Berlinale Günlükleri #4 (Eva, The Prayer, Daughter of Mine)

Eva (Yön: Benoit Jacquot) / Yarışma

Son yıllarda çektiği neredeyse bütün filmleriyle görmezden gelinen ancak her nasılsa zaman zaman kendini Berlin’in Yarışma seçkisinde bulan Benoit Jacquot, yine yaptığı pek çok kötü filme rahmet okutan, bu bağlamda çıtayı bir hayli yükseğe koyan bir filmle karşımızda. Berlin’de yarışan bir önceki filmi Diary of a Chambermaid’i Lea Seydoux kurtaramamıştı; Eva’yı da Isabell Huppert kurtaramıyor.

Eva, evine konuk olduğu yaşlı bir yazarın ölmesi üzerine henüz sahnelemediği oyunu ve bir miktar parasını çalarak ün kazanan genç bir erkeğin işlediği, ortaya çıkmayan bir suçla başlıyor. Kendi imzasını koyarak sahnelediği çalıntı oyun çok iyi tepkiler alınca meşhur olan bu adam, olanca yeteneksizliğiyle yeni bir eser ortaya çıkarmanın bunalımında. Bunun için de esrarengiz bir hayat kadınıyla yeni kimliği üzerinden bir ilişki kurmaya kalkıyor. Buradan sonrasını ne siz sorun ne biz anlatalım. Zira Eva’da, izlediklerimizin ne kadarının gerçek ne kadarının yazarın kurmaca dünyasına gönderme olduğunu anlamıyoruz. Hem teknik hem metinsel olarak bir an bile geri adım atmayan, amansız bir abuklama şöleni var ortada… Sinemanın alelade kuralları bile hunharca çiğneniyor. Jacquot’nun yeni filmi parodi olduğunun hiç farkında olmayan bir mise-en-abyme parodisi sanki. İzleyeni sayıklamaları karşısında tepkisizliğe sürüklüyor. (1/5)

La priere / The Prayer (Yön Cedric Kahn) / Yarışma 

Fransız yönetmen Cedric Kahn yeni filmi The Prayer’da uyuşturucu bağımlısı bir gencin arınmak için dağlar arasında bir tür dini okula katılma sürecini anlatıyor. Tıpkı filmin başkarakteri gibi geçmişlere sahip olan onlarca gencin ıslahevi olma işlevini gören bu mekân, bu ‘serseri’lere inancı, arkadaşlığı, sevgiyi öğretmenin peşinde.

Kahn hikâyeyi hiçbir acelesi olmayan, bir hayli sakin bir tavırla işlerken filmini ikinci el fikirlerden arındırmaya çabalıyor. The Prayer, inancın ne doğru yolu gösterdiğini ne de öldürülmesi gereken bir canavar olduğunu iddia eden bir film. Daha çok karakterinden hareketle toplumdan dışlanmanın insanı nasıl bir psikolojiye sürüklediğini, inancın dışlanmış birinin hayatında nasıl bir işleve sahip olacağını gösteren bir film. Bazı gençler için uyuşturucunun yerini tutan, meşru bir uyuşturucu inanç… Bazısı içinse kendini inandıramadığı bir yalandan ibaret. Kahn, Amerika’yı yeniden keşfetmeden ve radikal yollar izlemeden mütevazı bir karakter portresi çiziyor filminde. Oldukça zor bir ılımlılığa, iyi bir senaryo ve yönetmenlikle ikna ediyor. Filmin başrolünü üstlenen ve büyük bir yükü omuzlarına alan Anthony Bajon, sergilediği harika performansla Berlin’de erkek oyuncu ödülünün tartışmasız favorilerinden. (3/5)

Figlia mia / Daughter of Mine (Yön Laura Bispuri) / Yarışma  

İlk filmi Sworn Virgin ile ‘uzun metraj’ kariyerini Berlin’de açan Laura Bispuri, o filmden üç yıl sonra, yeni bir kadın hikayesiyle geri dönüyor. Daughter of Mine, annesi ve kendisini yıllar önce ona maddi gerekçelerle veren biyolojik annesi arasında kalan on yaşındaki bir kız çocuğunun çıkmazları üzerine.

Bispuri yeni filminde bütün sahneyi bıraktığı iki kadını ve bir kız çocuğunu anlamaya, onları yargılamadan (bunu denese de başaramıyor gerçi) bir çözüm bulmaya çabalıyor. Gelgelelim film, melodram formüllerini kullanan senaryosuyla bir sezonluk bir dram dizisinden hallice. Her köşesine sakil bir teatrallik sinmiş; Valeria Golino ve Alba Rohrwacher gibi yetenekleri tescilli oyuncular bile filmi bu bataklıktan kurtaramıyor. Bispuri, dakikalar geçtikçe soğukkanlılığını fena halde yitirerek karakter motivasyonları üzerindeki tahakkümünü kaybediyor; izleyiciyi filmin içerisine çekmek, biraz da manipüle etmek için yapılan hamleler ardı ardına ters tepiyor. Daughter of Mine, ikinci yarısında neredeyse hiçbir sahnesine ikna edemeyen bir film. İki saatte harlı ateşte yana yakıla pişirilen dramdan Türkiye’de ciddi anlamda rağbet görecek iki sezonluk bir dizi çıkarmak mümkün. (1,5/5)

Kaan Karsan
twitter