Bir Kardeş Selamı

Salihcan Sezer
Salihcan Sezer
17 Haziran 2013

Mehmet, Abdullah, Ethem…

Ne acı. Nasıl zor.

‘‘Her kavgada ölen benim, bayrak tutan, çarpışan / Özlem benim, kavga benim, aşk benim’’ bu dizeleri okuduğunda bir anne, sabah ıslak yastığında; kapıdan çıkagelecek diye beklemeyecek mi oğlunu? Pencereden dışarı kime bakacak, akşam yemeğinde masadaki boşluğun dolmasına ihtimal var mı, o evde kazan kaynar mı? Bizlerin, o ailelerin halinden anlamamız mümkün mü?

Mavi-beyaz kareli bir gömlek var üzerinde Ethem’in. Yaşıtız. Saçları tepeden seyrelmeye başlamış. Benimki yanlardan açılacak belli, onun kelleşmesiyse maalesef durdu. Objektife bakıyor, arkasında şehir. Manzarası pek de güzel değil hani. Yeşili-mavisi az, kaba yapılar, bol kahverengi… Fotoğrafı çektirirken kim bilir ne hayalleri vardı, hayattan ne beklentileri?

Abdullah’ın elinde HER YER TAKSİM, HER YER DİRENİŞ yazan bir pankart… Çocuk bir gülüşü var, ne güzel. Ve ala boyanmış, pare pare yüzü sonra…

Mehmet’in sakalları çıkıyor mu? 20 yaşında gencecik, kalpleri fethetmeye hazır, yakışık bir delikanlı…

yitikkardeşler

Kasıtlı trafik kazası, ateşli silahtan çıkan kurşun yahut bilinmeyen/anlaşılmayan başka sebepler; her ne olursa olsun, meselenin ‘kim, nasıl’ 5N1K’sında değilim. Özellikle emniyeti ve adli makamları ilgilendiren mevzular; elbette olaylar çözülüp açığa kavuşturulmalı, ortada suç yahut kabahat varsa sorumlular bulunmalı ve kesinlikle cezalandırılmalı. Devletin boynunun borcudur bu, yazmaya bile gerek yok. Ancak suçlamak, kızmak, eleştirmek, üzülmek, dövünmek, pişman olmak; bir gerçeği değiştirmeyecek. Çünkü onlar Gezi Parkı direnişinden önce yaşıyorlardı, ne şekilde gerçekleştiği henüz netleşmese bile artık yoklar. ‘‘Kalbimizde yaşayacaklar, unutmadık, unutmayacağız, hesap soracağız, gerçekleri ortaya çıkaracağız’’ bana kalırsa içi boşaltılmış söylemler. Ezberlenmiş ritüeller de düzenlenecektir belki gelecekte; isimleri parklara, bahçelere, sokaklara verilecektir muhtemelen.

Yarın öbür gün Gezi Parkı yerine AVM dikilir, Topçu Kışlası ya da herhangi başka bir şey olur; hiçbir şey olmaz da park halinde eskisi gibi kalır. Küsler barışır, öfkeler diner, insanlar değişir, rejimler değişir, ülkeler değişir. Ancak ölüm, mutlaktır ve her şeyin ötesindedir.

İyice inanmaya başladım ki; bir yerde kutsal varsa, o uğurda kurban da vardır. Yoksa da olacaktır. Sosyolojik bir mekanizma gibidir bu. Gezi Parkı süreci demokratik ve anti-demokratik bir çok tavra, eyleme, bilgiye, yalan yanlış iddiaya, dezenformasyona, kazanıma ve kayba neden oldu, olacak. Herkesin önce kendisiyle, sonra devletin ve toplumun vicdanıyla yüzleşmesi, reaksiyonlarını ona göre belirlemesi, hafızasına nakletmesi gerekecek. Ancak hiçbir şartla, çıkarımla, sonuçla; gözü yaşlı ailelerin acılarını sağaltamazsınız, yaslı ruhlarını iyileştiremezsiniz. Canlarından can yitti, neylesinler?

Hiç kimsenin sözcüsü değilim. Hiçbir grubun, partinin mensubu, taraftarı, yandaşı vs. değilim. Kendi fikirlerimi burada yazıp, ölmüş kardeşlerimin üzerinden kullanacak; onlardan prim yapmaya çabalayacak kadar da alçalmadım. Zaten Ekşi Sinema da böyle bir mecra değil. Ben yalnızca barışın diliyle, iyi niyetle, samimiyetle seslenmeye çalışıyorum. Çağrı yapıyorum. Hayatta paradan puldan, siyasetten oydan, direnişten şiddetten daha önemli bir şey varsa; o da akmayacak bir damla kan, yani yaşamanın ta kendisidir. Nefretle, şiddetle, öfkeyle, ötekileştirmeyle, kinle, hakaretle, küfürle, hor görüyle geçiyorum bugünü, insanlık tarihi boyunca bir yere varılabilmiş, huzurun ve mutluluğun elde edilebildiği görülmüş değil. Bu güzel ülkenin kardeş insanlarının; yöneticisinin, eylemcisinin, polisinin, eyleme karşı olanının, dindarının, aydınının, başörtülüsünün başı açığının, fabrikatörünün, torna atölyesinde çalışan ustasının fikren uzlaşmasa bile birbirini anlamaya, hatta kucaklamaya ya da en azından hoş görmeye ihtiyacı var. Oysa bu cümleye yakışabilecek sevgi bile ne kadar da uzak kalıyor birbirimizde; basit şeyleri nasıl da zor koşuyoruz kendimize. Bu sevgi ve anlayış hisleriyle her birimize sorumluluklar düşüyor. Sağduyuyla, iyi ahlakla, vicdanımızla hareket etmemiz gereken günler geçiriyoruz. Diyelim kardeşimizin hata yaptığını düşünüyor, fikirlerine katılmıyor, davranışlarını aykırı buluyoruz; onu kardeşlikten red mi ediyoruz yoksa dertlerimizi, ortak acılarımızı paylaşıp yine de bağrımıza mı basıyoruz? Bu ülke kavgadan, çatışmadan, nefretten ve şiddetten çok çekti. Kardeşliktir, ihtiyacımız.

Bir şey var itiraf etmek istediğim; Gezi Parkı eylemleri gerçekten psikolojimi dağıttı. Vietnam Savaşı sonrası askerlerin dramını yansıtan filmler gibi, bende de Gezi Parkı Sendromu oluştu sanırım. Bazı fotoğraflar sürekli gözümün önünde ama üzülmek de yetmiyor ki… Onlar üzerinden ajitasyon yapmak düşüncesinden bile korkuyorum ancak günlerdir kendi içimde yaşıyorum mutsuzluğu. Dilerim paylaşmaya gayret ettiğim bu içimden gelen selam, okuyanların vicdanlarında küçük de olsa bir yer edinebilir. Artık tek bir kan damlasının haberini dahi duymak herkes gibi, bana da çok ağır geliyor çünkü.

Yaralananlar, umarım bir an evvel iyileşebilirsiniz. Güneşin altında yapacak yeni şey çok çünkü. Yaranızın geri dönüşü olmasa… Söylemek belki çok kolay; eksik yaşamak bile olsa, yaşamak yine yaşamak değil mi?

Ve aramızdan ‘çoban yıldızı’ gibi kayıp gidenler, gencecik fidanlar; ruhlarınız şad olsun, sonsuz huzura eresiniz.

Selamla, kardeşlikle,

Salihcan.