Berlinale Günlükleri #7 (My Brother’s Name is Robert and He is an Idiot, Pig, Unsane)

Mein Bruder heißt Robert und ist ein Idiot / My Brother’s Name is Robert and He is an Idiot (Yön: Philip Gröner) – Yarışma 

Henüz yirminci dakikasında bir ömürmüş gibi hissettiren üç saatlik bir Alman filmiyle karşı karşıyayız. My Brother’s Name is Robert and He is an Idiot, rahatsız edici filmleriyle tanınan Alman yönetmen Philip Gröner’in bu bağlamda –ama yalnızca bu bağlamda- başarıya ulaştığı, katlanması çok zor bir Berlinale olayı…

Yukarıdaki satırları filmde olup biten olayların huzursuzluğundan hareketle yazmadık. Aralarında cinsel ve duygusal bir ilişki olan iki kardeşle tanışıyoruz bu filmde. Benzinlik manzaralı bir çayırın orta yerinde ders çalışarak günlerini geçiriyorlar. Bir iddiaya giriyorlar. Kız kardeş biriyle cinsel ilişkiye girecek. Girerse kazanacak, giremezse kaybedecek. Gröner, filminin kurgu mantığını karakterlerin ruh hali üzerine kuruyor. Bazen ölesiyle yavaş, bazen nispeten hızlı kesmeler… Bazen melankoli, bazen bir neşe hali… Her şey birbirlerini başka şeylerden kıskanmaları üzerinden gelişiyor. Direkt alıntılar kullanarak zaman ve umut üzerine felsefi söylemlere gömülen, doğa, yeşillik, böcek, çimen görüntüleri göstererek pastoral bir atmosfer kurmanın peşinde kuran, bunların toplamında bana kalırsa zırvalama konusunda yeni bir rekorun sahibi olan bu filmin nasıl bir motivasyonla yapıldığını anlamak mümkün değil. Belli ki Berlin’in programcıları bu filmi yarışmaya konuşulsun, tartışılsın, tabiri caizse biraz ortalığı karıştırsın, toz kaldırsın diye almış. Fakat My Brother’s Name is Robert and He is an Idiot, bana kalırsa bunu bile hak etmiyor. Hatta en şöyle diyelim, en çok bunu hak etmiyor. (1/5)

Khook / Pig (Yön: Mani Haghighi) – Yarışma

İranlı yönetmen Mani Haghidhi’nin yeni filminin sinopsisi bir hayli ilginç: Bir seri katil İran’daki yönetmenleri teker teker öldürmeye başlıyor. Başkarakterimiz de devlet tarafından kara listeye alınmış, film yapmasına izin verilmeyen bir yönetmen. Cinayetler ardı ardına işlenirken bu katilin kendisini neden görmezden geldiğini anlamya çalışıyor; bir cinayete kurban gitmemeyi sorun haline getiriyor.

Haghidhi, pek çok İranlı yönetmenin aksine, kendi ülke sinemasının karakteristiğine uymayan, farklı bir dilin arayışında olan bir yönetmen. Bu dil arayışı yer yer gereğinden fazla anaakım bir yere kayınca da bu sinemasına zarar veren bir şey haline geliyor. Kâğıt üzerinde bir hayli cazip ve çok ilginç yerlere gidebilecek duran öykü maalesef Haghidhi’nin fazla sulu yaklaşımına, ortalama tepkiyi fazla önemseyen tavrına kurban gitmiş. Pig, İran’ın sinema çevresindeki politik baskıya ve kaosa pek çok gönderme içerse de referanslarını derinleştiremeyen, politikayı sadece bir sos olarak kullanan bir komedi filmi. Böyle bir hikâye anlatırken kendini hiç ciddiye almıyor oluşu elbette ki güzel; ancak bu ciddiye almama hali, filmi fena halde abuk, bir anlamda ‘güldürürken düşündürmeyen’ ve düşünmeyen bir yere sürüklüyor. Hele ki ortadaki demode mizaha ayak uyduramazsanız vay halinize… Pig, Berlin’in bu yılki iyi yarışma seçkisine belli oranda renk katıyor ama o kadar… (2/5)

Unsane (Yön: Steven Soderbergh) – Yarışma Dışı 

Steven Soderbergh’in yeni filmi Unsane’i, yaratımında söz sahibi olan değişkenleri merkeze alarak değerlendirmek gerekiyor. Unsane, tamamı Iphone kamerasıyla çekilmiş, bu yönüyle sinemanın muhtemel geleceğine dair önemli sözler sarf eden ve ileride bir referans film olarak kabul görebilecek bir deneyim.

Akıllı telefon kamerasıyla uzun metraj film çekmek yeni bir şey değil aslında (Sean Baker’ın Tangerine’i ilk akla gelen). Soderbergh’in yeni filminin devrimci ve geleceği şekillendirmesi muhtemel olan tarafı, bir tür filmi olması. Unsane, haliyle telefon kamerası aracılığıyla sokağın ruhunu taşıyan, bir aktüellik hissi yaratmanın derdinde olan bir film değil. Kamera kullanımının çok önemli olduğu, stilin ön plana çıktığı, yani teknik tercihlerini gizlemeye çabalayan bir film. Hikayesi çok basit: Bir kadın iki sene boyunca kendisini taciz eden bir stalker nedeniyle yaşadığı psikolojik sorunları anlatmak üzere gitti bir psikoloji kliniğinde alıkonuluyor, tacizcisi burada hastalarla ilgilenen bir çalışan olarak bir gün ansızın karşısına çıkıyor ve başkarakterimiz akli bir probleminin olmadığını kanıtlayıp buradan çıkmaya çabalıyor. Soderbergh, bu minimal hikâyeyi minimal bir tür sineması geleneğiyle ama sinema duygusunu hiç küçültmeden anlatıyor. Synth’li –ev yapımı- müzikler, nispeten dar bir oyuncu kadrosu, az mekân ve gösterişsiz ama asla eğreti durmayan bir ses tasarımı… Unsane, bizlere film yapmanın artık ne kadar kolay olduğunu, gereken tek şeyin bir sinema gözü ve bilgisi, anlatacak bir hikâye ve rollerinin altından mükemmelen kalkabilecek oyuncular olduğunu kanıtlıyor. Saygı duymamak ne mümkün… (3,5/5)

Kaan Karsan
twitter