Bir Erden Kıral Sohbeti: “Mutlu Olmadan Sevmek Nedir?”

(Söyleşi, Erden Kıral’ın yeni filmi Gece’nin bazı sürpriz gelişmelerini ele vermektedir)

Erden Kıral: Çay mı içersiniz neskafe mi?

Hasan Cömert: Hangisi kolay olacaksa.

 erden_kıral-2

 

Kaan Karsan: Uyarlamalarla başlamak istiyoruz. Filmografiniz ağırlıklı olarak uyarlamalardan oluşuyor.

Erden Kıral: Bir anekdot var. O her şeyi anlatıyor. Korsika Film Festivali’nde Hakkari’de Bir Mevsim yarışıyordu. Marie-José Nat jüri başkanıydı. Ferit Edgü’ye dedi ki “Genellikle yazarlar, yönetmenler, romanları katlederler. Sizi katletti mi?” Ferit “Evet, çok güzel katletti.” dedi. Romanı çok güzel katletmek lazım. Romanın ruhunu almak gerekiyor. Zahit epik bir roman. Taşınma meselesi var, yirmi yıllık bir süreci anlatıyor. Ama beni İzmir’de neler olup bittiği ilgilendirdi. Köyleri zorunlu olarak boşaltılan Kürtler, sıcak yerlere geldiler. Mersin’e, Adana’ya, İzmir’e geldiler. Bunlar, İzmir’e yerleşiyorlar ve büyük kentin cangılı içinde dağılıyorlar. Bir çeşit modern yaprak dökümü… Dört kardeşin üzerinden anlatmaya çalıştım. Paralellikler kurdum. Çünkü kopuyorlar ve kendi umutsuzluklarını, çıkmazlarını aşamıyorlar. Kendilerini yok etmeye başlıyorlar. Bu çok dramatik bir şey tabi… Bir psikodramada karakterler duygusal bakımdan en uç noktalara kadar gider. Romanda da öyledir, sinemada da öyledir. Ben de en uç noktalara kadar gitmek istedim. Gece bununla meşgul olan bir film. Amerikan edebiyatında 1. Dünya Savaşından sonra ve 2. Dünya Savaşından sonra ve öncesinde çok olaylı romanlar yazıldı ama psikoloji hep ıskalandı. Çok fazla olay! Onu da istemedim. O nedenle hep alt metin üzerinden gittim. “Bu film ne demek istiyor?” sorusu vardı hep kafamda. Alt metin üzerinden giderken eksenin de kaymaması gerekir. Bakarsınız eksen kayar gider elinizden. Mesela Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde’de, ki başyapıtıdır Orhan Kemal’in, sahneleri diyaloglarla kuruyor. Olağanüstü güzel, çok gerçekçi diyaloglar yazıyor. Tuncel Kurtiz’le diyaloglardan birkaçını çektikçe baktık ki sahne çöküyor. Diyoruz ki, çok uzun 4-5 saatte anlatamayız. Diyaloglardan kısıyoruz yine o sahne çöküyor. Orhan Kemal’in ruhuna uygun senaryo oluşturalım, dedik. Romandan uzaklaşmadan sahneler kurduk. Benim uyarlama yöntemim budur. Motomot, birebir sadık kalmamak gerekir. O sizi çok fena yerlere götürür. Sovyetler Birliği döneminde yapılan Savaş ve Barış filminde adeta romanı sayfa sayfa çevirmişlerdir. O yüzden hantaldır ve sıkıcıdır. Bunlara dikkat etmek gerekir.

Kaan Karsan: Sizin deyiminizle, bu romanı nasıl katlettiniz?

Erden Kıral: Yarısını almadım, ortadan girdim. İzmir’de neler olup-bitti oradan itibaren aldım. Hasan (Özkılıç) “Köyler yakılıyor, yıkılıyor, onları da anlat” dedi, rica etti. Baştan beri işin içindeydim. Hasan aslında bir öykü yazarı. Vicdan’da da iki öykü almıştım ondan. Bana bu hikayeyi anlattığı zaman mekanları da gösterdi. O dönemde gelen Kürtler, Romanlarla iç içe yaşıyorlar. Yeşildere’de… Yoksullar, çok yoksullar. Sen bunu yaz ama roman yaz, dedim. Yazmaya başladı ve yazdıkça bana yolladı. Fikir alışverişi yaptık. Roman ortaya çıktı. Baş tarafta bombalar atılıyor, evler yakılıyor, katırlarla dağı aşıyorlar, Diyarbakır’a geliyorlar, tüm kardeşler küçük o sırada… Oraları sinematografik bulmadım. Epik filmlerim var, Bereketli Topraklar Üzerinde epik filmdir. Baştan sona anlatılır her şey orada. Burada zorunlu göç sonunda insanların büyük kentlerdeki ufalanışını etkili buluyorum. Araştırırken birçok yan tema çıktı. Mutlu olmadan sevmek nedir? Bu karı koca neden birbirinden kopamıyor? Kavga ediyorlar, kriz var krizi aşamıyorlar, kendilerini tüketiyorlar. Bu ne demektir? Bunlarla meşgul olan bir senaryo yazdık. Arkadaşlarımın da çok katkısı var. Rıza Kıraç kaleme aldı. Filmin özelliği, doğaçlama olması. Parktaki graffitilerden aldığımız şeyler de var, Nurgül’ün not ettiği… O sırada aklınıza ne geliyorsa onu söyleyin, dedim. Çünkü zor olanı yapıyorum. Oyuncularıma fazla şey vermiyorum ama onlardan olabildiğince çok şey almaya çalışıyorum. Bu önemlidir. Keşfetmek gerekir oyuncuyu, o karakteri iyice oturtmak gerekir. Ona göre bir oyuncu seçmek gerekir. Olduğunca çok şey almak lazım. Yapabiliyorum galiba bunu. Doğaçlamaya çok önem veriyorum. Vicdan’da da var o. Doğaçlama olunca ve bir de omuz kamerasıyla çekince filmde bir canlılık, bir belgesel havası oluştu.

Hasan Cömert: Kitaptan almadığınız kısımlardan özellikle geçmiş üzerinden gidersek politik kısımlarda seyircide bir boşluk yaratma endişesi yaşadınız mı? Geçmişlerini çok bilmiyoruz.

Erden Kıral: Ailenin Kürt olduğunu daha ilk sahnelerde veriyorum. Hiçbir şeyi bayrak sallayarak anlatmam. Benim politik filmlerim Hakkari’de Bir Mevsim de Bereketli Topraklar Üzerinde de Ayna da öyledir. Açıklamalı film yapmıyorum. Seyirci gördüğü insanların nereden geldiğini bakarak dinleyerek öğrenecek. İmalar var. Orada bir örgüt toplantısı var. Toplantıda esnaf var, esnaf örgütlenmesi var. KCK demiyoruz da ima ediyoruz o toplantıyı. Zahit ise belli ki dağdan inmiş, söyleniyor zaten. PKK’lı olabilir. Başka örgütler de olabilir. Acımasız bir örgüt var orada. İnfaz ediyorlar. Bu, bu örgüttür, bu da bu örgüttür, diyemem.

Ceylan Özçelik: Kitapta da denmemiş aslında. “Siyasi yapı” kullanılıyor.

Erden Kıral: Demedi. Demediği için de çok eleştirildi. Eleştirileri gereksiz buluyorum. Adam bunu böyle anlatıyor, sen oradan bir şey çıkart. KCK demedik. Öyle olduğunu ben tahmin ediyorum ve ona göre sahne kuruyorum. Zahit ise dağdan iniyor. Bir militan geliyor kente, bir eylem yapılacak ve bunu insani nedenlerle reddediyor. Korkuyor. Bu da insani bir neden. Yapamıyor. Yapamayınca da örgüt cezalandırıyor. A ya da B örgütü de olabilir.

Ceylan Özçelik: Vicdan ve Yük’te Mustafa Preşeva’yla kurguda bir ortaklığınız vardı. Bu filmde yeni bir kurgucuyla mı çalışmak istediniz? Risk almak olmadı mı bu? Kurgudan memnun musunuz?

Erden Kıral: Preşeva geldi, üç gün çalıştı. Ben o sırada çekimdeydim ama Preşeva devam edemedi, kişisel sorunlardan dolayı. Olmadı. Aslında ben onunla çok rahat çalışıyorum. Hatta “Erden Abi’nin çektiği filmi benden başka kimse kurgulayamaz” demiş. Sonra araştırdım, ettim Niko’yu buldum. Niko’nun da yaptığı iyi işler var. Tabi Preşeva’da şöyle oluyor. Ona malzemeyi bırakıyorum. O beni arıyor, çağırıyor. “İyi gidiyor” ya da “Geri dön” diyorum. “Ben bağlarım beğenmezsen sökeriz yeniden yaparız” diyor. Entelektüel bir adam. Kusturica’nın Underground’da reji asistanıydı. Niko’yla da rahat çalıştığımı söyleyebilirim. İyi kurgucular var ama iyi senaryo yazarı yok. O yüzden oturup kendimiz yazıyoruz. Neden? Çünkü senaryo yazarlığı kurumlaşamadı. Para verilmiyor senaryo yazarlarına. “Abi yaz işte, sonra alırsın” falan… Olmaz! Almanya’da uzun yıllar yaşadım ve filmler yaptım. Orada senaryo yazarları benim aldığımdan daha çok para alıyor. Yapımcı senaryo yazarının yazdığına bakıyor ve ona para yatıyor. Burada kurumlaşmadığı için, eş dost akraba ilişkileri ile gidiyor ve dolayısıyla yüksek seviyede senaryo yazılmıyor. En büyük sıkıntımız bu. Stüdyolarda da sıkıntı var. On yedi tane televizyon dizisi geliyor. Sen bir süre bekliyorsun. Onlar yapılacak, edilecek diye. Üvey evlat gibi. Maalesef A’da da B’de de bütün stüdyolarda bu böyle. Böyle zorlukları var.

Kaan Karsan: Müzik çalışmasını sormak istiyorum. Bir türkünün film için post modern olarak yeniden aranje edilmesi…

Erden Kıral: Muazzam bir altyapı. Dağhan Baybur müzik direktörü. Müzikotek’in patronu. Çok eski arkadaşım. Dağhan talip oldu. Tamam, dedim. Yük’te benimle çalışmak istiyordu ama Yük’te müzik kullanmadım. Sonda on saniyelik bir senfoni var. Çünkü bende bir müzik sendromu başladı. Vicdan’da Zülfü Livaneli’nin yaptığı müzik tamamıyla bir konser müziğiydi. Onu kullanmadım. O da çok şaşırdı. “Ben aslında yapmıyorum ama o eski arkadaşım. Neden kullanmadı…” diye demeç verdi. Onu aslında kendi biliyor. Müzik uymuyor çünkü sahnelere. Geniş bir müzik… Vicdan’da öyle geniş müziklere gerek yok. Dar ve derinlemesine yapmasını istedim. Olmadı. O yüzden çok az kullandım. Son jenerikte var. Müzik sendromu, korku başladı. O yüzden Yük’te hiç kullanmadım. Burada ise ne yapacağım diye düşünürken Dağhan “Yük’te çalışamadık bunda çalışalım” dedi. “Nasıl bir şey istiyorsun?” dedi. Rock, dedim. Bana Tülay’ın okuduğu şarkıyı dinletti. Tamam, ana müziği budur, dedim. Çok beğendim. Süsen’in telefonu bardağa koyup dinlediği ve diğerleri bana Dağhan’ın getirip dinlettiği benim evet dediğim yarısı arabesk yarısı modern şarkılar. İyi bir çalışma yaptık. Dağhan çok bilgili müzik konusunda. Filmin sonunda kullanılan müziği de benimsedi insanlar, etkili oldu. Finale kadar saklıyorum o müziği. Şeyler rahatsız etmiyor değil mi, Niran Ünsal şarkı söylüyor pavyonda ama o sırada bir sürü olay oluyor. Çok seviyorum. Zenci gırtlağı var.

Hasan Cömert: Pavyonda ve evde geçen sahneler çok gerçekçi. Telefonla şarkı dinlerken bardağın içine koymak gibi detaylar…

Erden Kıral: Nurgül söyledi o detayı da, ‘’Olur ama uyduruk olmasın’’ dedim, ‘’Yok herkes yapıyor bunu’’’ dedi. Ses değişiyor tabi bardağa koyunca.

Hasan Cömert: Süsen ile Yusuf’un ilişkisindeki diyaloglar seyirciyi çekiyor. Açlık grevi ve örgüt kısımda doğal olarak biraz daha soğuk diyaloglar var. İkisinin arasındaki ton farklılığı…

Erden Kıral: Öyle olması lazım. İki farklı hayat. Birinde doğrudan doğruya siyaset yapan bir adam var öbür taraf ise gece hayatı. O farklılığın olması gerekiyor hem renk bakımından hem diyaloglar açısından… Mesela, romanda var galiba ya da Hasan bana önerdi; açlık grevi yapanların yanında onlara yardım edenler var, slogan atıyorlar, ‘’Kahrolsun faşizm’’ gibi. Ona girmek istemedim. Biraz klişe buldum. Maden, Demiryolu gibi filmler var. Ama 70’ler onlar. Şimdi ben onu oraya koyamam. Durumdan vazife çıkarmak isteyenler oluyor. Gösterimden sonra ‘’Kürtler ya pavyona düşüyor, ya gangster mi oluyor’’ denmiş. Yani, bu kadar şematik düşünülemez ki. Bu tür anlatımın aslında politika konusunda daha etkili olduğunu düşünüyorum. Yani, Franco olmasaydı Carlos Saura olamazdı. Saura’nın o güzel filmleri, Franco’nun yasaklarına karşı arkadan dolanıp metaforik olarak canına okuyor. Şimdi orada onu göstersem kayacak eksen. Onu anlatmıyorum ben. Kürtler geldi ve ne oldu? İşte bu oldu. Bunların hepsi gerçek. Hasan bunları yaşamış. Hasan’ı tehdit etmişler. Korkma yaz, dedim. Korkarak bir şey üretmezsin. Neymiş, örgüt Zahit’i öldürmezmiş? Nasıl öldürmez! Kendi içinde infazlar yok mu? Romanda da var o. İnfaz ediliyor. Bir sahne çekmiştim ben, oraya doğru gidiyorlar. Kordon’da konuşuyorlar. Yani oraları flu bırakmadım aslında. Dikkat edilirse, orada keskin bir goşizm eleştirisi var. Ben tabii ki terörist diyemem insanlara. Bir şey uğruna kendini öldürüyorsa diyemem. Ama goşistlik varsa, yani bomba koyacaksan niye illa oraya koyuyorsun, başka bir yere koy. Adam bunu yapamıyorsa bunu sinematografik olarak şöyle görüyorum, korkuları, tereddütleri var, ‘’Tam vazgeçelim demiyorum ama bir kere daha gözden geçirsek’’ diyor. Orada bir polis arabası var ve tedirgin oluyor. Onları gösteriyorum.

Hasan Cömert: Bahsettiğim göstermek değil. Dediğiniz gibi öyle çok didaktik olurdu. Seyirci olarak ben de çok gösterilmemesinden yanayım. Göstermemeyi tercih ettiğiniz için soruyorum. Zahit’in sadece ölmüş olduğunu görseydik mesela. Onun öldürülme anını göstermeyi neden tercih ettiğinizi soracağım.

Erden Kıral: Şöyle, orada bakıştan, liderin bakışından Zahit’i harcayacağı belli oluyor. Bakışlarla verdim zaten. En son oturduklarında da ‘’Hadi bu işi yap’’ diyor. Demek ki yapmıyor ki peşinden gidip öldürüyor. O adam olduğu belli oluyor. Süsen de abisiyle buluşmak üzere. Abiyi ölmüş görünce de ‘’abi’’ dedi, ağzını kapattı. Doğu’da ölüyü sahiplenememe kültürü oluştu maalesef. Sahiplendiğin an alıyorlar içeri, örgüte bağlıyorlar seni de. Maalesef böyle. Çok sert her şey.

Hasan Cömert: Adamı görmeseydik, sadece öldüğünü görseydik.

Erden Kıral: Yok, o zaman da çok soyut olurdu. Koymak zorundaydım. Romanda bir kadın görür. Değiştirdim, kızkardeşin ziyareti yok romanda. Süsen, abisini yerde yatarken görüyor, sahiplenemiyor. Bunları hep ben ekledim. Bir zenginlik film için. Yani, Hasan’a da söylüyorum. İyi bir yazar ama biraz daha derinleştirmesi lazım. Kitapta, öldüren biraz daha meçhuldür, polis midir sivil polis midir… Onun için, nasıl takip edildiğiyle ilgilenmiyorum, öyle bir gerilime gerek yok. Yalın anlatırsan karmaşık duygular etkili oluyor. Formül budur.

Ceylan Özçelik: Filmdeki final kitaptaki sondan bambaşka. Nereden düştü aklınıza?

Erden Kıral: Kitap bir çıkış noktasıdır sinemacı için. Hasan kitabın adını değiştirdi, Zahit’i bıraktı, Gece diye basılacak. Filmin afişini de kapak yaptı. Hasan daha filmi görmedi. Çok merak ediyor tabi. Finale gelince, mesela Yolda filminde bunlar uzun bir yolculuk yapıyorlar. Yılmaz Güney’in yolculuğudur o. Arıyorlar, bulamıyorlar cezaevini. Bulamasınlar cezaevini, dedim. O yılları her yer açık cezaevi gibi algılayalım, dedim. Fikri beğendik. Öyle yazdık, geliyorlar, bulamıyorlar. Cezaevi yok. Öyle ortada kalıyor film. Burada da dedim ki, bunlar en uç noktalara gittiler. Varoş, para yok, Süsen bardan da atılıyor. Böyle bir şey geldi aklıma. Arkadaşlar benimsedi. Özellikle Nurgül çok etkilendi. Hala ağlıyormuş seyrederken.

Ceylan Özçelik: Nurgül Yeşilçay’ın epey katkısı da var filme.

Erden Kıral: Var. Doğup büyüdüğü yerlerde çektik. Süsen’in evi diye geçen ev aslında çocukken bahçesine girip erik çaldığı ev. Orada yaşlı bir adam onu dövermiş, kulağını falan çekermiş. Orada yetişmiş. Çok inandırıcıydı Nurgül. Kahramanca çalıştı. Ayağı parçalandı. Dokuz dikiş atıldı. Bara sarhoş gelip atıldığı sahnede yere düşen bardaklara bastı. Dört beş gün çalışamadı. Bekledik. Gelince de oturarak mizansen yaptım, ayağı iyice geçene dek. Ama gıkı çıkmadı. Yürü deyince de yürüdü. Mert Fırat baya bir çıtayı yükseltti bana sorarsınız. Yıkılıyor, o kadar iyi oynuyor ki ben bile bazen izliyordum onu, seyrediyordum yani, ne yapıyor bu adam, diye. Vildan (Atasever) da çok başarılı. Hakanlar, iki Hakan da başarılı. Açlık grevindeki Hakan (Yufkacıgil) doktor nezaretinde zayıfladı. Sonra işi bitti onun. Bir gün onu otelin lokantasında gördüm. Tek başına oturuyordu. Ağzı nasıl çalışıyordu biliyor musunuz? Günlerce yemek yemediği için nasıl yemek yiyordu! Çocuk ölmemek için yemek yiyordu. Ayça (Damgacı) da yan karakter ama döktürüyor. Çok başarılıydı çocuklar. İyi oynadılar, iyi çalıştılar.

Ceylan Özçelik: İlyas Salman’dan da epey verim almışsınız.

Erden Kıral: İlyas Salman, hayatı yönetilirse dehaya varan bir oyuncu yeteneğine sahip. Çok tuhaf bir oyuncu. Mesela o koklama sahneleri onun buluşu. O sahneler bence çok erotik. “Empotant bir adam, ne yapabilir ki?” diyor Süsen’in kocası Yusuf bir sahnede. Ama kokluyor işte! Kokuyla tatmin oluyor. Onları o buldu. Ben git, onu kokla, demedim; git, onu oradan kaldır, dedim. Koklamaya başladı. O kadar büyük ses çıkardı ki Yusuf da öyle uyandı. Benim işime geldi. Bazı sorunları var, o sorunları olmadığı zaman çok çok iyi oyun veriyor. İlyas Salman çok sevilen bir oyuncu. Halk seviyor. Biz çalışırken barın kapısında yüzlerce insan bekliyordu onu.

Hasan Cömert: İlyas Salman’ın oynadığı Şahin korkutucu bir karakter. Fragmandan başlayarak onun patlama yaşamasını bekledik. Aklınızda onun için alternatif bir final ya da finale giden yolda bir hikaye var mıydı?

Erden Kıral: Patlama inandırıcı olmazdı. Neden dersen empotant bir adam. Onun sınırı o kadar. Patlama şu, muazzam bir tokat atıyor. “Sürtük” diyor sevdiği kadına. Daha önce bir kadını sevmiş. O kadın gitmiş. Barın adını değiştirmiş, Sürtük Bar yapmış. Bu konuda çok hassas, hemen alınıyor. Tokat sahnesini unutmuyorum. Ayağa kalktı ve fena patlattı. Biz, ne yapıyor bu adam, dedik. Yanağı şişti Nurgün’ün… Bir de silah patlıyor. Nurgül’ün ondan alıp eşinin ayağına sıktığı sahne… O sahneyi seviyorum. Güzel sahne.

Kaan Karsan: Üç karakterin o üçlü ilişkinin üzerine yorumunuzu merak ediyorum. Yusuf-Süsen-Şahin arasında hem bir sevgi var. Hepsi birbirini seviyor. Zaman zaman hepsi birbirinden nefret ediyor.

Erden Kıral: Süsen bipolar, manik depresif.

Kaan Karsan: Aslında hepsi öyle denebilir.

Erden Kıral: Denebilir. Arızalı tipler. Süsen, Yusuf’a kolu kırıldıktan sonra yardım etmek istiyor. Kadın orada bir şefkat gösteriyor. Ardından gelen sahnede, eşinin kolunu ısırıyor. Onları hemen arka arkaya koydum. Nurgül, bipolar karakterini inceledi. Kitaplar okudu, psikiyatristlerle konuştu. Bipolar tipleri düz bir çizgide göremezsiniz. Şahin’in de normal bir hayatı yok. Karı koca da birbirlerinden bir türlü kopamıyorlar. Çıkmazdalar ve o çıkmazı bir türlü aşamıyorlar. Hayat ağır basıyor, şartlar çok ağır basıyor.

Ceylan Özçelik: Az evvel sizin de söz ettiğiniz erotizm kısmıyla ilgili bir şey sormak istiyorduk aslında. 

Hasan Cömert: Bize dozajı fazla olsa daha iyi olurdu gibi geldi.

Erden Kıral: Benim sansürden korkum yok. 13+ aldı film. Şaşırdım çünkü 18 bekliyordum. 18 olsaydı baya etkileyecekti. Televizyon satışlarını falan… Star aldı filmi ama saat 22.00’den önce gösteremiyor. Dozajında tuttuk gibi geliyor bana. Filmin içine yayılan bir erotizm varsa, böyle bir şey kokuyorsa, bu bizim için daha iyi bir şey. Nurgül kilo aldı. Şeftali gibiyim abi” diyordu bana sette. Buraya gelince dokuz kilo verdi. O bile bir erotizm, dolgun bir kadın, dolgun bir bar kadını.

Ceylan Özçelik: Son yıllarda ülke sinemasında erotizm pek göremediğimiz bir şey olduğu için soruyoruz belki de…

Erden Kıral: Filmin erotik bir havası var. Yeterli. Vicdan’da da var. Yük’te de var.

Ceylan Özçelik: Evet, evet. Bir siz yapıyorsunuz galiba.

Erden Kıral: Hıncal Uluç, Vicdan’da neden Murat Han’ın pantolonu inik değil, diye vurdu bizi. Çünkü indirmedi Murat. Onu görüyor hemen adamlar. Bunun üzerine Yük’te hemen donu sıyırdık (Gülüşmeler). Şöyle şeyler oluyor. Banyo sahnesinde dönerken iki kare göğsü görünüyor. Onu gelip makine dairesinden alıyorlar. Kareyi büyütüp ticaret yapıyor paparazziler. Avcı’da yaptılar böyle şeyler. Onların da önüne geçmek lazım.

Hasan Cömert: Biz uzun zamandır hiçbir filme bu kadar heyecanlanmamıştık. Sizin birçok filminizde fragmanı görmek bizi heyecanlandırmaya yetiyor. Sürekli yeni şeyler deniyorsunuz.

Kaan Karsan: Sizin kuşağınızda olan yönetmenlerin çoğu bunu yapamazken veya çoktan pes etmişken…

Erden Kıral: Biraz ağır konuşuyorsunuz arkadaşlarım için. Güzel şeyler yaptılar.

Hasan Cömert: Ama işte yap“tı”lar…

Erden Kıral: Ben sette ölmek istiyorum arkadaşım. Bu hikaye bu kadar basit. Hep umut ettim. Daha iyi olacak, insanlar, ilişkiler, toplum daha iyiye gidecek. Pesimist değilim. Umut ettikçe de film yapmaya devam ediyorum. Koparsam ölüvereceğimi sanıyorum. Aslında bir doyuma ulaştım. Klasik olan filmlerim var. Avrupa’da, Amerika’da büyük ödüller aldım. Yaptığım işten taviz vermek de istemiyorum. Bana ticari kalıplar içinde bir film yap, deseler, silah dayasalar yaparım ama yapamam. Güzel yapamam. Bilmiyorum çünkü. Kendime göre bir dünyam var. O dünyadan bakıyorum. Kuşağımda da çok iyi filmler yapıldı. Çok sert bir ortam. Zor bir ortam. Direnmek, ayakta kalmak ve üretmek hakikaten yıpratıcı…

Ceylan Özçelik: Ama o yönetmenler bir filmle geri döndüklerinde dünya sinemasını hiç takip etmedikleri belli oluyor.

Kaan Karsan: Özellikle Vicdan-Yük-Gece ekseninde görsel diliniz de yenilikçi.

Erden Kıral: Söylediğin gibi yeni bir dil arayışı var üçünde de. Yük onların içinde parlaktır. Ama pek anlaşılamadı. Hatta anlaşılması için Altyazı’da filmi anlattım. Başta eleştirmenler ve seyirciler kendini yetiştirmeli. Eleştiri kurumunun da iyi filmlerin gerisinde kaldığını düşünüyorum. Zaten Bresson’a bir selamdır Yük. Hayran olduğum bir adam. Mükemmel bir ses dizaynı yaptı Preşeva. Adana’da yanlış kopya oynattılar. Beyaz oynadı her şey, sepya oynadı. Kopya çok kötüydü. Utandım. Oradaki görüntüler, Feza Çaldıran’ın en iyi görüntüleridir. Ödül de aldı. Şöyle şeyler de oluyor. Dağıtımcı, “Ödülleri silin lütfen, sanat filmi havası oluyor, kimse gelmiyor”, dedi. Biz sildik. Arkadaşlar bu noktaya gedik. Çok üzücü. Feza, Gece’yi baştan sona omuz kamerasıyla çekti. Olaylara çok rahat giriyorsun omuz kamerasıyla. O kadar dakik ki, yukarı çık, derken dürtüyorum hop yakalıyor. Herkes yakalayamaz. Kuzu’yu çekmiş. Şu anda Kazım Öz’le bir film yapıyormuş. Yeniden onunla çalışmayı isterim. Beni artık tanıyor. Ne yapacağımı iyi biliyor.

Ceylan Özçelik: Festivallere gelmişken belki biraz festival sistemini de konuşabiliriz. Yeni filminizin Antalya’da olacağını düşünüyorduk. Küskünlük var mı festivallere karşı?

Erden Kıral: Küskünlük yok ama oradaki şeye küskünlüğüm şu; filmin ceza kanuna göre bir avukat tarafından bazı yerlerinin kesilmesi ve sansürlenmesi doğru değil. Son derece vahim bir şey. Bunun üstü örtüldü. Kriz iyi yönetilemedi. Alin (Taşçıyan) elimizde büyüdü, diğerini de tanırım. Tamam ama iyi yönetilemedi. Ana jüri de sessiz kaldı. Geçmişte örnekler var. Altyazı da yayınladı bu ay. Mesela, İstanbul Film Festivali’nde Elia Kazan uluslararası jüri başkanı, ben de jürideyim. Dört yabancı film yasaklandı. Kazan oralı olmadı. ”Kazan Bey ne yapıyorsunuz, biz rezil oluruz, siz de rezil olursunuz” dedik bastırdık. Bunun üzerine ikna ettik ve Taksim’e yürüdük. Bir bildiri okuduk. Ondan sonra ”Bunlara izin verilmezse biz jüri olarak festivalden çekiliyoruz” dedik. Kültür Bakanı Tınaz Titiz hemen devreye girdi, kanun hükmünde kararname çıkardı, ”Festivallerde gösterilen yabancı filmler sansüre tabi tutulamaz” diyor. Hemen koştum, Şakir Bey’e, niçin oraya ‘ve yerli filmler’ ibaresi koydurmadınız, dedim. O konsaydı bugün hiçbir sorun yaşamazdık. O da ”Ne yapabilirim” dedi. Arkadan şöyle bir sorun yaşadık. Ben ulusal jüri başkanı olduğum yıl üç film yasaklandı: 9, Hiçbiryerde ve Büyük Adam Küçük Aşk. Hemen basın toplantısı yaptım. Jüriden hiçbir arkadaşla konuşmamıştım. ”Ben istifa ediyorum” dedim. Bu basında yer alınca o sıradaki Kültür Bakanı İstemihan Talay hemen bağlantı kurdu bizimle. Dedim ”Bu çok ayıp bir şey. Yabancılarla ilgili değil bize karşı yapılmış bir ayıp” Hemen Ankara’ya gitti filmler, alt kurul üst kurula gönderdi. İki filmi, 9 ve Hiçbiryerde’yi kurtardık. Fakat Handan’ın filmini kurtaramadık. Çünkü Handan’a dava açılmış, ”Yürütmeyi durdurma kararı isteniyor” dediler. ”Bu daha sonuçlanmadı, o yüzden izin veremeyiz, bir de bugün gazeteyi gördünüz mü” dediler. ”Hayır” dedim. Görmüştüm tabii. Bakana ”faşist”, bana da” gerizekalı” diyor. O böyle öfkeli bir kızdır. ”Siz onları okudunuz mu, ben buna nasıl izin verebilirim” dedi. ”Yürütmeyi durdurma kararı çıkmadan ben buna izin veremem” diyorlar. İki filmi kurtardık ama üçüncü filmi kurtaramadık. Bunun üzerine basın toplantısında Handan bana ”Neden istifa etmediniz” dedi. İstifa ettik zaten, iki filmi kurtardık. Yürütmeyi durdurma kararı var, mahkemeyle başımız derde girer, Bakanlık izin vermiyor. Ertesi yıl Büyük Adam Küçük Aşk kendini kurtardı ve gösterime girdi. Şunun için anlatıyorum. Jüri olarak biz geri çekildik. İki tane filmin parçaları yasaklandı diye çekilebiliyorduk. Neden şimdi jüri ”beni ilgilendirmez” tavrıyla sesini çıkarmadı? Festival tabii ki devam etmeli ama öncelikle ilkeli olmak lazım. İlkeli olmazsanız yarın gelir o ilkesizlik sizi vurur, bir yerde vurur. Ne oldu? Belgeselciler filmlerini çekti, yan jürilerden çekilenler oldu. Tatsız bir festival oldu. Neden? Gereği yok. Beni bir ay öncesinden davet ettiler. Oraya katılmamam bununla ilgili değil tabii, filmimi yetiştiremedim. Ama Adana’da geçtiğimiz yıl ıskatçılık yapıldı eski deyimle. Yük, Yeraltı, Araf yok sayıldı. Bu üç film en ağır, en iyi filmlerdi. Babamın Sesi gibi bir denemeye büyük ödül verildi. Bunları yok sayamazsınız. Zeki de iyi bir karar aldı, ”Bundan sonra katılmıyorum” dedi. Ben de bir söyleşide ‘Bunu ciddi ciddi düşüneceğim” dedim. O da Antalya’ya denk düştü. Aslında öyle bir kararım yok ama bunu yaşadık. 350 bin liralık bir ödül var. Bu önemli bir rakam. Bağımsız sinemacılar için çok önemli. Buna dikkat etmek lazım. Jüri kompozisyonlarına dikkat etmek lazım. Üç defa jüri başkanlığı yaptım Antalya’da. Yeni filmlerin, yeni sinemanın önünü açtım. Yeşilçam çizgisindeki filmler ödül alıyordu Antalya’da. Gelenek buydu. Orada kavga ettim, bir hafta uğraştım. Tabutta Röveşata’ya büyük ödül verdirdim. Çiçek Bar’da üstüme yürüdüler. ‘’Sen böyle bir filme nasıl ödül verirsin’’ diye. Film beni utandırmadı sonra uluslararası başarı kazandı, çok iyi filmdir. Tunç Başaran’ın Sen de Gitme, İrfan Tözüm’ün Mum Kokulu Kadınlar gibi filmleri vardı o sene ama hayır dedim, bu en iyisiydi yarışmada. Sonraki yıllarda Gemide geldi, Takva geldi. Önünü açmak lazım. Bunu yaptım ben. Bir sonrakinde Ömer Kavur’a verdim ödülü.

Ceylan Özçelik: Üçüncü jüri başkanlığınızda da Reha Erdem ile İnan Temelkuran’a bölüştürmüştünüz.

Erden Kıral: Evet. Hatta o sene Belediye Başkanı geldi ‘’Siz yönetmeliğe aykırı davranıyorsunuz, ödülü bölüştüremezsiniz’’ dedi. Hayır, dedim, bu iki film en iyisi. Yönetmeliği deldim yani. Sonra, jüride yer alan Sırrı Süreyya Önder ‘’Erden Abi işi bitirdi’’ demiş. Alem adam. Bornova Bornova da Kosmos da güzel filmler. Gerçi Kosmos’u pek anlamadım ama bir daha izlemek lazım. Çok iyi anlatamıyor ama sinematografisi müthiş. O görüntüleri almak için saatlerce beklemek lazım.

Hasan Cömert: Reha Erdem’in son filmini izlediniz mi, Şarkı Söyleyen Kadınlar?

Erden Kıral: Gördüm… Beğenmedim. Ana akım filmi gibi bir şey o. Festivaller böyle… Size en dramatiğini söyleyeyim. 1983 yılında Hakkari’de Bir Mevsim ile Berlin’de yarışıyorum. O zaman çıkan yazılar var, İngilizce, Almanca, Fransızca… Ondan iyi film yok. Herkesin görüşü bu… Beki Probst, hala oradadır, Pazar kısmına bakıyor. Bana dedi ki, ‘’Hadi gözünüz aydın, Altın Ayı’yı aldın.” Gece saat 12! Telefonlar açıyorum, çok sevindim. Sabah nihai toplantıda ödülü Gümüş’e çeviriyorlar. Bu çok özel bir film, bu oraya yakışıyor, Altın Ayı’yı İngiliz filmine verelim diyorlar (Ascendancy, Yön: Edward Bennett/ La Colmena, Yön: Mario Camus). Ve Altın Ayı ikincilik ödülüne Gümüş Ayı’ya dönüyor. O ödül de Kenan Ormanlar’da kaldı. Böyle şeyler, sürprizler oluyor. Festivallerde ne olacağı belli olmuyor. Bu Antalya’daki filmin sansürlenme sebebi… Avrupa’da sorun olmaz ama Türkiye’de süründürürler adamı işte.

Kaan Karsan: Tüm Türkiye değil de yalnızca Antalya’da sorun oldu aslında.

Hasan Cömert: Evet, biz İstanbul Film Festivali’nde izledik.

Erden Kıral: Madem çektin böyle bir film, sonuna kadar arkasında dur değil mi. Yönetmen de zor durumda kaldı, kabul etti bazı şeyleri. Sansürle pazarlık edilir mi? Sansürle hiçbir şekilde pazarlık edilmez. Altyazı’daki yazısını okudum ama beni tatmin etmedi.

Kaan Karsan: Sadece o değil tabi. Herkes bir pazarlık içindeydi. Sinema yazarlarından sektördeki herkese…

Erden Kıral: İş berbat hale geldi. İyi ki yoktum orada. Çağırdılar, filmi yetiştiremeyeceğim için gitmedim, sonra da olay patladı. Zaten gidenler ne yaptı ki?

Kaan Karsan: Alanımızı terk emiyoruz açıklaması yapıldı.

Erden Kıral: Hangi alan?

Hasan Cömert: Yeni sinemacılardan var mı takip ettiğiniz, heyecan duyduğunuz?

Erden Kıral: Sempati duyduklarım var, insan olarak.

Hasan Cömert: Filmlerini sevdiğiniz?

Erden Kıral: Sonbahar var mesela…

Hasan Cömert: 70’lere 80’lere dönelim. O dönemlerde Tezer Özlü, Ferit Edgü, Onat Kutlar gibi isimlerle birlikte vakit geçiriyor Türk sinemasının başyapıtlarını ortaya çıkarıyordunuz. Şimdilerde böyle isimlerin bir araya gelmiyor olmasının üretimi etkilediğini söyleyebilir miyiz? Uyarlamaların sayıca azlığı da yine bununla alakalı olabilir mi?

Erden Kıral: Bu fikir hayatını asıl Berlin’de yaşadım. Batı Berlin küçük bir yerdi, herkes birbirini tanıyordu. Ben Akademi üyesiyim orada. Mesela Wim Wenders, Margarethe von Trotta, Tavianni Kardeşler… Onlarla oturup konuşma tartışma imkanım oldu. Wim Wenders hem Hakkari’de Bir Mevsim’i izledi hem ilk gösterimde Ayna’ya geldi. Yakındık o zamanlar. Bu çok şey katıyor insana tabi. Wim Wenders gerçek bir entelektüel. Tezer Özlü’de de bunu görürdüm. Gerçek entelektüeller kendini pazarlamaz. Şimdi bakıyorsun entelektüel denilen kişiler kendilerini pazarlıyor televizyonda. Her neyse, bu kişiler beni çok etkiledi. Sinemaya bakışımı etkiledi. Fassbinder’i tanıdım. Bu isimlerden etkilenmemek zor. Biraz yaşamak, deneyimlemek lazım. Yönetmen için önemli bunlar. İçgüdü çok önemli. İçgüdüne güvenmen ve öğrenmen gerekiyor. Ben de öğrendiğimi sanıyorum. Çünkü elli yıl oldu. İçgüdülerime de güveniyorum. Bunların ikisi bir araya gelince zorluk çekmiyorum film yaparken. Sahne çekerken zorlanmıyorum, bu sahneyi çözemiyorum diyemem. Ama şöyle şeyler de yaşıyorsun; Avcı’yı çekiyorum, bir sahne var, olmuyor bir şekilde. Uzun bir ray var. Rayı iten set işçisi kulağıma ‘’Erden abi, şuraya yarım metre de ray koyayım mı’’ dedi, tamam, dedim. Yarım metre daha ekledi, sahne oturdu. O sahne o işçiye ait. Film bir ekip işi tabi. Ekiple kaynaşmanız lazım. Ekibin size güvenmesi lazım. Özellikle oyuncular. Oyuncular size güvenmezse bir şey olmaz. Alır filmi başka bir yere götürür. Güven duygusu çok önemli. Mesela Tülin Özen, Nadir (Sarıbacak), Nurgül gözü kapalı inanırlar bana. Biz birbirimizi sınamışız, işler yapmışız, günlerce, gecelerce konuşmuşuz, tartışmışız, iyi bir şey. Bu fikir ortamı gerekli. Soruna gelince, o yıllarda muazzam bir fikir ortamı var. Tezer var, Sevgi Soysal, Sevim Burak var. Üçü çok parlak. Farklı farklı gruplar var, herkesin bir takımı var, Atilla İlhan’ın bir takımı var. Mustafa Irgat geliyor aramıza, İzzet Yasar geliyor. Gruba herkesi de almıyorlar, almıyoruz. Ben de zor girdim, kayınbiraderim Demir Özlü sayesinde girdim. Tezer sayesinde… Öyle entelektüel bir grup var yani. Can Yücel, Turgut Uyar, Tomris Uyar… Yemeklerde, meyhanelerde buluşuyoruz. Konuşuyoruz, tartışıyoruz, kavgalar ediliyor. Leyla Erbil sık sık yemek verirdi mesela. Edip Cansever o yemeklerde uyurdu. Sonra birden kafasını kaldırır bir şey söylerdi, bir laf sokuştururdu ortalık karışırdı. Cumartesi geceleri Nahit Hanım’ın evinde toplanırdık, Nahit Hanım Orhan Veli’nin sevgilisi diye geçiyordu. Sofrası uzun bir sofra. Hepimiz içkileri alıp giderdik. Masada benim yanımda da Oğuz Alplaçin var, Hayalet Oğuz yani. Üstüne kitaplar vardır Oğuz’un. İnanılmaz bir adamdır. Edip Cansever hep baş tarafa otururdu. Nahit Hanım tabakları koyarken Oğuz, ‘’Nahit Hanım oraya bir yastık koyun’’ demişti. Bir süre sonra Edip Cansever’in kafası düşerdi çünkü. Çok gülmüştük. Böyle ortamlar yani. Nerede o günler. Maalesef yok. Birçok arkadaşım öldü zaten. Ömer öldü, Zeki Ökten öldü. Telefonda konuşmuştum Stelyo Berberakis’le, yazmıştı o zaman, bir gazete haberi okuyorum: ‘’Kıral’a göre Avrupa’da 70’lerde ortaya çıkan, İngiltere’de Thatcher döneminde başlayan ’Yeni Tutuculuk-Neoconservatism’ siyasal akımının kültür ve sanat dünyasındaki etkisi hala devam ediyor. Sanatta gerçeğin sulandırılması diye açıklayabileceğimiz tutum tutuculuğun yeni haliydi. Aslında sanatta gerçekçi olmak romanda ve sinemada gerçekçi olmaya çalışmaktır, diyen Kıral, sanatta derinleşme yerine yüzeysel bakmanın hakim olduğu bunun sonuncunda da sanatın vasat zevklere hizmet eder olduğunu söylüyor. Kıral, son söz olarak ben umut etmeye devam edeceğim diyor’’. Bu söylediklerimin arkasında duruyorum. Yani, artık sanat vasat zevklere hitap ediyor çocuklar. Hikaye bu. Maalesef bu. Kim vasatsa ona hitap ediyor. Yüksek seviyede sinema yapılamaz artık. Anlayanı çok az çünkü. Sinema gibi kitlesel bir sanatta, çok acı. Mesela Yük, yerlerde süründü.

Ceylan Özçelik: Yük göz ardı edildi. Anlaşılamadı. Öyle geldi, geçti.

Erden Kıral: Klaus Eder’in de en çok sevdiği filmim mesela. Bayıldı filme. Yanlış yazmışlar orada, ‘’Klaus Eder filmde bayıldı’’ yazmışlar. (Gülüşmeler) Seyrederken bayıldı anlaşılıyor, herhalde kasvetten bayıldı gibi… Yanlış yazınca çok kötü oluyor.

Ceyla Özçelik: Sırada ne var, yeni bir uyarlama?

Erden Kıral: Senaryom hazır zaten, Nurgül’le birlikte oluşturduğumuz bir hikaye. Silikozis hastalığını anlatıyorum. 300 kişi ölmeyi bekliyor. Çok güzel bir aşk öyküsünden oraya geçiyorum. Evli bir kadın, iki çocuğu var. Kocası cenaze arabası şoförü. Oğlan da çok genç bir oğlan, hasta, giderek eriyor. Yatacak yeri ve bakacak kimsesi olmayınca evine alıyor oğlanı. Evin içinde cehennem hayatı yaşanıyor. Böyle bir hikaye.

Kaan Karsan: Bu arka arkaya dördüncü anti-melodramınız olacak.

Erden Kıral: Evet.