kaan Karsan: 90’lar, 2000’ler, 2010’lar… Üç zaman diliminde geçiyor film. Üç 10 yıllık dönem. Üç dönemin de kendine özgü bir ruhu var. Bu dönemleri yakalamaya çalışırken en çok hangisinde zorlandın? Bunun cevabı 2010’lar da olabilir…

Tunç Şahin: Zaten, galiba öyle düşünüyorum. 90’lar ve 2000’ler uzakta ve net. Öyleydi ya da değildi diyebileceğin bir zaman. Bir tane ‘’Clementine’’ koyduğunda ‘’He, tamam, oldu’’ diyebiliyorsun. Ama 2010’lar benim için uğraştıran, çok pis bir şey. Sanat anlamında da öyle. Facebook öyle miydi, değil miydi. 2000 ve 2010’u araştırmak benim içim çok daha zor oldu fikir olarak. Ki görsel olarak da… Mesela, 90’larda ayrı bir lens kullandık, 2000 ve 2010’da ise aynı lensi kullandık. Bir yerde oyuncular da aynı olduğu için tabii. Mesela, 2010’u 2014’ten farklı kılan nesi var? Ya da şöyle sorayım; bu filmin gerçekten 2010’da geçmesi gerekiyor muydu 2014 olamaz mıydı? Olurdu. Hatta bir versiyonda 2014’te geçiyordu. Ama 90’larla 2000’lere baktığımızda dönem olarak orada geçmesi gerekiyordu, biraz daha aklımızda kaldığı, felekten geçtiği ölçüde hatırlamak… 2010’u Atilla Taş’ın canlandırdığı Egemen’le açma sebebimiz de o. Bir şeylerin temsili gibi kalıyorlar. 2010’lar bugünün hikayesi. O daha da zor.

Hasan Cömert: Kitapta İrem’in bakış açısından bir bölüm vardı.

Tunç Şahin: İrem’in bakış açısından tek bir bölüm var kitapta. 2000 yılının sonunda eve gittiği andaki bölümde, “bundan sonrasını ben anlatmayayım, İrem anlatsın” diyor. Ufak bir paragraf var. Filmde de İrem’i Ulaş’ın olmadığı bir yerde görmüyoruz. Kitaptan çok uzak bir yerde değil yani aslında. Film teknik olarak paralel kurguya sadece orda geçiyordu, kitapta da öyleydi çünkü. O bölümü seviyorum, kitabı okurken de çok sevmiştim. İrem, Ulaş’ın 10 yılda bir karşısına çıkan bir test aslında, onu test ediyor. Ulaş henüz babasıyla sorununu çözecek kıvama gelmedi, yeterince büyümedi. O yüzden bir 10 yıl daha geçmesi gerekiyor, sonra bir daha karşılaşıyorlar ve hala tam zamanı değil.

Kaan Karsan: Yönetmen olarak birçok şeye ‘cüret’ ettiğin söylenebilir. Mesela filmin sonuna doğru uzun bir plan var. Ya da kameranın ilk hareketi, çocuklarla çektiğin sahne… Filmin görsel dilini oluştururken hep zorlamışsın. Görsel dil, kamera kullanımı üzerine nasıl çalıştın?

Tunç Şahin: İlk uzun metrajım çok büyük bir sorumluluktu. Para, emek, insan, zaman… Affı yok. O hafta gitti mi gitti. Herkesin tarihleri var. Bu süreçte hayatımda çalışmadığım kadar çok çalıştım. Bütün filmi dekupe ettik baştan. Önce diyagramlarla, sonra fotoğraf ve videolarla nasıl çekeceğiz diye baktık.

Dramatik tansiyon yaratırken kamerayı koyduğun yeri, kamera hareketlerini kısa filmlerde de etkileyici buluyorum. Sanat sineması için manipülasyon olarak görülebilir. Crane’e bayılıyorum. Max Ophüls üzerine öyle bir şiir var, ‘’Crane’i eline aldıktan sonra bebek gibi ağlardı’’ diye. Görüntü yönetmeni Deniz de çok açıktı zaten karıştırmaya. Her sahne için ek olarak ne yapabiliriz diye konuştuk. Filmin açılış planı da bunun özeti gibidir. Çok uzun bir kaydırmadan sonra Ulaş’a ulaşırız ve Ulaş döner. Film boyunca döner. Bunları tasarlamak çok keyifli ve zordu. Mesela açılış planı çekmek bütün bir gün sürdü. O plan için bir oda inşa edildi. Prodüksiyona kabul ettirmem de zordu. Ama sağ olsunlar her istediğimi yaptılar. Filmin sonundaki planın 20 küsur take’i, 10 küsur da provası vardı. Karakterler kalpten kalbe konuşuyorlarsa müzikle ya da kamerayla desteklemek ya da düşürmek istemedim. Sondakinin amacı şuydu. Set çok karışık bir yer. Kimin nerde olduğu belli değil. Ulaş nereye gittiğini bilmiyor. O baş dönmesini yaratmak içindi. Bir de filmin ritmi sürekli inip çıkıyor; biraz daha aydınlık karanlık bir yere gidiyor. O yüzden ritim yakalama amacıydı sonuncuda kullandığımız. En zoru en sonunda yukarı çıktığımız ve karışık kaset yazısını bulduğumuz kamera hareketiydi.

Hasan Cömert: Bizde tür sineması pek becerilemeyen bir şey. Dozaj ayarlanamıyor. Çekmeden önce endişelerin var mıydı bu anlamda? Sinemamızda çok örneği yok çünkü romantik komedinin.

Tunç Şahin: Hem var hem yoktu. Endişe edilecek o kadar çok şey vardı ki sonra ne olacağı ile ilgili. Tür olarak doğru bir yere oturur muyuz oturmaz mıyız gibi bir şey değildi endişe. Ama şeyi merak ediyorum, film böyle sert, belli duygulara doğru, doz herkese geçecek mi. Babayı mezara bıraktığımız sahnenin ardından nerdeyse fantastik, kendi hayatının çekildiği bir film setine gitmek… Milyonda bir başına gelebilecek. O sahnenin arkasından bu geldiğinde kan uyuşmazlığı olur mu diye endişelendim yazarken. Romantik komediye ‘’burada yapılmayan bir şey’’ olarak bakmadım. Sinemayı Türkiye’de yapıyor muyuz yapmıyor muyuz diye düşünmemeye çalıştım genelde. O kısırlaştırıcı bir şey. Türkiye’de korku filmi yapanların çok sert bir şekilde üzerine gidiyorlar. ‘’Türkler yapmasın zaten’’ diye. Korku yapmak istiyorsan o kadar çok şeyle karşı karşıya kalıyorsun ki önyargıyla seyirci tarafından talep olmasına rağmen. Romantik komedide o kadar yüksek değil. Ben de daha çok hatırlamamaya çalıştım daha önce yapılıp yapılmadığı kısmını. 70’lerde yapmışlar mesela. Emel Sayın’lı filmler. Onlar romantik komedi aslında. Hiç yapılmamış da değil yani.

Kaan Karsan: Oyuncu seçimlerini sormak isteriz.

Tunç Şahin: Sarp çok kolay sevilebilen bir adam. Çok manken fiziğinde bir sürü oyuncu var, ben onların Ulaş için doğru isim olduklarını sanmıyorum. Sarp’ın benim için çok çekici olan bir yanı, keşfedilmemiş bir yanı var. Daha önce fiziğiyle, plastiğiyle ön tarafta durmuş bir oyuncu değil. Daha önce oynamadığı bir şeyi oynamayı çok istiyor mesela. Onu çok çekiyor bu fikir. Her oyuncu birbirinden çok farklı çalışıyor. Sarp’ın beden kontrolü çok iyiydi mesela. Komedi ritmi çok yüksek, o konuda da avantajlıydı. Özge’yle Sarp birbirlerini tanıyor ve çok seviyorlarmış zaten. Birbirlerinin seçildiklerini duyunca çok sevindiler. Çok uyumluydular. Onları bir köşeye bıraksan saatlerce konuşuyor, kendi kendilerine eğleniyorlardı. Yani başka bir kadın oyuncu seçsek bu kadar iyi olur muydu bilmiyorum. Özge çok zeki bir insan. Senaryo geldi, okuduk beraber. Sonra bildiğin hallaç pamuğu gibi attı senaryoyu. Kendi oynayacağı ya da oynamayacağı her yerle ilgili bir diyeceği vardı. Bir o, bir de Sevinç Erbulak. Ben çok etkilendim Özge’den. Meseleye olan titiz yaklaşımından.

Kaan Karsan: Hem dünyada hem de Türkiye’de nostalji duygusu bir zaaf. Sinema ve televizyon başta olmak üzere birçok medya aracı bu zaaftan faydalanıyor. Ancak Karışık Kaset sahte bir nostalji duygusuyla bu zaafın üstüne gitmiyor, dönemleri özellikle onurlandırmıyor. Romantik bir nostalji duygusundan ziyade gerçekçi bir nostalji duygusunu tetikliyor bence. Bu konuda özel bir hassasiyetin var mıydı?

Tunç Şahin: Bana şöyle geliyor ki çocukluk öyle sandığımız kadar muazzam bir şey değil. Benim için de değil. Tabii ki çocukluğumdan kalan çok güzel hatıralarım var benim de ama en az şimdiki kadar kırık dökük bir zaman. Ulaş için de böyle. Bizim filmin 90’lar bölümünde anlattığımız şey, ilk büyük hayal kırıklığı. Büyük bir travma, reddedilmeden reddedilmişlik hissi. Engin’le (Ertan) de konuştuğumuz bir şeydi; içini böyle tonlarca 90’lar detayıyla doldurup filmi nostaljiye boğmak istemedim. Aklımızda çok şey vardı ama çoğunu eledik. Hikaye basitti: Bir çocuk 90’larda hayal kırıklığına uğruyor. Yani gereken neyse o kadarını sağlamak yeterliydi. Bence çok da fazla bir şey yok zaten. ‘’Clementine’’ var; televizyonda Mavi Boncuk’u seyrediyorlar; odayı gezerken gördüğümüz şeyler var; bir takım kasetler var ama sürekli üzerinden geçmiyoruz. Bir şeyler daha eklemeli miydim bilmiyorum, bize bu kadarı kafi gibi geldi.

Hasan Cömert: Sadece açılış bile yetiyor neredeyse. Başka hiçbir detaya gerek kalmıyor.

Kaan Karsan: Posterler, oyuncaklar…

Tunç Şahin: Açılışın esas amacı benim için de oydu. Şunu diyenler olacaktır mutlaka: “90’ları yapmışlar ama şunu koymamışlar, bunu koymamışlar. Niye Cartel yok niye Zerrin Özer yok”. Filmin açılışının amacı; biz iki buçuk üç dakika boyunca şu odayı gezelim, dünyayı fethedelim, sonra da anlatacağımızı anlatalım. Filmde gördüğünüz her ev, her oda sıfırdan yapıldı. Duvar kağıtları vs. dahil olmak üzere. Filmin sanat birimi çok çalıştı. Akıl sır ermeyecek kadar çok çalıştılar. İşleri o kadar zordu ki bir noktada acaba biz bu işi yetiştirebilecek miyiz acaba diye düşündüm. Baştaki oda gibi 2000’li yıllarda da bir İstiklal Caddesi sahnemiz vardı mesela. İstiklal Caddesi’nden koşup geçmemiz gerekiyordu. Arkadaş, İstiklal Caddesi diye bir şey kalmamış yani! Hiçbir şey, hiçbir yer o zamanki yerinde durmuyor. 2000’leri düşünüyorsun caddede ağaçlar olmalı. Mephisto’da sahne çekecektik; Mephisto logosuna kadar değişmiş. Daracık bir çerçevede kalman lazım. Dolayısıyla karakterlerin koşmasının imkanı yok. O yüzden ara sokaklarda koşuyorlar karakterlerimiz.

Hasan Cömert: Şarkılara girmişken… Uygar Şirin’le romanı çıktığı zaman konuştuğumuzda “Romandaki şarkıları keşke CD olarak verebilseydik” demişti. Şimdi böyle bir fırsatınız da oldu tabii. Soundtrack’i de çıkacak. Şarkı seçimini ve telifler yüzünden daha az şarkı kullanmak zorunda kaldınız mı diye soracağım.

Tunç Şahin: Telifler yüzünden dikkat etmek zorunda kaldık. Ama sonra şunu fark ettim: Filmde 18 şarkı var. Oldukça şarkı var yani. Hissi size nasıl geldi bilmiyorum. Yani şarkıya boğulmuş gibi geliyor mu?

Hasan Cömert: Yok hayır, gelmedi.

Tunç Şahin: İsteyip de kullanamadığım bir tane şarkı oldu. O da 1970’lerde yapılmış, Işıl German’den “Aşkın Kederi”. Ulaş kaseti atıp eve geldiğinde üstte çalan şarkıydı. Sonra iki kere de cover’ı yapılmış hatta bu şarkının. Şarkının sözlerinin kime ait olduğu belli ama müziği ‘anonim’ diye geçiyor. 70’lerden bir şarkının anonim olması mümkün değil, sonuçta halk türküsü filan değil bu. Sonra bir renk düzeltme için Yunanistan’a gittik. Oradakiler “Aa bu bizim şarkı” deyince mevzu anlaşıldı. Yunanistan’da duymuşlar şarkıyı, buraya almışlar. O işin telif sorununu çözmek çok uzun sürecekti. Filmde çalışan müzisyenler –iki ay beraber yaşadık onlarla, harika bir ekipti- o bölüm için harika bir şarkı bestelediler. O da böylece aklımdan çıktı. Bunun dışında kullanamadığım bir şarkı yok.

Hasan Cömert: Peki bunca şarkı bütçeyi artıran bir şey değil mi?

Tunç Şahin: Evet, çok fazla artıran bir şey. Bir şarkının –ben söylemiyorsam şarkıyı ya da oyuncularımdan biri söylemiyorsa filmde- ödemen gereken dört tane parası var. Bir; söz. İki; müzik. Üç; yorumcu. Dört; plak şirketi. Üstüne fragmanda kullanırsan ayrı ödüyorsun. Reklamda kullanırsan ayrı ödüyorsun. Jenerikte kullanırsan kimisi daha pahalıya mal oluyor. Dünya hakları alınırsa daha da pahalıya geliyor. Artı üstüne yüzde yirmi stopaj ve KDV ödüyorsun. Derken acayip bir paraya geliyor. Ama kaçış da yoktu. Bu filmde şarkı olmak zorundaydı. Uygar’ın romanından ilk olarak 32 şarkı çıkarmıştık Mert ile. Daha sonra yarısında kaldık.

Kaan Karsan: Ben tekrar filme döneceğim. Elinde bir şeyleri ajite etmek için kullanabileceğin birçok malzeme var. Ulaş’la babasının ilişkisi ya da İrem-Ulaş ilişkisi daha fazla ajite edilebilirdi. Karakterlerin kırgınlıklarını bolca gösteriyorsun aslında ama bunlar hiç doz aşımına uğramıyor. Bu noktada dengeyi nasıl kurdun? Çok daha fazla ağlayan bir film çıkabilirdi ortaya.

Tunç Şahin: Evet, öyle bir şey yapmak istemedim. Oturup epeyce düşündüm, ne olursa duygu sömürüsü oluyor, sömürü neyden sonra oluyor diye. Çünkü eninde sonunda dramatik uçları olan bir hikaye bu. Kötü şeyler de oluyor içinde ve sonuçta oralarda üzülmelerini de istiyorum seyircilerin. Ağlasalar da olur. Ama benim oradaki ahlak sınırının ne olduğunu bilmem gerekiyordu. Hatta doğrucu konuşuyorum şu anda, o sınırı aşmışımdır belki de. Ben duyguları uzatmamayı, bazı duygulara saplanmamayı seçtim. Zaten bu filmin buna zamanı da yoktu çünkü anlatmak istediğim çok fazla şey vardı. Bu bilinçli bir tercih. Ben babayı evden bir çocuk gibi çıkarıp mezarlığa götürmeyi çok hüzünlü buluyorum mesela. Bu hüznün ötesinde daha fazla geçmeyi de pek bilmiyorum açıkçası. Yani o ahlak sınırının üzerinde durdum, yine de aşmış olabilirim. O yüzden halen düşünüyorum, müziklerini ‘fazla’ bulacaklar mı acaba diye. Ama öte yandan sinemada müzik kullanımını seviyorum. Yeni dalga sanat sinemasının çok kabul ettiği bir şey değil bu ama ben seviyorum. Dengesini tutturmaya çalışıyorum. Melodrama ile ilgili de bir sorunum yok. Çünkü insanlar bazen filmlere ağlamak için geliyorlar, bu yüzden melodram çekenlere bir şey demem. Ama benim filmim yeterince ağlatmadığı için başarısız görünür mü bilmiyorum.

Hasan Cömert: Şarkılar, karakterlerin ruh halini anlamak için birer araç. Filmde de bu birçok yerde başarılı bir şekilde işliyor ama birkaç sahnede filmin temposundan dolayı bu tercihin biraz işlevini yitirdiğini düşündüm. Mesela “İçimdeki Fırtına”nın hikayesinin anlatıldığı sahnede şarkının hikayesiyle sahnenin kendisi arasında bir mesafe oluşuyor gibi hissettim ben.

Tunç Şahin: “İçimdeki Fırtına” sahnesinde anlatılan şey tabii çok sözel. Dün Almanya’dan bir arkadaşımız geldi filmi seyretmeye. O da, ‘’Ben tamamını anladım filmin, bir tek taksi sahnesinden bir şey anlamadım’’ dedi. Ben aslında sinemada anekdotu sevmiyorum. Sinemada anekdot anlatmayı, fıkra anlatmayı, yani, seyircinin görmediği bir şey anlatmayı sevmiyorum. Ama bu tip anekdotlar romanda çok var ve roman da anekdot anlatmanın tam da yeri zaten. Romandakilerden sadece bir tanesi “İçimdeki Fırtına”. Bu sahnede arka planda şarkının duyulması çok da önemli değildi benim için, daha kısık bile olabilirdi. O sahnedeki esas mesele bir kişinin diğerine bir hikaye anlatıyor olmasıydı. Kızın da bu adamın bankacı olamayacağını düşünmesi gerekiyordu. Mesela babayla oğul konuşurken aşağıda MFÖ çalıyor. O sahne için de aynısını düşündün mü?

Hasan Cömert: O sahnede gayet işliyor. Ama taksi sahnesi için aynısını düşünmüyorum.

Tunç Şahin: Taksi sahnesinde şarkı benim için geri planda kalıyor. Şarkının duygusunu geçirmek istedim mi bilmiyorum.

Hasan Cömert: Belki o sahnede karakterler bir yere ulaşmaya çalıştıkları için onun bir hafifliği var; belki o sebeple meselenin gerisinde kalıyor gibi hikaye.

Tunç Şahin: Olabilir. Mesela şunlar da pek anlaşılmayacaktır. 2010 bölümü Tarkan’dan “Öp” ile açılıyor. Şarkı şöyle başlıyor “Bu yeni ben miyim? Aynada bakıştığım…” Bir tane de zaman kurallarını çiğnediğimiz bir şarkı kullanımı var. Bubituzak’ın “Bir Gerçek Var” şarkısı. Bu 2013 yılından bir şarkı aslında.

Kaan Karsan: Bir yerde daha var.

Tunç Şahin: Ne var başka?

Kaan Karsan: 2000’de Pride & Prejudice DVD’si görünüyor kitabevinde.

Tunç Şahin: Emin misin? Çünkü ben DVD’leri kendim kontrol ettim. Olabilir ama yani.

Hasan Cömert: Ben de gördüm.

Tunç Şahin: Kitapları kontrol etmedim, çünkü kontrol edilemeyecek kadar çoklardı.

Kaan Karsan: Hatta Ulaş’ın eline aldığı DVD Pride & Prejudice. Ama sen böyle deyince ben de emin olamadım.

Tunç Şahin: Valla ben kendim ellerimle baktım rafa. Ama büyük de konuşmayayım şimdi… Olabiliyor çünkü böyle şeyler. Devamlılık anlamında da oluyor. Osman (Bayraktaroğlu), kurgucumuz, çok takıntılıydı. Önüne geçti çoğu devamlılık probleminin ama hala var bir şeyler. Ama söylemem ne olduklarını. (Gülüyor) Ama Bubituzak’ın şarkısının kullanımı tabii ki bilerek yapılmış bir şey. Bütün şarkıları kullanmamın bir amacı vardı ama tabii ki biliyordum ki herkes bu şarkıların sözlerini bilmiyor ve herkeste aynı intiba oluşmayacak. O şarkıları bulmak ve doğru yere oturtmak çok keyifliydi.

Kaan Karsan: Film hikayenin geçtiği dönemler itibariyle tabii pop-müzik tarihi üzerine de bir hikaye anlatıyor. Ulaş’ın babası müzik konusunda muhafazakar. Ulaş ise müzik yazarı ve babasının 1980’e kadar yazdığı hikayeyi 2000’lere taşıyarak, sonraki dönemi de içine alarak yazıyor. Burada baba karakterinin alt edilmesi, oğlunun onun önüne geçmesi ve 1980’den sonra yapılan pop-müziğin de ciddiye alınması gerektiği söylemi var mı?

Tunç Şahin: Var. Yani neyin ne kadar değerli olup olmadığını tartışabiliriz. 70’lerdeki düzenlemeler neymiş öyle… Sadece o değil, 80’lerin içinde de var. Her dönem yapılan müzik eşittir, güzeldir değil elbette. Ama tamamen gözünü kapatmak, yok saymak, dışarıda tutmak ve kendini değişimden uzak tutmaya çalışmak ve bir nostaljiye körü körüne bağlanmak Ali’nin yaptığı. Ulaş da babasıyla aynı yerden geçiyor aslında. Yani, Ulaş, babası, İrem ve Feride aynı hataları yaşarsa, aynı lambaları değiştirmezse, aynı yere gelecekler. Babasının yaptığı işi bitiriyor ama babasının yaptığı şekilde değil. Örneğin, ‘’90’lı yılların özeti’’ diye bir şey yazıyor. Onun alt satırında ‘’Egemen deli mi yoksa dahi mi’’ diye bir şey vardı. Mesela Atilla Taş diye bir herifle karşılaştık hayatımızda. Onu bir şey diye düşündük. Ama bugün durduğumuz yerden baktığımızda başka bir şeye denk düşebiliyor. Yazdığı ya da yazmadığından bağımsız olarak. Bütün bunların hepsinin bir manası var kendi içinde ve geriye dönüp baktığımızda beğenip beğenmemenin de ötesine geçmeliyiz… 2010 yılındaki baba hayaleti Ulaş’ın aklında kalmasını istediği gibi. Daha derli toplu, neredeyse 10 yıl öncekinden daha genç görünüyor, sakallar filan beyaz ama, insanlarla didişmiyor ve sürekli oğlunun tarafında aslında. Ben onun içinde de böyle bir bugünle barışma isteği olduğunu görüyorum.

Kaan Karsan: Atilla Taş’la birlikte yaptığınız ve senin de sözlerine katkıda bulunduğun şarkının hikayesi var mı?

Tunç Şahin: Filmdeki cümleyle cevap vereyim: Her şarkının bir hikayesi var. Ulaş’ın hikayesini başlatacak, müzikle ilgili nerde durduğumuzu anlatacak bir karaktere ihtiyacımız vardı. Tamamen şaşırtıcı bir şeye, yani “Ne oluyor ya?” diye bakacağın bir şeye. Şey olur ya bir jenerasyon koparsın müzikten ve birden ne oldu ya müziğe dersin. Bir de mesela 90’lardan sonra 2000’lere geçtiğimizde seyircinin yakın hissetmesini istiyordum. Kim olabilir diye düşünüyorduk. Kaan’ın (Ege) fikri Atilla’ydı. Tanışmaya gittik. Atilla’ya senaryoyu gönderdim, beğendi. Bir şarkı yapmamız lazım dedim.

Hasan Cömert: Personası ile de ilgili bir şey değil mi Atilla Taş’ın seçilişi? Mesela kendisiyle dalga geçen biri Twitter’da.

Tunç Şahin: Aynen öyle. Çünkü benim o müzikle kötücül anlamda dalga geçmek gibi bir niyetim yok. Her dönemin trash’i de –ki Atilla’nın yaptığı trash diye söylemiyorum- popüleri de underground, avangart üretimi de vardır. Taksim’de bir yerde buluştuk, Atilla’ya bunları anlatmaya başladım. 20 dakika filan anlattım. 20 dakika sonra şey fark ettim ben niye anlatıyorum ki adama; o zaten konuya benden çok daha hakim. Ben de iki sene Amerika’da sinema okudum filan dedi bana. İşte müzik yapmamız lazım dedim, şarkının bir kısmını yazmıştık. Yine de dandik bir şey olmasını istemiyorum dedim. Bir şekilde hit olsun. Tunç’cuğum bu şarkı için gece gündüz çalışamayız, dedi. Bu şarkının beş dakikada yapılması lazım, beş dakikada yaparsan görürsün çok güzel olacağını, dedi. Kendi içinde o kadar tutarlı konuştu ki. Müzisyenlerin olduğu yere gittik, Atilla içeri girdi ve sözleri filan baya iyidir o şarkının. Uzun bir rap kısmı var arada. “Elimi Soksam” şarkının adı. Valla on dakikada yazdı şarkının sözlerini. Beethoven’ın 9. senfonisinin yazılışına tanık olmuş gibi davranmak istemiyorum ama ağzım açık bakakaldım. Ne oluyor diye sonra girdiler okudular ve zamanlıca çıksaydı gerçekten tutmuş bir şarkı olabilirdi o. Bir yandan ne kadar kolaymış diye hissettim ama sonra devamını getirmeye çalıştık ve olmuyor. Bizden çıkmıyor. Müzik olarak hiç çıkmıyor da… Atilla’nın çok net bir yeteneği var. Ciddi bir zekası var. Hem kendiyle dalga geçmesi, bir şeyi alıp başka bir şeye çeviriyor olmasından kaynaklı. Ben iyi de oynadığını düşünüyorum. O tonu tutturmak zordu çünkü. Çok sıkıcı ya da çok abartılı bir şey de olabilirdi.

Kaan Karsan: Karakterleri bir görüyoruz, dokuz yıl görmüyoruz. Gösterdiğin zaman dilimlerinin arasına büyük boşluklar var. Seyircinin görmediği o yıllar üzerine düşündünüz mü?

Tunç Şahin: Kitapta da yok biliyorsun onlar. Oyuncular da ihtiyaç duydular buna. O hikayenin geri kalan kısmını kendi kafamızda doldurduk, ne olmuştur diye tahmin ederek. Mesela 14 yaşında koptuktan sonra birkaç kez karşılaşmışlardır diye düşündük bir yerlerde. 2000 yılından sonra oturup epeyce yazdık neler olduğunu. Mesela Özge bilmeyi çok istedi. Haklılığını ya da haksızlığını görmek istiyordu karakterinin. Yani, senaryo değilse de ufak bir hikaye gibi yazdık kendi aramızda.

Hasan Cömert: Before Sunrise, Before Sunset… Bu filmler kitabı okuduğumda da aklıma gelmişti. Senin çekerken o türde bu konseptte aklında sevdiğin hikayeler oldu mu

Tunç Şahin: Baya sinema seven bir adamım, çok film izliyorum ve tabii ki benzer şeyleri de izledim. 110 yıllık bir sinema tarihi var, senden öncekiler gelmiş, geçmiş, bir şeyleri başarmış, bakmak lazım. ‘Before…’ serisi bir önceki kısa filmim için izlediğim filmlerdendi. 15 dakikalık uzun bir konuşma nasıl çekilir, bunun altından kalkmak için izlediğim şeylerdi. Karışık Kaset’i Uygar’la ilk konuştuğumda onun kafasındaki referanslar da ‘Before…’ serisindendi. Bana sorduğunda benim kafamdaki referans ise Alfonso Cuaron’un Great Expectations filmiydi. Nasıl yani filan dedi hatta. Kamera kullanımı filan. Great Expectations’da da karakterler 10’ar yıllık arayla karşılaşırlar. En çok seyrettiğimiz film ise Nothing Hill oldu. Senaryosunu, yönetmenliğini çok başarılı buluyorum.

Kaan Karsan: Bundan sonra neler olacak?

Tunç Şahin: Geçen senem kayıp. Hiçbir şey seyredemedim. Bundan sonra ne yapacağımı bilmiyorum. Bir insan bir şey yaparken aynı anda ikinci projeyle nasıl uğraşabilir bilmiyorum. Şu an yazdığım bir senaryom var. Yapmak isteyeceğim şeyler var. Çalışmak, bir şeyler izlemek lazım. Sinema değişiyor, onlara bakmak lazım. O yüzden bakacağız önümüzdeki dönemde ne olacağına. Benim çok sevdiğim bir işim var. Beni Türkiyeli bir yönetmenden ayıran bir şey varsa o da, kimsenin erişimi olmayacak kadar yabancı senaryoya erişimim olması. Çünkü biz film aldığımız için senaryo aşamasında okuyarak alıyoruz. Onun bir üç katını da alamıyoruz ya da almıyoruz. Çok fazla okuma şansım oluyor. Asla vazgeçmek istemeyeceğim bir kısım. Sırf keyfine olsun okumak isterim. Hayatımın nasıl devam edeceğini göreceğim bundan sonra.

Araç çubuğuna atla