Berlinale Günlükleri #5 (The Real Estate, U – July 22, Madeline’s Madeline)

Toppen av ingenting / The Real Estate (Yön: Axel Petersen, Mans Mansson) / Yarışma

Kendisine miras kalan bir apartmanı ‘illegal’ kiracılardan arındırıp topyekûn ele geçirmeye çabalayan 68 yaşındaki bir kadının hikayesini anlatan majör festivallerin yarışma programlarında görmeye alışık olmadığımız türden, mayınlı bir film. Haliyle Berlin ana yarışması için de pek ‘güvenli’ bir seçim değil; ancak bu harika olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Axel Petersen, Mans Mansson ikilisi filmlerinde nevi şahsına münhasır başkarakterleri Nojet’i çok yakından izliyorlar. Bazen suratına, bazen kollarına, bazen avucunun kıvrımlarına kilitleniyor kamera… Zaten The Real Estate’in en karakteristik özelliği de bu: Yakınlık ve temas. Filmi ilginç kılan şey de buradan doğuyor. Yakın, hareketli ve asimetrik çekimlerle kurulan anti-estetik müthiş bir tekinsizliğe alan açıyor. Mesafeli bir karakter portresi yapan yönetmenler, bilinmedik, huzursuz, kirli ve pasaklı Stockholm çiziyorlar. Mekân hakkında bir filmde kadrajı rahatlatacak bir geniş plan kullanmadan mükemmel bir tekinsizlik, güvensizlik duygusu yaratıyorlar. Bu esnada da mevzubahis ettiği karakterler üzerinden refah ile sefalet arasında açılan çukurda kolayca kurulabilecek etik çatışmayı kendi haline bırakıp bambaşka şeylerle ilgileniyorlar. The Real Estate, tavizsiz yönetmenliğinin yanı sıra muazzam bir kadın oyuncu performansıyla da akılda kalacak bir film. Başrolde şimdiden yılın en iyi performanslarından birini sergilediğini söyleyebileceğimiz Leonore Ekstrand bütün filmi ‘suratında’ taşıyor. The Real Estate, tahminimizce izleyenleri büyük oranda ikiye bölecek olsa da seçkinin iyilerinden biri. (4/5)

Utoya 22. juli / U – July 22 (Yön: Erik Poppe) / Yarışma

Erik Poppe, 2011’de Norveç’in Utoya adasında Norveçli bir sağ radikal tarafından yapılan ve onlarca gencin ölümüyle sonuçlanan katliamı anlatan filminde altından kalkması çok zor bir işe kalkışıyor. Kısa bir giriş bölünün ardından 72 dakikalık bir plan sekansla devam eden ve sonlanan U – July 22 rahatsız edici ve etik olarak fena halde sorunlu bir film.

Poppe’nin bize kalırsa en büyük hatası, olayı adadaki gençlerin gözünden anlatırken onları son derece ucuz yöntemlerle bir sinema karakterine, hatta bir anlamda bir ‘survivor’ adayına çevirmesi. Filmin başkarakteri Kaja’nın kayıp olan kızkardeşini bulmak, katliam esnasında karşısına çıkan herkese yardım etmek gibi son derece ‘sinemasal’ motivasyonları var. Poppe, sözüm ona radikal bir sinemanın içine, hele ki böylesi korkunç bir gerçekliği mesele ederken, Hunger Games misali çatışmalar katıyor. Yaşanmış bir terör olayını vizyona girdiğinde bilet satacağı bir tür ‘thriller’a çevirerek, can derdindeki gençlerle en ucuz yollardan empati kurdurarak ve bu esnada da sanatçı mesafesini filmin hiçbir anında koruyamayarak her adımında yan basıyor. Bu da yetmiyor, film bitince siyah ekran üzerinde yaşanan olayın gerçek ancak karakterlerin kurmaca olduğuna dair bir yazı beliriyor. Bu noktada sinema ve etik hususunda hiçbir zaman eskimemiş o soru devreye giriyor: Gerçek bir katliamın, bir terör olayının filmi yapılabilir mi? Gus Van Sant örneğin; Elephant’la bu soruya anti-sinema yaparak ilginç bir cevap vermişti. Poppe’nin cevabı bizi çok rahatsız ediyor. (1/5)

Madeline’s Madeline (Yön: Josephine Decker) / Forum

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Madeline’s Madeline’i yıl sonunda pek çok sinema yazarının listesinde zirveye oynarken görürseniz şaşırmayın. Geçmişte yaptığı bağımsızlarla kendi kitlesini oluşturan Josephine Decker, çok iyi bir filmle, şimdiden yılın en iyilerinden biriyle karşımızda.

Genç bir kızın kimlik arayışını, hayata karşı isyanını, sevilen deyişle ‘büyüme öyküsü’nü anlatan film, doksan dakikalık bir performans gibi tasarlanmış. Decker, filminin performatif temelini başkarakteri Madeline’in başka biri olma tutkusu üzerine kurarken seyircisini de karakteri gibi meditatif bir yolculuğa çıkarıyor. Madeline’s Madeline, bütün duyulara hitap eden, ‘hissedilen’ bir film. Belli kodları olan bir hikâye taslağını özgün bir sanatçı bakışı üzerinden tuhaf ve izlemesi çok heyecan verici bir şeye çeviriyor. Madeline bazen bir kedi, bazen bir kaplumbağa, bazen gençlik isyanını tetikleyen annesinin olmasını istemediği kişi, bazen bazense annesinin ta kendisi… Madeline, farklı kimlikleri performe ederken kendini arıyor bu hikâyede, dizginleri elinde tutmayı, önüne hazır gelen rollere ve modellere muhtaç olmamayı öğreniyor. Decker da muazzam bir yönetmenlikle varlığını unutturarak kamerasını genç bir kızın zihninin içine yerleştiriyor sanki. Bir de şu kehaneti eklemeli: Bu yıl başrolde harikalar yaratan genç oyuncu Helena Howard’ın adını bütün dünya öğrenecek. (4/5)

Kaan Karsan
twitter