Berlinale Günlükleri #2 (The Heiresses, Damsel, Infinite Football, Tower. A Bright Day.)

Las herederas / The Heiresses (Yön: Marcelo Martinessi) / Yarışma

Henüz ilk uzun metrajlı filmini yapan Marcelo Martinessi, Berlin’in bu seneki önemli keşiflerinden biri. Birlikte yaşayan, ailelerinden kalan mirasla birlikte heybetli bir evin içine gömülmüş iki kadının hikayesini anlatan The Heiresses, iyi tasarlanmış, ilk filmliğini hiç hissettirmeyen bir ilk film.

Tüm varlıklarını kaybetmek üzere olan bu iki kadından biri borçlar nedeniyle hapse girince önce amansız bir yalnızlığı, daha sonra da bu yalnızlığın içine gizli özgürlüğü tadan –geride kalmış- Chela, filmin başkarakteri haline geliyor. Yönetmen Martinessi, Chela, yaşadığı ev ve o güne kadar bihaber olduğu ‘dışarıdaki hayat’ arasında epeyce ilginç bir çatışma kurarak karakterinin yaşadığı dönüşümü evin de haciz nedeniyle yaşadığı dönüşüm üzerinden anlatıyor. The Heiresses, bir kadının zincirlerini kırma hikayesi. Finansal krize bağımlı olarak patlak veren bir ilişki krizini ve bunun tetiklediği ruhsal krizi, oldukça güçlü bir sinemayla anlatıyor. Martinessi’nin hikâye ve anlatı üzerindeki kontrolü heyecan verici. Ayrıca film sanat ve görüntü yönetmenliğiyle de dikkat çekici. Henüz konuşmak için çok erken ve Berlinale jürisinin eğilimlerini önceden kestirmek zor; ancak zamansızca, bir ödül tahmini yapıyor olsaydık, The Heiresses’ın buradan bir ödülle döneceğini öne sürerdik. (3/5)

Damsel (Yön: David & Nathan Zellner) / Yarışma

İlk filmleri Kumiko’yla festival çevrelerinde büyük bir ilgiyle karşılaman Zellner kardeşler yeni filmleri Damsel, basitçe ifade etmek gerekirse sevdiği kadının peşine düşen genç bir erkeğin yolculuğunu anlatıyor. Zellner kardeşler, eski usul bir western gibi başlayan filmlerini slapstick mizahla parodize ederken, kendini hiç ciddiye almayan, eğlendiren bir anlatı kurmaya çabalıyorlar.

Gücünü Robert Pattinson ve Mia Wasikowska’nın varlığından almaya çabalayan Damsel’ın en büyük sorunu, dayattığı mizah anlayışının ilginç, taze ya da zekice olduğunu düşünmesi. Zellnerlar klasik Western anlatısının gramerini son derece bayağı, en az dalga geçtiği film dili kadar demode bir komediyle bozmanın peşindeler. Gelgelelim, zaten konvansiyonel hali defalarca anlatılmış olan bu hikâyede parodinin de her türlüsüne şahit olmuş seyirci için yeni olan hiçbir şey yok. Zaten Damsel, belli bir ustalıkla yönetilmediğinden ötürü, yapacağı absürt ve yapıbozumcu manevraları bile saniyeler, hatta bazen dakikalar öncesinden açık eden bir film. Öte yandan Pattinson ve Wasikowska’nın performansları her zaman olduğu gibi güçlü ve The Octopus Project’in müzikleri gayet iyi ancak olumlu olan her şey filmin vasatlığı içerisinde boğuluyor. (2/5)

Fotbal infinit / Infinite Football (Yön: Corneliu Porumboiu) / Forum

Rumen sinemasının festival camiasında vatandaşları denli saygı görmeyen; ancak en az onlar kadar iyi yönetmeni Corneliu Porumboiu, ikinci futbol belgeseliyle karşımızda. Yönetmenin odağında bu kez futbolun değişmesi gerektiğini söyleyen ve bunun için yeni kurallar bularak yetkililere başvuran ilginç bir adam var: Laurentiu Ginghina.

Porumboiu ufak bir belgesel ekibiyle devrimci ruhlu bir adamın futbola dair alternatif fikirlerini öğrenmek üzere düşüyor yola.  Bir tür futbol belgeseli olarak başlayan hikâye yavaş yavaş, özellikle de Laurentiu kendini tanıttıkça, başka bir yola sapıyor. Anlıyoruz ki bu belgeselde yönetmen de dizginleri elinde tutmuyor, doğaçlıyor; çünkü o da karşısındaki tıpkı izleyici gibi tanımaya çalışıyor. Adamın karşısına oturuyor; dinliyor, sorular soruyor. Infinite Football, adım adım emprovize bir ‘kişi’ belgeseline dönüşüyor. Porumboiu bu esnada kendisini Laurentiu ile aynı rakımda konumlandırıyor. Her ne kadar fikirlerini saçma bulsa da ona üstten bakmıyor; onunla dalga geçmiyor, hatta Laurentiu’yu kendi önerilerini öne sürecek kadar ciddiye alıyor. Tahmin ettiğiniz üzere, bu kez muhteviyatı gereği iddialı bir Porumboiu filmiyle karşı karşıya değiliz; ancak Porumboiu’nun kişisel olarak ilginç bulduğu bir hikâyenin peşinden giderken belgeselinin hamuruna kattığı tutku, heyecan ve merak duygusu yönetmenin çok özel sinemasını özetliyor sanki. (3/5)

Wieza. Jasny dzien. / Tower. A Bright Day. (Yön: Jagoda Szelc) / Forum

Berlin’in Forum bölümünde galasını yapan Tower. A Bright Day Jagoda Szelc’in ilk uzun metrajlı filmi. Szelc ilk filminde nedensizce kaybolduktan altı yıl sonra ansızın ortaya çıkan ‘esrarengiz’ Kaja’nın ailesine tekrar entegre olma çabasını ve bu süreçte annesini hiç tanımamış kızına annelik eden kız kardeşi Mula’yla yaşadıklarını anlatıyor.

Kâğıt üzerinde bakıldığında (en azından çıkış noktası baz alınırsa) klasik bir aile dramı olduğu düşünülebilecek film, anlatısal tercihleriyle epeyce tekinsiz bir atmosfer kuruyor ve tür filmlerinin kodlarından bolca faydalanıyor. Szelc, seyirci ve seyirciyle benzer bir yerde konumlandırdığı karakteri Mula’dan gizledikleri ve gizlemedikleriyle Kaja’nın farklı temsillerini aynı öykü içinde muhtelif bağlamlarda yaratarak hem fikir hem uygulama temelinde önemli miktarda takdiri hak ediyor. Gelgelelim yönetmenin hikâye üzerinde etraflı bir tahakkümü yok ve Tower. A Bright Day yola sürekli olarak yalpalayarak devam ediyor. Filmin bazen bilinçli (ve bütünle tutarlı) bazense bilinçsiz (ve bütünle tutarsız) dağınıklığı içindeki iyi fikirlerin etkisini azaltıyor ya da unutturuyor. Filmi izlerken yeteneklerinden ve zekasından bir an bile şüphe duymadığımız Szelc, sanki bir türler kırması yapmaya çabalarken kendi tonunu ve ritmini (hiç değilse ikna edici bir ritimsizliği) bulmayı başaramıyor. Yine de filmin son toplamda ilginç ve görülmeye değer olduğunu belirtmemiz gerekiyor. (2,5/5)

Kaan Karsan
twitter