Berlinale Günlükleri #9 (Touch Me Not, Mug, Diary of My Mind, In the Aisles)

Touch Me Not (Yön: Adina Pintilie) – Yarışma

Deneysel çalışmalarıyla tanınan Romen yönetmen Adina Pintilie’nin ilk uzun metrajlı filmi olan Touch Me Not beden ve ruh üzerine bir manifesto; dördüncü duvarın tamamen yıkık olduğu, direkt olarak izleyiciye ve karakterlerine konuşan bir film.

Pintilie kendi kişisel deneyimlerinden hareketle bedenine yabancı, ürkek, çekinik bir kadının farklı cinsel tecrübelerini filme alıyor. Touch Me Not, uzun bir terapi seansı gibi. Bu terapi seansında izleyicisini yüz yüze karşılıyor; ona cinselliğin, bedensel hazzın ve yalnızlığın, hastalığın ve tedavinin yolunu gösteriyor. Pintilie’nin deneysel yaklaşımı filmin stilinin ve anlatısının en büyük belirleyicisi. Yönetmen kendini de filmin baş figürlerinin arasına koyarak ‘kurmaca’ karakteriyle etkileşimi giriyor; onun ve filmin diğer karakterlerinin üzerinden bedene ve cinselliğe dair bir hayli yoğun bir zihin jimnastiği yapıyor. Touch Me Not’ın hem çok güçlü hem de didaktik, geveze, tekrarcı anlar var. 126 dakikalık filmi etkisinden bir şey kaybettirmeden kesmek mümkün. Yine de filmin konvansiyonlara hiç bulaşmadan, bir makale, bir deney gibi akan yapısının ilgi çekici olmadığını söylemek abesle iştigal olur. Touch Me Not, baştan sona etkileyici olmasa da ilginç bir film. (2,5/5)

Twarz / Mug (Yön: Malgorzata Szumowska) – Yarışma

Bir önceki filmi Body ile Berlin’den en iyi yönetmen ödülüyle dönen Malgorzata Szumowska’nın yeni filmi Mug, yükselişte olan yönetmenin yeni olgun adımı… Yönetmen, biraz ciddi biraz müstehzi tavrını yeni filminde de muhafaza ediyor ve kara mizah unsurlarını hiç korkmadan filmin içine yerleştiren bir dramla karşımıza geliyor.

Mug’ın odağında geçirdiği bir kaza sonucu yüzünü kaybeden bir adam var. Bu adam, ‘başarılı’ bir şekilde gerçekleştirilen yüz nakli operasyonu sonucunda yeni bir görünüme kavuşuyor. Gelgelelim yüzünü kaybetmesi, kimliğini kaybetmesi gibi. Ailesi, arkadaşları onu eskisi gibi göremiyor. Yaşadığı küçük kasabada, aslında hep o sokaklarda var olmuş bir yabancıya dönüyor. Szumowska bu hikâyeyi oldukça ilginç bir görsel dille anlatıyor. Filmin bütününde -yapılmaya çabalanan kompozisyona hizmet edecek şekilde- kadrajın bir kısmı bulanık. Bu tercihin fazla ‘kör gözüm parmağına’ ve dayatmacı olup olmadığının kararını vermek izleyiciye kalmış durumda. Öte yandan ana hikâyeye paralel olarak akan ve ince işçilikle yazılmış, paralelliği nüanslı bir şekilde kurulmuş bir İsa heykeli yan hikayesi var ve bu da filmin kara mizah zeminini oluşturuyor. Ezcümle, Szumowska’yı henüz elit arthouse yönetmenlerin arasına sokmayacak olsa da Mug iyi bir film. (3/5)

In den Gängen / In the Aisles (Yön: Thomas Stuber) – Yarışma

Berlinale’nin bu seneki güçlü yarışma seçkisinin son filmi olarak gösterilen In the Aisles’ın yönetmen koltuğunda Almanya’nın genç ve yükselişteki yönetmenlerinden Thomas Stuber oturuyor. Stuber, kendisine ilk kez Berlin’de yarışma fırsatı veren yeni filminde bir süpermarkette raf istifleyicisi olarak çalışmaya başlayan Christian’ın hikayesini anlatıyor. Berlinale programcıları bunu yarışmanın son gününün son seansına koyarak yorgun basın mensuplarına ve izleyicilere hafif bir sürpriz sunmaya çalışmışlar sanki.

Hikaye çok tanıdık. Kendini içinde yaşadığı dünyaya yabancı hisseden bir adam, bütün bu yabancılık hissini konsantre halde kendisine sunan bir ortama giriyor süpermarket aracılığıyla. Kendi gibi hayata yenilmiş insanlarla tanışıyor, bir kadına aşık olup hayata tutunmaya çalışıyor falan filan… In the Aisles, güldüren, hüzünlendiren, yani efendime söyleyeyim duygudan duyguya sürükleyen bir romantik komedi olmanın peşinde. Fakat bize göre Stuber’in filminin ilk bir saati ne yazık ki olmamış bir komedi, ikinci saati ise olmamış bir dram. Şakalarını ve dramını fazla konuşmayan, görsel metotlarla izleyiciye geçirmeye çabalayan film, daha önce defalarca izlediğimiz, her adımını ezberlediğimiz bir seyir tecrübesi sunmakta… Eğer ki bu tekrarcılıktan sıkılmadıysanız, kalbi kırık insanların naif mi naif hikayelerini izlemek halen cazip geliyorsa ya da filmin duygusuna başka bir sebeple kapılıp gitmeniz izleme süreci dahlinde mümkün oluyorsa In the Aisles‘dan keyif alabilirsiniz. Şunu da ekleyelim ki eksik bir şey kalmasın; basın gösterimindeki izleyici filmin beklediği bütün tepkileri verdi ve salondan bir hayli mutlu ayrıldı. (2/5) 

Journal de ma tête / Diary of My Mind (Yön: Ursula Meier) – Panorama

Özellikle 2008 yapımı Home ve 2012 yapımı Sister ile tanınan Ursula Meier’in Berlin’de galasını yapan yeni işi, aslında dört bölümlük, gerçek olaylardan uyarlanan bir televizyon mini serisinin ilk bölümü. Diary of My Mind, annesini ve babasını öldürerek hapse giren bir çocuğun ve işlediği bu cinayetlerin motivasyonlarını arayan edebiyat öğretmeninin hikayesini anlatıyor.

Diary of My Mind’ın üzerine biraz Bresson biraz da Camus hissi sinmiş durumda. Yönetmenin filminin ana çatısını oluştururken mevzubahis sanatçılardan etkilendiği seçilebiliyor. Genç adamın yazdığı günlükler ve öğretmenin bu yazılara verdiği tepkiler üzerinden işleyen Diary of My Mind’ın güçlü tarafı kurduğu dramatik yapıya ilk andan inandırabilmesi… En büyük sorunu ise fazla edebi, fazla kitabi olması. Elbette ki meselesi gereği edebiyat buradaki anlatının büyük bir parçası; ancak Meier sinemayı bir aracı olarak daha etraflı şekilde kullanabileceği anlarda dahi sözlere kaçıyor. Tabii şunu unutmamalı ki bu televizyona yapılmış, dolayısıyla televizyon izleyicisinin algılarına hitap eden bir film… Ancak yine de insan yönetmen sandalyesinde Ursula Meier’i görünce, daha az konuşan, daha az tembel bir anlatı bekliyor. Diary of My Mind’ı layıkıyla değerlendirebilmek için dört bölümlük diziyi baştan sona izlemek gerek belki de… (2,5/5)

Kaan Karsan
twitter