Bir Gezici Festival Sohbeti

Sinan Yusufoğlu: Festival yoğunluğunda bir de ben yordum sizi. Sağ olun…

Ahmet Boyacıoğlu: Sen bunu nasıl deşifre edeceksin, onu düşün. Bu söyleşiden anı kitap olur. (Gülüşmeler)

tuncelbabaile-2

Nasıl gidiyor 20. yıl festivali? Yorgun görünüyorsunuz. 

Başak Emre: Yorulduk, her yıl yoruluyoruz. Küçük bir ekiple festival yaptığımız için daha çok zorlanıyoruz. 20. yıla da geldik işte. Valla o kadar yorgunum ki… (Gülüyor)

Ahmet Boyacıoğlu: 20 yıl olmuş…

20. yıla dair özel bir duygu oluyor mu gerçekten? Nasıl bir hissiyat içindesiniz, 20 yıl nasıl geçti?

B.E: İlk yıllar daha rahattı aslında, her açıdan. Daha severek, daha coşkuyla yapıyorduk festivali. Son yıllarda yerel yönetimlerin bakışları çok değişti festivallere karşı. Biz Kars’ta, Bursa’da çok coşkulu kutluyorduk festivali. Şimdi daha küçük olanaklarla yetiniyoruz maalesef. Tam anlamıyla bağımsız olabilmesi gerekiyor festivallerin, yerel yönetimlerle çalışmak çok zor. Çok tutucular ve gittikçe daha da tutucu olmaya başlıyorlar. Sinop Belediyesi’yle yaşadığımız bir sorunun ardından bu yıl tamamen bağımsız, kendi imkânlarımızla yapıyoruz festivali örneğin Sinop’ta. Ne belediye, ne valilik…

A.B: Daha iyi oluyor aslında, istemiyoruz artık. Herkes kendi yoluna gitsin. Böyle daha iyi…

20 yılda siyasi olarak da ülkede ciddi bir değişim yaşadık. Sizin bu süreçteki kültür politikaları bağlamında düşüncelerinizi merak ediyorum. Sizin cephenizden bakınca, 20 yılda değişen ülke siyaseti kültür sanat alanına, festivallere nasıl yansıdı?

B.E: Aslında biz daha serbest davranabiliyoruz. Çok karışanımız yok. Çünkü diğer yerel festivaller tamamen belediyeler tarafından düzenleniyorlar. Adana, Antalya gibi değiliz bu anlamda. Daha bağımsızız, kimse bize “bunu niye böyle yapıyorsunuz” diyemiyor. Ama yine de yıllar önce Kars’ta gösterdiğimiz bazı filmleri şimdi programa rahatlıkla koyabilir miyiz emin değilim. Gerçekten emin değilim. Ankara’da tabii koyarız programa ama küçük şehirler için emin değilim maalesef. Bu da değişimi bir nebze de olsa gösteriyor.

Yani üzerinizde bir baskı hissediyor musunuz? Oto sansür?

B.E: Evet, yani kısmen… Ordu’da da yaşadığımız bir olay vardı mesela, Çoğunluk filminde salonun yarısı filmi terk etmişti. O yüzden içten içe yaşıyoruz bu duyguyu, ama çok yansıtmamaya da çalışıyoruz. Dediğim gibi birçok festivale göre daha bağımsısız neyse ki…

Festivalin ilk yıllardan bu yana bir taraftan da sineması olmayan şehirlere festival götürmek gibi bir misyonunuz var. Kars gibi mesela…

B.E: Evet tabii… Şimdi de Sinop’ta benzer bir durum var. Sinop’ta sinema yok. Bütün sistemimizi taşıyoruz. Orada bir halk eğitim merkezi var. Tüm sistemimizi oraya kuruyoruz. Yapımcıları da zorluyoruz. Ayrıca HD kopyalar yaptırıyoruz. Fakat tüm bu olumsuzluklara rağmen orada çok güzel geçiyor gösterimler. Sinop’ta bir sinema salonu var ama kapalı maalesef. Kars’a gittiğimizin ertesi yılı sinema salonu açılmıştı.

Festival vesile oldu buna değil mi?

B.E: Evet öyle de diyebiliriz, oldu. Kars ve Artvin’de oldu. Hala sinema salonu olarak devam ediyor mu bilmiyorum ama bizden sonra bir süre daha sinema salonu olarak çalıştı Artvin’deki kültür merkezi. Onun dışında Kars’ta birçok sinema filmi çekildi festivalden sonra. Mesela, Reha Erdem’in “Kosmos” fikri orada, festivale geldiğinde ortaya çıktı.

Yapımcılığınızı yaptığınız Kars Öyküleri var bir de…

B.E: Evet, o çok özel bir proje. İlk kez bir belediye ile festival bir araya gelerek bir filmin yapımına girdi ve film gerçekten çok başarılı oldu. Filmin ilk gösteriminin Rotterdam Film Festivali’nde olması da önünü çok açtı. Yönetmenler de sonradan çok iyi filmler yaptılar. Ahu (Öztürk) şimdi film çekiyor. Ülkü’nün şimdi çok ciddi bir projesi var. Özcan (Alper) Sonbahar’ı çekti. Emre (Akay) filmler çekti. Tabii o zamanlar hepsinin kısa filmleri vardı.

Kars’ın sizin için hep özel bir anlamı oldu değil mi?

B.E: Doğru, çok özeldi orası. Oradaki büyü bir daha yakalanamadı.

Festival tarihinde sizin için Kars gibi özel yeri olan başka şehirler var mı?

B.E: Var tabii. Benim için Kars’tan sonra Van geliyor. Festivalin 10. yılı, 2004 senesi. En etkilendiğim şehirlerden biridir. Seyirci ayakta izledi filmleri. Devlet Tiyatrosu’nun 400 kişilik salonunda gösterim yaptık ve boş yer yoktu. 2 saat ayakta film izlediler… Başka hiçbir yerde öyle bir seyirci görmedim. Sonra işte hep anlattığım bir anım var Van’da, çok hoşuma gider. Seans bittikten sonra Kayseri’ye doğru yola çıkacağız. O zaman da 35 mm bobinler var, biliyorsun. Bobinleri minibüse yerleştirdik, artık son 35’lik filmin hazırlanmasını bekliyoruz, binip 16 saat yol gideceğiz. Son seans nasıl dolu! Tıklım tıklım yine. Çok mutluyuz. Bekliyoruz filmin bitmesini. Film bittikten sonra makinistin bobini hazırlaması gerekiyor. Bir de çok soğuk bir gündü, çok iyi hatırlıyorum. Yani o soğukta sırf bizi yalnız bırakmamak, bizimle sohbet edebilmek için yanımıza gelenler vardı. O soğukta sokakta yaptığımız sinema sohbetini hiçbir yerde yaşamadım ve onu hiç unutamıyorum. Çok sıcak bir seyirciydi ve yıllarca hep sordular “bir daha Van’a gelmeyecek misiniz?” diye.

Düşünüyor musunuz tekrar Van’a gitmeyi?

B.E: Ben iki üç kez aradım Van Belediyesi’ni. Belediyedeki kültür müdürü “biz eğer filmleri seçebilirsek gelebilirsiniz” dedi. Ben de “zaten bizim politik bir çizgimiz var ve size de çok ters düşmeyecek bir çizgi aslında. İsterseniz size kataloglarımızı yollayalım, bir bakın inceleyin.” dedim. Hiç ilgilenmediler maalesef. Yoksa bizim gerçekten tekrar dönmek istediğimiz bir şehirdir Van. 

Peki bu süreçte en kötü deneyiminiz neresiydi?

B.E: Mersin’di. 1998, festivalin 4. senesi. Çok sinir bozucuydu. Bir gittik hiçbir tanıtım yapılmamış, kimsenin festivalden haberi yok.

Belediyeyle mi çalıştınız orada da?

B.E: Hayır belediye değil, Mersin’deki bir kültür sanat derneğiydi. O sırada da hiç unutmuyorum Reis Çelik’in “Hoşçakal Yarın” filmini gösteriyoruz. Salon bir anda doldu, insanlar akın akın filme geliyor. İnsanlar kültür merkezinin salonuna geldiklerinde fark ettiler orada bir festival olduğunu. Son günlere doğru biraz daha kalabalıklaştı festival; ama bizim için kötü bir deneyimdi.

Daha sonra Mersin’e gitmediniz değil mi?

B.E: Yok hiç gitmedik, gitmek de istemedik doğrusu. (Gülüyor)

(Bu esnada Ahmet Boyacıoğlu söyleşiye dahil oluyor tekrar. Ona da “unutamadığı, iz bırakan şehirleri” soruyorum.) 

A.B: Artvin de çok özeldi. İyi bir seyircimiz vardı. Lars von Trier gösteriyoruz. Salonda örgü ören yaşlı teyzeler var, bir taraftan da filmi izliyorlar. (Gülüşmeler)

B.E: Çok ilginç bir seneydi o da. Çok büyük bir salondu ve hep doluyordu. İlgi büyüktü.

A.B: Van da çok iyiydi. Ortalık birbirine girdi. 400 kişilik salonda yer kalmayınca, ayakta izledi insanlar.

B.E: Bursa’yı da hiç unutmam. Festival ikinci senesi, 1996. İlk gittiğimiz yıl hiç kimse yok. Gerçekten yok. Çok iyi hatırlıyorum. Tayyare Kültür Merkezi’ndeki sinema salonu bomboştu. Sadece ön sıralarda Murat Özer’ler falan var. İstanbul’dan çağırdığımız konuklarla izledik filmleri. Halktan hiç ilgi yoktu. (Gülüyor)

Sonraki seneler nasıldı Bursa?

B.E: Daha sonra inanılmazdı. Her yıl seyirci sayısı ikiye üçe katlanarak devam etti festival.

A.B: O zamanki başkan çok kızmıştı mesela. Salona gelip çok az sayıdaki izleyiciyi görünce “Bu ne! Çağırdık insanları, gelin film izleyin diye, kimse gelmiyor.” demişti. O zaman Bursa belediye başkanı Erdem Saker’di. ANAP’lıydı. Gelip bütün filmleri bizimle birlikte izliyordu.

Şimdi var mı öyle başkanlar? 

B.E: Tabii bir de Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu vardı. Naif Bey festival dönemi her yerde bizimleydi. Sinemada bizimleydi, sinema çıkışı yemeklerde bizimleydi, panellerde bizimleydi, barda bizimleydi, dans ediyordu. Yani neredeyse hiç ayrılmıyordu yanımızdan. Naif Alibeyoğlu çok özel bir örnek. Onun gibi bir belediye başkanı olmadı bizim açımızdan. Festivalin önünü çok açtı, sağ olsun.

Festivalin bir de yurtdışı deneyimleri var. Bu süreçte beş ülkeye gittiniz değil mi?

B.E: Evet beş ülkeye gittik. Festivalin beşinci yılında 99’da Drama’ya (Yunanistan) gittik mesela. Hiç kimsenin unutamadığı bir senedir. En güzel yolculuklarımızdan biriydi. İstanbul’dan konuklarımızla birlikte atladık bir otobüse, hep birlikte gittik. Drama’da yaşadığımız o üç günü hiç kimse unutamamış hâlâ.

Oradaki seyircinin ilgisi nasıldı?

B.E: Fena değildi, genelde yurtdışında nasılsa öyleydi. Çok izdiham olmadı ama yine de ilgili bir seyirci vardı.

A.B: Zaten yurtdışında böyle “film haftaları” yapınca ilgi sınırlı oluyor. Bir festivalin içine girmedikçe çok fazla duyulmuyor dolayısıyla ilgi de sinefil diyebileceğimiz bir kitleyle sınırlı kalabiliyor. Ama bir festivalin içine “Türkiye Sineması Özel Bölümü”yle girince o zaman yoğun bir ilgi oluyor.

Üsküp’e gittiniz daha sonra.

B.E: Evet Üsküp’e de gittik. Saraybosna’ya, Azerbaycan’a ve Gürcistan’a da gittik. Çok maceralı oldu mesela Azerbaycan yolculuğumuz. Hep gümrüklerden geçtik. Özellikle Kars’tan Gürcistan’a, oradan da Azerbaycan’a olan yol inanılmaz maceralı geçti

İlk yıllarda İzmir’e de gidiyordunuz değil mi?

B.E: Evet festivalin ilk yıllarında gittik. Çok güzel geçiyordu İzmir. Çok ilgili ve samimi bir seyircimiz vardı. Hatta ilk yıl bir izleyicimizin evinde kaldık. Çünkü hiç paramız yoktu. İlk yıllar çok küçüktü bütçemiz. “Lütfen, benim evimde kalın. Benim evim boş.” dedi kadın ve biz ekipçe onun evinde kaldık.

İzmir seyircisi nasıldı, filmlere ilgi?

B.E: Çok yoğun bir ilgi vardı. Ama İzmir’in seyircisi çok farklıydı. Mesela bir gün tutup pasta getiren bir seyirci vardı, başka gün çiçek getiren seyirci ve hep aynı yüzler. Değil mi Ahmet?

A.B: Evet, aslında her kentte vardı öyle seyircilerimiz. Mesela bir kuyumcu vardı Bursa’da, adam her öğlen dükkânı kapatıp film izlemeye geliyordu. Yani ekmek parasından vazgeçiyordu. “Ben kitlerim dükkânı, bana ne!” diyordu bir de. (Gülüyor)

B.E: Mesela Bursalı bir seyircimiz vardı, akademisyen. Her yıl nereye gidersek mutlaka peşimizden geliyordu.

A.B: Evet, Her yıl yorulmadan bizimle gezen seyirciler vardı.

Gözlemlediğim kadarıyla sizin seyirciyle kurduğunuz ilişki de Türkiye’deki diğer festivaller gibi çok ‘resmi’ değil. Daha yakın, daha dostça bir ilişki kuruyorsunuz genellikle.

B.E: Tabii bir şehre konuk olunca doğal olarak hep sinemada oluyoruz, kopuk değiliz seyirciden. Ofis veya herhangi bir yer olmadığı için sinemadayız sürekli ve seyirciyle bir arada oluyoruz. Yani onun da getirdiği bir yakınlık var.

A.B: Tabii, açlık da vardı. Geçmiş yıllarda filmlere ulaşmak bu kadar kolay değildi. 2004’tü sanıyorum. Yazı Tura filmini götürdük Kars’a. Uğur Yücel’i de çağırdık. Salon 300 kişilik en fazla. Salon doldu hemen, merdivenler de doldu, bir o kadar insan da dışarıda. “Filmi bir daha göstereceğiz.” dedik. Hava da nasıl soğuk. Millet bekliyor dışarıda. Salon ikinci kez doldu. Yine birçok insan dışarıda kaldı. Filmi ertesi gün üçüncü kez gösterdik.

B.E: Ve Kars’ın o soğuğunda insanlar kapıda beklediler. Salonda yer bulamayız kaygısıyla gitmediler yani. Bir de Uğur Yücel dışarıda kalan insanlara anons yaptı balkondan: “Telaşlanmayın, bir kez daha göstereceğiz” diye. (Gülüşmeler)

Uğur Yücel’in festivalle de ilişkisi hep çok özel oldu değil mi? Daha sonra 2007 yılında da Cem Yılmaz, Uğur Yücel ve Şener Şen’in festival için Kars’a gelmesi…

B.E: O yıl çok enteresan bir buluşma oldu. Unutamadığımız senelerden biridir. Herkes oradaydı diyebilirim. Olgun Şimşek, Cem Yılmaz, Şener Şen, Kenan İmirzalıoğlu, Zeki Demirkubuz, Uğur Yücel.

A.B: Tarık Akan, Nejat İşler, Tuncel Kurtiz, Erkan Can.

B.E: Hatta festival tarihinde bir ilktir. Magazin programlarına bile bu ekip sayesinde çıktık. (Gülüyor)

A.B: Evet paparazziye çıkmıştık. Tabii her şey kendiliğinden gelişti o sene. Zeki Demirkubuz ve Cem Yılmaz’la bir söyleşi yapıyorduk. Salon ağzına kadar dolu. “Ne oluyor lan burada” diye arkadan bir ses geldi. Bir baktık Uğur Yücel. Yanına almış Şener Şen’i, Kenan’ı, Olgun’u. Birden bastılar sahneyi. Bu arada biri bana “salonun balkonu çöker mi?” diye soruyor. “O kadar fazla insan var ki balkonda, çöker mi?” Ben de düşündüm, “herhalde çökmez” dedim. Ama o balkonun taşıyamayacağı ciddi bir ağırlık var. Çünkü yer olmadığı için insanlar ayakta, balkondan sarkmışlar. Çok garip bir görüntüydü, fotoğrafları var o anın. Çökmedi neyse ki. (Gülüşmeler)

B.E: Sonra Kars’ta Bolero Bar var, biliyorsun. Her akşam başka bir konser oluyordu festival günleri. Baba Zula, Gevende, Aynur, Replikas, Erkan Oğur, rahmetli Selim Sesler. Hepsi gönüllü olarak geldi yıllarca. Çok keyifli oluyordu.

A.B: Peki bir sonraki yıl ne oldu? Kars’ta yeni belediye başkanı seçildi. İlk söylediği laf: “Artık festival yapmayacağız.”

B.E: Evet evet nasıl öfkelendiyse… Gerçekten ilk verdiği demeç festivalle ilgiliydi.

A.B: Ondan sonra aradan iki yıl geçti. Aynı başkan, “hadi tekrar gelin” dedi. Çünkü şöyle bir şeyin farkına vardılar. Oraya 400-500 kişi geliyor vea herkes iki kilo kaşar alsa bir ton kaşar, herkes bir kilo bal alsa 500 kilo bal oluyor.

B.E: Tabii biz gitmeyince Karslılar da çok soruyordu. Esnaf da belediyeyi sıkıştırıyormuş.

A.B: Yani Festivalin kısa süreli de olsa kentin ekonomisine inanılmaz bir katkısı olduğu ortaya çıktı. Ama gitmedik bir daha, artık çok geçti!

Ekonomi bir yana, sineması olmayan bir şehirde insanlar koca perdede film izliyordu. Çok önemli filmler de gösterildi o yıllarda. Kültür sanat alanında da şehir çok gündemdeydi o dönem.

B.E: Tabii orası da var. Mesela Variety’den sinema yazarı Jay Weissberg “Siz Kars’ı haritaya yerleştirdiniz” diye yazdı daha sonra. 

A.B: Bir de Kars’ın çok da mistik, hoş bir yanı var. Ani’ye gidiliyor, buz tutmuş Çıldır Gölü’nde balık tutuluyor. Sarıkamış’a gidiliyor, ateşler yakılıyor. Tuncel Kurtiz Kars’ta sürekli hep başrolde.

B.E: Onu söylemek lazım. Çünkü bizi Naif Alibeyoğlu’yla tanıştıran Tuncel Ağabey’dir.

Evet onu ayrıca sormak istiyordum. Yeri gelmişken Tuncel Kurtiz’in sizin için hep özel bir yeri oldu. Festivalin ilk yıllarından itibaren yanınızda ve ‘yol arkadaşı’nızdı. Sizin için anlatması zor biliyorum ama Tuncel Kurtiz’le olan ilişkinizden bahsetseniz.

B.E: İlk kitapla mı başlamıştı Ahmet?

A.B: Yok daha öncesi var. Festivalde her yıl Türk Sinema tarihinden bir film gösterelim düşüncesi vardı. 1996 ya da 1997 Bursa yılları. Umut’u gösterdik, sonra “Sürü”yü gösterdik. Sonra bir baktık ki her yıl bir film gösteriyoruz ve o filmde de Tuncel Kurtiz var. (gülüşmeler) 1999’da “hadi Tuncel Kurtiz özel bölümü yapalım” dedik. Bir de kitap hazırladık o yıl. Kitabın adı: “Oyuncu: Tuncel Kurtiz”. O kitabın hazırlıkları sürerken, Tuncel Kurtiz ortadan kayboldu. Arıyoruz, ulaşamıyoruz. Cep telefonu da o kadar yaygın değil o zamanlar. Meğer bir by-pass ameliyatı geçirmiş. Neyse ameliyatı atlattı, toparlandı, Festival için Ankara’ya geldi. Ben o anı çok iyi hatırlıyorum. Keşke bir kamera olsaydı da kaydedebilseydik. Büromuz o zaman Tunalı Hilmi üzerinde. Geldi, oturdu. Tesadüf, yarım saat sonra kitap geldi ofise. Daha yeni matbaadan çıkmış, ıslak. Kitabı aldı eline, baktı. Sayfaları çevirirken gülüyor, sonra gözyaşlarına boğuluyor, ağlıyor, sonra tekrar gülüyor. Çok sevindi. O yıl bizimle Drama’ya geldi. Sonra 2000’de beraber iki kısa film çektik. (Cenaze Töreni ve 3×8=24)

B.E: Sonra onun için Bursa’da 2005 yılında sürpriz yaş günü partisi yaptık festivalde.

A.B: Evet, sürpriz bir parti yaptık 70 yaşına girdiğinde. Bütün arkadaşlarını davet ettik. Yunanistan’dan yönetmen arkadaşı Costas Ferris geldi. İsveç, Almanya ve İsrail’den dostları geldi ve hiçbirinin haberi yok partiden, sürpriz olacak herkese. On dakikalık bir film yaptık Tuncel Usta için, çok matrak bir şeydi. O filmi gösterdik Tayyare Kültür Merkezinde. Sonra herkesi sahneye çıkartıp kutlama yaptık.

Berlin Film Festivali’nden 1987 yılında İsrail filmi “Kuzunun Gülümseyişi” filmiyle en iyi erkek oyuncu ödülü aldığını ve o ödülün Tuncel Kurtiz’e ulaşamadığını, yapımcıda kaldığını okumuştum. O ödülü bulup getiriyorsunuz ve Tuncel Kurtiz’e iade ediyorsunuz yıllar sonra. O hikâye de çok güzel.

A.B: Evet, 2000 yılıydı. O yıl Ankara’da “İsrail Film Şenliği” yapacağız. Tuncel Ağabey o ödülden bahsetmişti daha önce. “Ödülü filmin yapımcısına vermiştim, gitti ödül bir daha da gelmedi” demişti. O yılr İsrail’in Ankara’da bir diplomatı vardı, Gilad Cohen. Çok zeki bir insandı. Ben de ona anlattım bu hikâyeyi. “14 yıl olmuş, Gümüş Ayı ortada yok” dedim. Bir gün Gilad aradı, “büyükelçiliğe gelin” dedi. Gittik, “bu ne?” dedi. Orada 35 mm kopyanın kutusu duruyor. “Aç, aç” dedi. Açtım, içinden kararmış bir Gümüş Ayı çıktı. Simsiyah… Sonra o kararmış Gümüş Ayı’yı, bir kuyumcuda eski rengine dönüştürdüler ve İsrail Büyükelçisi heykeli yıllar sonra sahnede Tuncel Kurtiz’e iade etti. Ertesi gün Hürriyet’in Ankara ekine kapak olduk, tam sayfa haber yaptılar. “İsrail’den büyük jest” diye. Tuncel Kurtiz de ödülü alırken büyükelçiye “ben bu ödülü 14 yıl önce Gina Lollobrigida’dan almıştım. Şimdi de senden alıyorum” dedi. Adam da oldukça yaşlıydı. (Gülüşmeler)

B.E: Bir de şunu eklemek istiyorum Tuncel Ağabey’le ilgili. Son yıllarda çok yorulduğumuz, “aman artık festivali yapmayalım” dediğimiz zamanlarda, hep “bırakmayın bu festivali, bırakmayın” diye bizi en çok yüreklendiren de Tuncel Ağabey oldu. Şu anda bile kendimi çok yorgun hissettiğimde onun sözleri aklıma gelir. Festivali Edremit’e götürmemizi çok istiyordu. Maalesef onun ölümünden sonra gidebildik. Daha çok şehre gidelim istiyordu. Hep bizi yüreklendiriyordu.

Ölümünden bir yıl önce, 2012 yılında festival için çok özel bir seçki yapmıştı: “Tuncel Kurtiz’in Bir Daha Bir Daha İzlediği Filmler”. Unutulmayacak beş film seçmişti festival seyircisi için. Leopar, Her Türlü Kuşkunun Ötesinde Bir Yurttaş Hakkında Soruşturma, 2000 Yılında 25 yaşında olacak Jonas, All That Jazz ve Nashville.

B.E: Evet çok özel bir seçkiydi. Bir de bunu birçok insanla yaptık ama kimse Tuncel Ağabey gibi gelip o filmleri seyirciyle tekrar izlemiyordu. Gecenin bir vakti seyirciyle film izliyordu. Menend (Kurtiz) “ben yoruldum, otele dönmek istiyorum” deyince “hayır ben dönmem, tekrar izleyeceğim. Seyircilere ayıp olur” diyordu.

Tam bir yol arkadaşlığınız da vardı. Sizinle çok gezdi değil mi?

B.E: Tuncel Ağabey bizi hiç yalnız bırakmadı, bizimle her yere gelmek istiyordu. Mesela Gürcistan’a gittik, hani çok maceralı yolculuk demiştim ya. Sınıra geldik. İsveç pasaportu vardı onun. 3-5 gün geçmiş pasaportun geçerlilik süresi ve geçemedi sınırdan. Biz çok uğraştık sınırda. Herkesi aradık. Abdullah Gül o zamanlar Dışişleri Bakanı’ydı. Ona bile ulaşmaya çalıştık. (gülüyor) Aramadığımız hiç kimse kalmadı. Orada sınırda ağladı Tuncel Ağabey, geçemediği için ağlıyordu. Çok seviyordu festivali. Neyse ki bir gün sonra o da geldi. Babası Posof’ta kaymakamken tanıdıkları varmış. O gece orada kaldı, biz de Tiflis’deki İsveç Büyükelçiliği’ni devreye soktuk. Dediğim gibi hala bize çok güç veriyor.

Biraz da festivalin ilk yıllarına dönelim. Nerden çıktı gezici festival yapma fikri? Bir gün oturuyordunuz ve “hadi arkadaşlar hem gezip hem de film gösterelim” mi dediniz?

B.E:. Biz Ankara Film Festivali’nde çalışıyorduk o zamanlar ekipçe. Bir gün bizim hiç tanımadığımız birileri geldi ofise ve “siz artık çalışmıyorsunuz, sizin değil bu festival” dediler. O zamanlar tabii ben çok gençtim, çok üzüldüm. Ne yapacağız, ne edeceğiz diye düşünüyoruz kara kara.

1995’ten önce mi oldu bu olay?

B.E: 1995’te oldu. Haziran ayında Genel Kurul oldu vakıfta ve yeni bir ekip seçimleri kazandı. Onlar kazanınca biz de işsiz kaldık işte. Ki o festival, yani 7. Ankara Film Festivali, festival tarihinin en iyi festivalidir. 49 bin seyirci sayısına ulaştı o sene. Zaten Ankara bir daha öyle bir seyirci de görmedi maalesef. İşte biz böyle ortada kalınca, “ne yapalım” derken, Ahmet bir fikir attı ortaya. “Madem biz bu kadar çalışıyoruz, bir yıl boyunca bu kadar çok emek harcıyoruz. O zaman daha çok seyirciye ulaşalım, bu filmleri başka şehirlere de götürelim” dedi. Tamamen Ahmet’in fikridir yani.

Örnek aldığınız başka festival oldu mu peki?

B.E: Tabii yurtdışında benzer festivaller var ama biz o zaman bilmiyorduk. Türkiye’de zaten yoktu böyle bir festival o yıllarda.

A.B: Aslında yurtdışında da bize benzer festival yoktu o zaman. Oradakiler şöyleydi, mesela Hamburg’da başlıyor festival, sonra 30 km. ötede bir başka yere götürüyorlar. Ama bizim gibi böyle şehir şehir gezen, uzun yollar kateden bir festival yoktu. Ama şimdi hem Türkiye’de hem yurtdışında benzer festivallerin sayısı arttı. Buna önayak olduk biraz. İlk yıl yaptığımızda “bu olmaz, yapılmaz, deli misiniz?” diyenler çoktu.

B.E: Bir de ilk yıl biz tamamen kendi olanaklarımızla yaptık festivali. Ankara Film Festivali’yle ilişiğimiz Haziran’da kesildi, biz Aralık’ta ilk festivalimizi yaptık. Çok kısa bir süre içerisinde hazırlandık. Ankara, İstanbul, İzmir ve Eskişehir ile başladı festivalimiz.

İlk yıllar şimdikinden daha çok şehir geziyordunuz değil mi? 

B.E: Evet öyle oluyordu. Ortalama dört şehir geziyorduk.

O yıllarda festival yapmak şimdikinden daha zor. Ama sizde hep büyük bir heyecan ve heves var. Şimdi de sürüyor mu bu?

A.B: Heves olmadan yapılır mı? İnatçılık ve heves. Tabii o zamanlar daha genç ve enerjiktik. Şimdi o yok işte. Hiç unutmam İstanbul’da festivali yaptığımız yıl, son seans acayip yorulmuşuz. 23.30’da bavulları topluyoruz başka şehre geçeceğiz. Bir taraftan da bobinlerin sarılmasını bekliyoruz. Serdar’la (Aygün) FİTAŞ Sineması’na inip James Bond seyrediyoruz o saatte. Sevna geldi, bizi kovaladı. (Gülüyor) Gece yarısı yola koyulduk, sabah 09.00’da İzmir’deydik. 12.00’de de ilk gösterimi yapıyorduk. Böyle bir enerji ve koşturmaca hali… Bir de o 35 mm’lerin taşınması ayrı dert. O zaman ne internet yaygın, ne DCP var, ne DVD var, ne internetten film indirmek var. Hiç unutmam Bursa’dayız, 1997 yılında. Çok özel bir Macar filmi izleyeceğiz; Miklos Jansco’nun Kızıl İlahi adlı filmi. Atilla Dorsay bas bas bağırıyor “Bunların hepsi hayvan, bunlar adam değil” diye. Bütün genç sinema yazarları futbol maçı izlemeye gitmiş. O akşam önemli bir maç vardı. Atilla Dorsay filmi tek başına izledi. O filmi 35 mm başka bir yerde izleme durumu yok ki. DVD de yok. Atilla Dorsay çok kızmıştı. (Gülüşmeler)

Bursa’da da çok güzel anılarınız var.

A.B: Var tabii. Mesela 2005 yılını da hiç unutmam. Festivalin 11. yılı. “Babam ve Oğlum’u açılış filmi yapalım” dedik. Filmin Türkiye’de gösterime girdiği gün, biz de festivalde açılışını yapıyoruz. Hülya Koçyiğit’i çağırdık sunucu olarak. Babam ve Oğlum’un bütün ekibi geldi. Hepsi sahnede. O zaman herkes Bursa’ya gitmek için Taksim’de AKM’nin önünde beklerdi. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin otobüsü gelip bizi Taksim’den alırdı. Şarkı türkü hep birlikte Bursa’ya gidilirdi. Geldik AKM’nin önüne. Saat ikiye yirmi var. Kenan’ı aradım, “otobüs nerede?” diye sordum. “Hemen dönüyorum sana” dedi. Beş dakika sonra döndü. “Abi, otobüs size bekliyormuş Tayyare Kültür Merkezi’nin önünde.” “Kenan” dedim “biz İstanbul’dayız”. Otobüs yok. Gecikmeli olarak yola çıktık. Bir yağmur başladı. Felaket, göz gözü görmüyor, olacak şey değil. Korkunç bir durumdayız, ne yapacağımız belli değil. Son anda yetiştik açılışa. Salona bir girdik, 0 703 kişilik Tayyare Kültür Merkezi’nde yer yok, millet merdivenlerde bile oturmuş durumda. Tabii biz filmi izleyecek durumda değiliz, başka kavgalar, tartışmalar var. Film de korsana çıkmasın diye, diyalog listesini yolladılar. Kızım çeviriyordu listeyi. “Baba, bu adam ölecek galiba. Ben bu filmi çevirmek istemiyorum” diyordu çevirirken. Filmin sonlarına doğru salona girip baktım, herkes ağlıyor hüngür hüngür. Felaket durumda ortalık, inanılmaz bir şey. Öyle bir ortam ki! Hülya Koçyiğit’in orada olması da bir başka olay. Çağan ve bütün oyuncuların orada olması da. Benim çocukluğumdaki Yeşilçam filmlerinin galalarına benziyordu. Hiç unutmam.

Cem Yılmaz’ın festival konuğu olduğu 2007 yılında uçak rötar yaptığı için on bir saat havaalanında beklemişsiniz.

A.B: Evet, on bir saat İstanbul Havaalanı’nda beklemiştik, onu da unutmam. Uçak kalkamamıştı kötü hava şartlarından dolayı. Havaalanına geldik, İstanbul’dan Kars’a gideceğiz. Sabahın erken saatleri… Uçak kalkmıyor bir türlü. Tam on bir saat bekledik. Cem Yılmaz, Zeki Demirkubuz, Reis Çelik vardı. Bir de Bergman’ın yapımcısı Katinka Farago vardı. Kalabalık bir grubuz, hep birlikte bekliyoruz. (Gülüşmeler) Cem Yılmaz o ara bir fotoğraf makinesi almıştı, Leica. Onu gösteriyordu bize, fotoğraflar çekiyordu. Kimse dönmedi. Akşama kadar uçağın kalkmasını bekledik. Neyse akşam 8’e doğru indik Erzurum’a. Erzurum’dan da bir otobüs ve bir minibüsle Kars’a gideceğiz. Kar kış kıyamet. Bergman’ın yapımcısı en önde oturuyor. Otobüs 110’la filan gidiyor. Kadın bana dönüp “yerler buz, otobüs çok hızlı gitmiyor mu?“diye sordu. “Yok yerler buz olamaz.” dedim, kadını rahatlatmaya çalışıyorum. Sonra bir baktım ki yerler buz gerçekten, cam gibi. Ama şöfor alışık, 110’la gidiyor. Arada bir de dönüp Bergman’ın yapımcısına bakıyor ve gülüyor. (Gülüşmeler) 

B.E: Cem Yılmaz Kars’a geldiğinde de Sarıkamış’ta bir otele götürelim dedik sıkılmasın diye. Zeki’yle (Demirkubuz) ikisini ben götürdüm fakat daha kayak mevsimi açılmamış. Bir gittik, buz gibi, bomboş, koskoca bir otel. Kimse yok. Orada bir yemek yedik. Üçümüz birbirimize bakıyoruz. “Biz ne yapıyoruz burada” der gibi. Otel ısıtılmamış, donuyoruz. O akşam tabii hemen geri döndük Kars’a. Sonra Cem’i Kar Otel’e götürdük. Fakat o kadar festivalin içine girmişti ki, “Hayır” dedi “ben Simer Otel’de kalacağım.” Simer’e geçti. Tüm konuklar ve festival ekibi Simer’de kalıyordu çünkü. Özel bir otelde kalmak istemedi.

A.B: Aynı yıl Şener Abi’yi (Şen) minibüse bindireceğim, yemekten sonra. Otele gidecek. O sırada bir adam geldi, elinde iki naylon torba. Bizi gördü. Geldi yanımıza. Elindekileri göstererek “Tut şunları!” dedi bana. Torbaları tuttum. Çıkardı cep telefonunu. “Olmadı, bırak!” dedi. Bıraktım torbaları. Verdi elime telefonu, “çekk!” dedi. Aynen bu. Geçti Şener Abi’nin yanına, Şener Abi de hiç sesini çıkarmıyor. Adama bakıyoruz şaşkınlıkla. Fotoğrafı çektim. Aldı telefonu, cebine koyup gitti. Böyle şeyler de oluyordu yani. (Gülüşmeler)

B.E: Benim aklıma şimdi Tuncel Ağabey’le ilgili bir anı daha geldi. Reha Erdem’in “Beş Vakit” filmini gösterdik 2006’da. Film bitti, herkes çıkıyor salondan. Tuncel Ağabey filmi hiç beğenmedi. Ahmet’e (Boyacıoğlu) nasıl bağırıyor. Hedef Ahmet. Diyor ki “sen nasıl böyle bir filmi programa koyabilirsin, bu adam taşrayı hiç mi öğrenmemiş, hiç mi yaşamamış. Böyle taşra filmi mi olur?” Bu öfkesi üç gün sürdü. Hayatı öyle yaşayan biriydi Tuncel Ağabey, o coşkusunu hiç yitirmiyordu. Neyse sonunda Menend katalogu saklamış, görürse yine aklına gelir, kızar diye. Katalogda da Alin (Taşçıyan) yazmış filme dair. Bir de ona kızmasın diye. (Gülüşmeler)

2007 yılında Yol’un bilinmeyen görüntülerini getirdiniz. O yıl da çok konuşulmuştu.

A.B: Evet, 2007 de çok özeldir bizim için. “Yol” filminin bilinmeyen, filmde olmayan görüntülerini getirdik yurtdışından. Hiç unutmuyorum Atilla Dorsay “yine ortalığı birbirine kattınız” demişti. “Yol”un bütün görüntüleri geldi. Şuradaki (ofisteki fotoğrafları gösteriyor) Yılmaz Güney fotoğrafları kimsede yok mesela. O fotoğraflar “Yol” filminin İsviçreli yapımcısı Donat Keusch’un özel arşivindendir.

B.E: Yapımcısı geldi, kurgucusu Elizabeth Waelchli geldi.

A.B: O bilinmeyen görüntülerden 17 dakikalık özel bir kurgu yapıp Ankara’da ve Kars’ta gösterdik. Ankara’da o kadar ilginç şeyler oldu ki. Yol’un oyuncuları Tarık Akan, Şerif Sezer ve Necmettin Çobanoğlu, yapımcı Donat ve kurgucu Elizabeth gösterime katıldılar. Önce film izlendi. Arkasından bilinmeyen görüntülere geçtik. İzliyoruz ve arada durduruyoruz. Tarık Akan o sahneleri anlatıyor. “İşte bakın o karda donmamak için neler yapmalısınız?” diyor. “Önce normal bir çorap giyeceksiniz, üzerine bir yün çorap giyeceksiniz, sonra naylon torbayı ayağınıza geçireceksiniz, üzerine bir çorap daha giyeceksiniz. Ancak öyle donmaktan kurtulursunuz.” Ne hikâyeler anlattılar filmin çekim sürecine dair. Yurtdışından inanılmaz bir fotoğraf seçkisi geldi. Yılmaz Güney’in özel uçakla Cannes’a gelişi, nasıl karşılandığı, ödül töreni… Neler vardı neler! Filmin bilinmeyen görüntülerinde de çok acayip sahneler vardı. Zaten filmin tamamı, toplam çekilen negatifi altı saat… O bizde var. Bir de Tarık Akan ve Agah Özgüç’te var. Tabii böyle bir etkinlik ile bambaşka bir şey yapmış oluyorsun, sadece festival değil. O yıl festivalle ilgili çıkan haberlerin yarısından çoğu Yol’un bilinmeyen görüntülerine aitti.

OHAL Valiliğinin yasağı nedeniyle 1998 yılında Diyarbakır’a gidemediğinizi okumuştum.

B.E: Evet, 1998’de Diyarbakır’a gidecekti festival, gidemedik. Festivalin Diyarbakır ayağını KAMER (Kadın Araştırmaları Merkezi) ile yapıyoruz. Bütün biletler satılmış, herkes heyecanla bekliyor. Çok mutluyuz biz de. Gece yattık, sabah erkenden uçağa bineceğiz. Havaalanına giderken “gelmeyin” dediler. İptal edildi.

A.B: Diyarbakır Valiliği ve Emniyet’in festivale verdiği izni, OHAL Valiliği iptal etti ve gidemedik. “Yapacağınız etkinlik bölgemizde yürütülen terörle mücadele çalışmalarını olumsuz olarak etkileyebileceğinden, ayrıca terör örgütü ile ilişkisi bulunan bazı gruplarca kullanılabileceğinden 2935 sayılı OHAL Kanunu’nun 11. maddesi gereği adı geçen organizasyonun ve etkinliklerin yapılmaması uygun görülmüştür.” gibi bir gerekçeyle iptal ettiler. Hatta Avrupa Birliği Ankara Temsilcisi Büyükelçi Karen Fogg, Dışişleri Bakanlığı ile görüştükten sonra, yasaklamanın nedenini araştırmak üzere Diyarbakır’a gitmişti. Diyarbakır’da Szabo, Bergman ve Carlos Saura’nın filmlerini gösterecektik o yıl. Jiri Menzel’in “Sıkı Denetlenen Trenler”i de vardı programımızda ama festivali sakıncalı buldular. Üç yıl sonra, 2001’de gidebildik ancak. Hatta Karen Fogg’un da katıldığı bir resepsiyon verildi. 1998’de festivali yasaklayan OHAL Valisi de vardı resepsiyonda. (Gülüşmeler)

Bu olay basında yer aldı mı o yıllarda?

B.E: O yıl iptal olunca biz basına duyurduk bunu. Pek ilgilenen olmadı. Bir tek köşesinde Doğan Hızlan yazmıştı.

A.B: O dönem internet, e-mail falan da yok. 72 basın kuruluşuna faks çektik. Cumhuriyet’te ve Radikal’de küçük haberler çıktı. Pek görmedi basın bu olayı. Bu arada tabii ikinci gidişimizde, 2001’de OHAL Valisi de yanımızda olduğu için kimse salona girip filmleri denetleyemiyordu. İçerde Costa Gavras’ın Z (Ölümsüz) filmi oynuyor. Denetleme yok. Vali orada; sıkıysa denetle!

İyi film denk gelmiş. (Gülüşmeler)

A.B: 1999 yılında gösterimleri Fransız Kültür Merkezi’nde yapıyoruz Ankara’da. Hatta film gösterimi sırasında Düzce’de büyük deprem oldu. O yıl Fransız Kültür Merkezi emniyetsiz olduğu gerekçesiyle kapatıldı, sonra da yıktırıldı. En son biz film göstermiştik orada. İşte o yıl bu “Avrupa Birliği Uyum Yasaları” daha çıkmamış, bütün izinler Valilikten alınıyor, festivali polisler denetliyor. İlk gün bir sivil polis geldi. Baştan sona bütün filmleri izliyor salonda. Adam için de çok sıkıcı bir şey tabii ki. Hiç unutmuyorum son gün Ettore Scola’nın “Balo” filmini gösteriyoruz, filmde hiç diyalog yok. 15 dakika sonra dışarı çıktı bizim sivil polis, “kimse konuşmuyor” dedi. “Bu film böyle” dedim. “O zaman ben evime gidiyorum. Yeter bir haftadır çektiğim eziyet” deyip gitti. (Gülüşmeler)

Bela Tarr da festivale konuk olmuştu değil mi?

B.E: Evet, Bela Tarr Bursa konuğumuz olmuştu. 7. festivaldi. 2001 yılında, Karanlık Armoniler’i göstermiştik. Bela Tarr’la Berlin Film Festivali’nde tanışmıştık daha önce. “Biz bir festival yapıyoruz ve sizin gelmenizi çok isteriz” demiştim. “Söz veriyorum, geleceğim” dedi. Sonra onun menajeriyle konuştuk, “gelemiyor” dedi. Ben hemen bir mesaj bıraktım Bela Tarr’a, “söz vermiştiniz” diye. “Tamam, geliyorum” deyip o yıl geldi. “Karanlık Armoniler”in gösterimi olacağı gün sinemaya götürdük onu. “Makine odasına çıkmak istiyorum” dedi. Çıkardık, makinistle tanıştırdık. Makinist “kim bu amca” der gibi bakıyor. Bela Tarr makiniste “Dolby Dijital” diye sordu. Makinist “No Dolby” dedi. Tabii biz de çok gerginiz, korkunç bir durum. Bela Tarr bir anda karardı, rengi kaçtı. Çok hassas bu konularda. Hiçbir şey söylemiyor ama ben ne kadar gerildiğini fark ediyorum. Çıktık oradan.

A.B: Salon da ağzına kadar dolu bu arada.

B.E: Neyse salonda gösterim devam ediyor. O gerginliği unutturmak için “hadi bir şeyler içmeye gidelim” dedim. Gittik bara. Yanımızda Necati (Sönmez) vardı neyse ki. Necati onunla sohbet etti ve söyleşi yaptı. Sonra Bela Tarr’a iyi içirdik orada, biraz rahatlaması için. (Gülüyor)

A.B: Filmin bitmesine 20 dakika kala Bela Tarr “Hadi kalkın film bitiyor, gidelim” dedi.

B.E: Biz götürmek istemiyoruz aslında. Çünkü bize de telefon geldi, film esnasında salondan çıkanlar olmuş. O yüzden gitmesek de olur düşüncesindeyim. Çıkanları görürse üzülür diye düşünüyoruz. O da tutturdu “hemen gidelim” diyor. Ben de Ahmet’e “ben gelemeyeceğim, bu kadarını kaldıramayacağım. Daha söyleşi kısmı var” deyip gitmedim, çok gerildim. Ahmet gitti. Bursa’da o yıllarda otelde oda partilerimiz meşhurdu. Filmlerden sonra akşam büyük bir odada buluşurdu herkes. Neyse, biri dedi ki “Bela Tarr uçuyor, adam o kadar mutlu ki”. O kadar güzel sorular gelmiş ki, adam çok sevinmiş söyleşide. Ben de rahatladım tabii.

Bu arada Bela Tarr’ın görüntü yönetmeni Fred Kelemen de Kars’a gelmişti 2008’de.

B.E: Evet Kelemen de geldi Kars’a. Daha önceki yıllarda yönettiği filmleri de göstermiştik. 2008’de festivalde jüriydi. 

Festivalin film göstermenin yanı sıra yıllardır sinema kitaplığı yaratma kaygısı da oldu. Bu nedenle festivalin ilk yıllarından bugüne sinema kitapları da yayımladınız. Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Ömer Lütfi Akad, Tuncel Kurtiz, Münir Özkul, Hülya Koçyiğit, Zeki Ökten gibi ustalara dair kitapların yanı sıra Devrim Yahut Vasat, Türk Sineması’nda Sansür, Taşrada Var Bir Zaman gibi kavramsal kitaplar da var.

B.E: Evet bunu çok önemsiyoruz ilk yıllardan beri. Türkiye’de birçok yönetmene dair kitap yok maalesef. Bu boşluğu da doldurmak istiyoruz elimizden geldiğince.

A.B: Aslında hazırladığımız kitaplar bunlarla da sınırlı değil. 1993-94 yılında Ankara Film Festivali’nde çalışırken başlamıştık kitap hazırlamaya: Fransız Sineması, Avrupalı Yönetmenler, 1968 ve Sinema, Türk Sineması Cilt I ve II, Sessiz Sinema tarihi, Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları… Bu kitap Nijat Özün’ün yazılarının toplandığı ilk kitaptır. Sonra yeniden basıldı. Gezici Festival’le birlikte 1999 yılında “Oyuncu: Tuncel Kurtiz” kitabıyla başladık kitap yayımlamaya. O da çok zevkli bir iş tabii ki. Genelde 20 yazarlık kitaplar oluyordu, derlemeler. Tuncel Kurtiz’le ilgili 20 yazardan yazılar istedik. Biraz meşakkatli bir iş, yazarları dürtüyorsun sürekli. “Yazdın mı, yazmadın mı, yazı geldi mi, gelmedi mi?” diye.

B.E: Tabii yönetmenlerin istekleri doğrultusunda da hareket ettik. Reha Erdem “benimle ilgili kitabı (Reha Erdem Sineması – Aşk ve İsyan) Fırat Yücel hazırlasın” demişti mesela. Biz de o doğrultuda gittik. Zeki’nin (Demirkubuz) kitabında da öyle. Akademisyen Ruken Öztürk’ün yapmasını istemişti ve öyle de oldu. Zeki kitaba koyacağımız yazıları da kendisi seçti, epey vakit ayırdı kitaba.

Çok çabuk tükenmişti Zeki Demirkubuz kitabı. Yazılar ve söyleşiler çok iyiydi. “Devrim Yahut Vasat”ı da Zeynep Tül Akbal hazırlamıştı, o da çok iyi bir kitap.

B.E: Evet sağ olsun çok güzel bir kitap hazırladı bizim için. İki kitabımıza katkı sundu. Taşra kitabını da hazırlamıştı. Çok değerlidir bizim için.

Bu sene neden kitap yok? 20. yıl kitabı iyi olurdu aslında.

B.E: Maalesef bu sene yok.

Vakit darlığından mı? 

B.E: Yok sadece vakit sorunu değil aslında.

A.B: Vakit de önemli tabii. Bu yıl zor geçti bizim için. Çok koşturduk. Valladolid, Busan ve Venedik festivallerine konuk oldu Türkiye Sineması. Bu işler de epey vaktimizi aldı.

B.E: Ama sonuçta vakit engel değildi bence. Asıl neden ekonomik. Eğer daha büyük bir bütçemiz olsaydı bu sene de kitap hazırlardık.

A.B: Bütün dert şu, tek destekçimiz Kültür ve Turizm Bakanlığı. Başka destekci ve sponsorumuz yok. Bakanlık da olmasa festivali yapamayız zaten. Eskiden Bursa Belediyesi ve Kars Belediyesi’nin katkıları epey rahatlatıyordu bizi. Daha iyiydi bütçemiz.

B.E: Ama şimdi öyle değil ki! Bu yıl Sinop’ta tamamen kendi bütçemizle yapıyoruz, ne belediye destekliyor ne de valilik. Tamamen kendi olanaklarımızla yani…

Festivalin ekonomik boyutunu konuşsak yeri gelmişken…

 B.E: Biz bütçesizlikten dolayı “ekonomik” festival yapmayı çok iyi öğrendik bu süreçte. Tabii öyle olunca çok yoruluyoruz. Mesela beş kişinin yapması gereken işi bir kişi yapıyor. Ama bunun yapımcılık pratiğine katkısı oldu. Yapımcılığa da başladığımız için böyle tasarruflu çalışmanın ona iyi bir katkısı olduğunu düşünüyorum. Yapımcılıkta da bayağı bir ekonomik çalışıyoruz. Bu da önemli… Gerçekten biz bazı festivallerin ne kadar para harcadığını duyunca şaşırıyoruz.

Türkiye’deki diğer büyük festivallerin, mesela Antalya’nın bütçesi Gezici’de olsa ortaya neler çıkardı diye de düşündüğümüz oluyor.

B.E: Bizim toplam bütçemiz onların açılış gecesi bütçesi kadar bile değil. (Gülüyor)

A.B: Değil tabii, arada dağlar kadar fark var.

20. yıl programına dair konuşsak biraz. “Sinema Aşkına” teması ve bölümüyle kutluyorsunuz bu yılı.

B.E: Evet elimizden geldiğince özel şeyler yapmaya çalıştık 20. yıl için. “Sinema Aşkına” bizce de iyi oldu. Danışmanımız Ahmet Gürata’nın önerisiydi o bölüm. Böyle kutlayalım istedik 20.yılı. Bölümde özel filmler var. Abbas Kiarostami’nin Yakın Plan’ı, Kieslowski’nin Amatör’ü, Mark Cousins’ın İlk Film’i, Godard’ın Dile Veda’sı sinema perdesinde görülmesi gereken filmler. Son iki yıldır video sanatçılarıyla sergiler yapıyoruz. Bu yıl “Canan” sergisi var, çok önemli.

Murathan Mungan’ın seçkisi ve “Osmanlı’dan Manzaralar” bölümü de var programda.

B.E: Murathan Mungan’ın “Gerçeğe Açılan Üç Kapı” seçkisi çok önemsediğimiz bir bölüm. Geçen yıl yazar Barış Bıçakçı’nın seçkisine yer vermiştik. Bu yıl ne yapalım derken, aklımıza ilk Murathan Mungan geldi. Çok sevdiğimiz bir yazar ve sinemayla da ilişkisi çok güçlü. Bizim için çok güzel filmler seçti. Festival kapsamında bir de söyleşisi olacak Ankara’da. O bölümü de eleştirmen Jay Weissberg’in önerisiyle yaptık. “Eye Film Institute” ile ortaklaşa yapıyoruz bu bölümü. 1896 – 1922 yılları arasında Osmanlı topraklarında çekilen filmler gün yüzüne çıktı. Osmanlı’ya ve sinema tarihine farklı bir gözle bakmayı sağlayan, süreleri 2 dakika ile 13 dakika arasında olan 17 kısa filmden oluşuyor. Ankara’da ilk kez gösterilecek bu filmlerin ardından Elif Rongen Kaynakçı ve akademisyen Nezih Erdoğan filmlere dair sunum yapacaklar.

A.B: Geçen yıl Tuncel Baba’yı kaybedince onun festivalde yer alan arşiv görüntülerinden 43 dakikalık bir belgesel yaptık ve gösterdik: “Gezici Festival’in Yol Arkadaşı Tuncel Kurtiz.” Bu yıl da Tuncel’in 1978 çektiği “E5 Ölüm Yolu”nu gösteriyoruz anısına.

20 yıldır festivalin şahane afişlerini yapan Behiç Ak’tan da bahsetsek…

A.B: Behiç ilk defa 7. Ankara Film Festivali’nin afişini çizdi bizim için. O meşhur festival… İlk birlikte çalışmamız o olmuştu. Behiç o yıllarda “Türk Sineması’nda Sansürün Tarihi – Siyahperde” diye çok iyi bir belgesel yapmıştı. 12o dakikalık. Hatta Atıf Ağabey (Yılmaz) yapmıştı yapımcılığını. O belgesel 94 yılında Ankara Film Festivali’nde en iyi belgesel ödülü almıştı. Sonraki yıl festival için afiş hazırlıyoruz. Olmuyor bir türlü, hep kötü kötü afişler geliyor. Aklımıza Behiç geldi, ona çizdirelim dedik. Sağ olsun çizdi. Sonra biz “Gezici Festival”e başladık. İlk yıl Behiç’ten istedik yine. 1. Gezici Festival’in afişini de çizdi. O gün bugündür de bizim afişlerimizi çiziyor. Arada üç tane de İngiliz Kısa Film Günleri afişi çizdi bizim için.

Yıllar içinde festival seyircisi azaldı mı peki?

B.E: Büyük şehirlerde evet, ama Anadolu’da hayır. Aslında sinema salonları azaldı, küçüldü. Bu da seyirci sayısında azalmaya neden oluyor. Ankapol vardı eskiden, Kavaklıdere vardı. Çok büyük salonlar vardı.

A.B: Kapasite kısıtlı. Bende geçmiş yılların seyirci sayılarına dair notlar var, hâlâ saklarım. Şöyle yazmışım mesela, yedi salonda gösterim yapıyoruz. Kızılırmak Sineması: 613. Aynı anda 600 kişi film izliyor. Aynı seansta Kavaklıdere Sineması’nda da gösterim yapıyoruz. Onun da karşısına yazmışım, 646. Aynı gün bu. Diğer tarafta Metropol 1 var; orası da 600 kişilik. Orada da yazmışım 597. Bir hesap yapıyorsun bir günde bir salonda 2000 kişi film izliyor. Şimdi yok böyle bir durum.

Söyleşiyi bitirirken Zeki Demirkubuz’u sormak istiyorum. Ankara’da çektiği İtiraf filmiyle başlayan bir dostluğunuz vardı. Yeraltı’nın yapımcılığını yaptınız ve yeni filmleri Bulantı ve Kor’da da sürüyor yapımcılık. Onunla olan ilişkinizi merak ediyorum.

B.E: Ankara’yı çok seviyor Zeki. Yıllardır oluşan bir güven ilişkisi ve dostluğumuz var. Çok yıllar öncesine dayanıyor. Biz de onun yapımcısı olmayı çok sevdik. İnandığımız, güvendiğimiz biri. Şimdilik sadece onunla çalışmayı sürdürmek istiyoruz. Zeki de herkesle çalışmıyor zaten. Biz de öyle. İyi anlaşıyoruz yani.

A.B: Karşılıklı “ruh hastalıkları” ilişkisi…(Gülüşmeler) Şaka bir yana çok iyi bir yönetmen Zeki.

Yapımcısı olmak zor mu?

A.B: Her şey zor. Festival yapmak kolay mı? Biz İtiraf’ta beraber çalıştık, Kader’in Kars’taki finalini beraber çektik. Yeraltı’nda çalıştık. Son filmi Bulantı’da çalıştık. Şimdi Kor’a hazırlanıyoruz. Yani az bir şey de değil. Neredeyse 2000 yılından bu yana yaptığı bütün filmlerde yer aldık. Sadece “Bekleme Odası” bize denk düşmedi. Çekimleri festivale denk geldi. Tabii çok iyi tanıyoruz artık birbirimizi. Ne yapacağını, ne istediğini, setteki beklentilerini çok iyi biliyoruz artık. Şimdi kamerayı buraya koy, Zeki ne yapabilir? Biliyoruz artık ne yapacağını. Sözsüz anlaşabiliyoruz artık. Çalıştığı teknik ekip de aşağı yukarı aynı olunca işler de daha hızlı çözülüyor.

Bulantı’yı ne zaman izleyeceğiz?

A.B: Daha kurguluyor onu. Daha vakit var.

B.E: Vizyona da daha var. Önce yurtdışı festivallerine başvuracağız.

Kor’un çekimleri daha başlamadı değil mi?

B.E: Kor daha başlamadı, Mart gibi.

Kor’un bekleyeni çok. Herkes merak içinde. Tabii Bulantı da öyle ama Kor, sevdiğimiz Zeki Demirkubuz filmlerine yakın hikâyesiyle merak uyandırıyor çok.

B.E: Bulantı’nın hikayesi çok daha kişisel tabii.

A.B: Bekleme Odası benzetmesi yapılacak ama yanlış.

B.E: Kendi oynadığı için o benzetme yapılacak ama filmi izlediğinizde fikriniz değişecek.

Ercan Kesal da oynadı değil mi?

B.E: Evet, Ercan da küçük bir rolle dahil oldu filme. Doktor rolünde… Bulantı o kadar kişisel bir hikâyeydi ki Zeki’den başkası oynasaydı olmazdı gerçekten.

A.B: Çok farklı bir film oldu. Ben tepkileri çok merak ediyorum doğrusu. Bu sefer Dostoyevskiyen bir film değil; benzetmek doğruysa Tarkovsky’e daha yakın bir dünyası var bu filmin.

20 yıl oldu. Bundan sonraya dair planlarınız neler?

A.B: Valla ben emekli olacağım artık. (Gülüşmeler)

B.E: Umarım devam edeceğiz. Bırakmak yok.

 

Söyleşi ve deşifre: Sinan Yusufoğlu

Araç çubuğuna atla