Beyond the Hills (2012): Tepelerin Ardındaki Ölüm

Sinan Yusufoğlu
Sinan Yusufoğlu
08 Şubat 2013

 

Cristian Mungiu’nun Cannes’da En İyi Senaryo ödülü alan Dupa Dealuri (Tepelerin Ardında) filmi, yarattığı kasvetli/karanlık dünyaya seyircisini de hapseden ve dinle/devleti anarşizan bir ‘çarmıha’ geren oldukça etkileyici bir başyapıt.

 

Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nde Haneke gibi ustalarla yarışan Rumen yönetmen Cristian Mungiu, son filmi Tepelerin Ardında (Dupa dealuri) ile Cannes’da yarışmış olan ilk filmi 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’deki ustalığının tesadüfi olmadığını, büyük yönetmenlerden biri olacağını etkileyici bir sinema diliyle göstermiş oldu. Din ve geç-moderniteyi ‘şizofreni’ gibi ince bir hatta buluşturan ve ilk filminde olduğu gibi yine kadın bedeninin tahribatına uzanan film uzun süre akıldan çıkmayacak bir başyapıt niteliğinde.

Film, Romanya’da ‘tepelerin ardı’ndaki kırsal bölgede tekinsiz bir manastıra sokuyor seyircisini. Çavuşesku sonrası gittikçe artan dindarlık döneminin, Çavuşesku dönemi kadar karanlık olduğunu sert biçimde yüzümüze vuruyor Mungiu. Geride iktidarın (polis aracının) kirli camına yapışan ‘çamur’ ve ilerisi pek görünmeyen bir gelecek kalıyor. İncelikle ilerleyen girift senaryosu, arkadan takiplerin yoğun olduğu rahatsız edici hareketli kamerası ve ortaçağ tablolarına has karanlık ve kasvetli bir estetiğe sahip sabit planlarıyla, usta işi bir görüntü yönetimi yaratarak bu yılın en iyi filmlerinden biri oluyor Tepelerin Ardında.

Teslimiyetçi din(darlık) ile ve geç kapitalist devlet arasında sıkışmış Rumen toplumunun (ve özellikle kadınlarının) çaresizliğini ilk filminde olduğu gibi iki genç kadın (bedeni) üzerinden 150 dakika gibi uzun bir süreye yayarak ve filmin ilerleyen her anında etkisini katbekat artırarak veriyor. Yönetmen, tepelerin ardındaki bir manastırda oldukça karanlık ve sıkıcı bir ‘dogma’ dünyasına hapsederek dinin ve de sorgusuz bağlılığın çarmıhına sıkı sıkıya bağlıyor seyircisini. Komünizm sonrası Romanya’sında dinden başka sığınağı olmayan genç bir kadınla; dine başkaldıran ve ‘uzaklara’ gidip yeni bir hayat kurmak isteyen arkadaşının bu toplumsal hapishaneye kapatılmalarını, tene sirayet eden bir gerçeklikle kuruyor. Dine ve bir insana körü körüne bağlanmanın bir ‘şizofreni’ye dönüşeceğini hatırlatıyor Mungiu. Bu dünyada soluk alanların (belki de hepimizin) duygusal ve zihinsel olarak bölünmüş, tahrip olmuş dünyanın içinde hala ‘mum’ ışığında yürümeye çalıştığımızı Rumen kara mizahına alan açmayan bir ciddiyetle ve karakterlerini yara bere içinde bırakarak anlatıyor.

 dupa-dealuria

 

Çıkışsız Bir Dünya

Yönetmenin yarattığı bu çıkışsızlığın oldukça tekinsiz resmi, umudun olmadığı bir dünyanın da çığlığı aynı zamanda. Mungiu, anarşizan bir yerden bakıyor devlete ve dine. İktidarın en sert aygıtları olan devlet ve dinin tahrip ettiği kadın bedeninin üzerinde gezdiriyor kamerasını. Ortaçağın karanlık dogma dünyası; kapitalist dönemin ‘şizofrenik’ melankolisiyle birleşip zamansız bir ölümde buluşuyor. Bu manastıra dönüşmüş siyahlara bürünen dünyada ve tepelerin ardında sadece ölüm var diyor Mungiu ve bu ölüme sıkı sıkıya teslim olmuş çaresiz ‘kullar’… Bu dünyayı reddeden asilerin ise sınırlarını ‘akıl yitimi’ ve ölüm çiziyor. Film tam da bu ‘akıl yitimi’nde Alina karakteri (filmin başında Almanya’dan Romanya’ya dönüyor) üzerinden akla Alman nihilist filozof Nietzsche’yi getiriyor. Alina’nın dinin tarif edemediği ve şeytanlaştırdığı şizofrenisi/depresyonu, Nietzsche’nin çileli çaresizliğinde ve yaşadığı umutsuz aşkın melankolisinde birleşiyor. Bu ‘çile’ hali Nietzsche’nin varislerinden Rumen filozof Cioran’ın sularında yüzdüğümüzü de anımsatıyor her an. Tam da onun doğduğu topraklarda, tanrının merhametini reddeden Alina manastırın ‘şefkat’ denen hapishanesine kapatılıveriyor. Yönetmen Mungiu, Alina’nın bu kapatılması üzerinden ‘din’in şefkatini sorguluyor; çöken ‘geç kapitalist’ devletin merhametsizliğini sorguladığı gibi…

Bölünmüş Bir Dünya

Yönetmenin, filmin senaryosunu da ‘şizofrenik’ olarak bölünmüş bir atmosfer üzerinden ilerlettiğini ve sinemasal zamanı da bu bölünmüşlük/tekrara düşme üzerinden kurduğunu düşünüyorum. Senaryonun içine incelikle yerleştirilmiş ‘laik’ devlet ‘akıl’sızlığına yapılan tüm vurgular; ‘dogmatik’ dinin sürreeliğiyle eşit bir mesafede buluşarak; yönetmenin dine ve devlete aldığı mesafeyi oldukça iyi belirliyor. Tepelerin Ardında filmi aynı zamanda bir üçlemenin ikinci filmi gibi geldi bana. Mungiu’nun bu filmle ‘iki kadın’ üçlemesine meyledebileceğini düşündüm bir an. İlk filmi 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün’de 2 genç kadının ‘kürtaj’ üzerinden yaşadıkları çaresizlik; bu filmde ‘din/inanç’ üzerinden resmediliyor. Eğer bir üçlemeye gidecekse son filme dair şimdiden büyük merak uyandırıyor yönetmen. Filmin komünist ve kapitalist dönemler arasında bir ‘fedakarlık’ kıyaslamasına da giriştiği pek aşikar. Komünist (Çavuşesku) döneminin ‘4 Ay,3 Hafta, 2 Gün’ünde kendini arkadaşı için feda eden genç kadının, Çavuşesku sonrası kapitalist dönemin ‘Tepelerin Ardında’sında kendini feda etmeyişini de not etmeli bir yere.

Filmin önemli bölümlerinde, hikayenin etkisini güçlendirmek için görüntüyü tamamen karartarak seyirciyi sinema salonunun karanlığında çaresizce bekletiyor Mungiu. Filmin karanlığın içerisinde yükselen gerilimli uğultusu zamanın bir sinema salonunda donmasını sağlıyor bu anlarda. Kısa bir süre her şeyin sona erdiğine dair güçlü bir his bırakıyor film; tam da o anlarda.

Oldukça başarılı bir atmosfer yaratan ve ustalıkla ilerleyen görüntü yönetimini de es geçmeyelim. Hareketli kamerayla, sabit planları oldukça titizlikle harmanlayıp ortaya çok sıkı bir çalışma çıkarmış Mutu. 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün, Bay Lazarescu’nun Ölümü (Cristi Puiu) ve My Joy (Sergei Loznitsa) gibi filmlerden tanıdığımız Oleg Mutu’nun görüntü yönetmenliği filmin en önemli artılarından. O da yönetmen Mungiu gibi ustalığını bu filmle bir kez daha göstermiş oldu. Filmin Çağdaş Romanya edebiyatının usta yazarlarından Tatiana Niculescu Bran’ın aynı isimli romanından uyarlandığını ve Mungiu’nun bu uyarlamayla Cannes’da En İyi Senaryo ödülünü aldığını da hatırlatalım. Romanya’da edebiyat ve sinema ilişkisinin canlılığını göstermesi açısından da önemli bir örnek bu.

 depa dealuri

 

Filmde tenimize işleyen ve bizi o dünyadan bir an olsun koparmayan oyunculukları da oldukça etkileyici. Hele ki başrolde yer alan ve ilk uzun metraj filmlerinde ağır bir yükün altından başarıyla kalkan iki kadın oyuncunun (Cosmina Stratan, Cristina Flutur) sadelikle örülmüş ‘oyun’ları uzun süre unutulmayacak cinsten. Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü almaları da boşuna değil…

Filmin ilk 120 dakikasında yönetmenin ‘bilinçli’ bir şekilde yarattığı tekrarlara dayalı ‘sıkıcı’ dünya, tam da seyircinin filmle kuracağı ilişkiyi daha da katlanılmaz kılması açısından önemli ama yine de filme dair nadir itirazlarımdan biri filmin 150 dakikaya yayılan süresinin uzunluğu. Aynı zamanda bu güçlü etkiyi 120 dakika gibi bir sürede verebilmesinin filmin seyrine çok daha olumlu bir etki sağlayabileceğini düşünüyorum. Yönetmenin bu uzun süreyi atmosfer yaratmaktaki becerisiyle oldukça iyi kullandığını belirtmekte yarar var.

Önemli bir not da Belçikalı Dardenne Kardeşler’in, Tepelerin Ardında filminin ortak yapımcıları olması. Filmi izleyince Dardenne’lerin bu dünyaya ‘ortak’ olarak çok doğru bir karar verdiklerini düşündüm. Batı Avrupa sinemasının içine düştüğü düşünsel ve estetik boşluğun çok ötesinde duran ve sinemaya dair inancımızı tazeleyen Doğu Avrupa (özellikle Macar ve Romanya) sinemasının desteklenmesi oldukça anlamlı geliyor bana. Bu ülke sinemalarının yeni kuşak sinemacıları desteklerin de etkisiyle çok iyi filmler çekiyorlar ve uzun yıllara yayılacak güçlü bir etki bırakmaya niyetliler.

Yazının sonunu da Mungiu sinemasına bir şerh koyarak getireyim. Yeni Romanya Sineması’nı çok seven ve yarattıkları güçlü sinema estetiğinden etkilenen biri olarak; Cristian Mungiu’nun kendini çok ciddiye alan büyük yönetmen edalı bu tekinsiz karamsarlığından ise; Corneliu Porumboiu’nun ‘dağınık’ ve oldukça samimi kara mizahını tercih ettiğimi belirteyim.

Finlandiya sinemasının büyük ustası Aki Kaurismäki’nin bir söyleşisinde çağımızın karanlığına bakıp söylediği “Umut yoksa, karamsar olmak için de bir sebep kalmamış demektir.” sözünü de hatırlataraktan…

 

Türkçe Adı: Tepelerin Ardında
Yönetmen: Cristian Mungiu
Senaryo: Cristian Mungiu
Yapım: Romanya-Fransa-Belçika, 2012
Oyuncular: Cosmina Stratan, Cristina Flutur, Valeriu Andriuta, Dana Tapalaga
Süre: 150′

Sinan Yusufoğlu

sinan.yusufoglu@gmail.com

(Bu yazının bir bölümü daha önce Yer Gösterici Sinema Dergisi’nin Şubat sayısında yayımlanmıştır.)

 

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5