Berlinale Günlükleri #1 (Isle of Dogs)

Isle of Dogs (Yön: Wes Anderson) – Yarışma

En son dört yıl önce The Grand Budapest Hotel ile takipçilerini göz kamaştırıcı şeker dükkanında ağırlayan Wes Anderson, -tıpkı The Grand Budapest Hotel gibi- Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan ve kariyerinin ikinci stop-motion animasyonu olan filmi Isle of Dogs’da yine fena halde eğlenceli, tanıklığını yapmaya doyum olmayan bir zekâ gösterisi sergiliyor.

Anderson yeni filminde türlerine özgü bir hastalık sebebiyle (köpek gribi!) insanların dünyasından koparılıp şehirden uzak (ama görüş mesafesinde) bir adaya sürülen köpeklerin hikayesini (Hayırsız Ada’yı anmamak ne mümkün) her daim olduğu gibi kendine has üslubuyla anlatırken kişisel tarihinde ilk kez direkt olarak bu denli politik bir yaklaşımla karşımıza çıkıyor. Sürgün, toplama kampları, devlet eliyle yapılan kara propagandalar, halk üzerinde yarattığı korku duygusuyla iktidarını kazanan güç odakları, bunların yaltakçıları, susturulan muhalefet, suikastlar ve pek çok şey… Isle of Dogs’un modern dünyanın bağlamına cuk oturan, yakın tarihe ve şimdiki zamana kapı açan, faşizmin ve insanın vahşi doğasının getirdikleriyle/götürdükleriyle doğrudan bağlantılı olan pek çok tarafı var ve her ne kadar elinin altındaki her kavramla durmaksızın bir oyun oynasa da -hatta alegori matematiğiyle düpedüz dalga geçiyor olsa da- yönetmenin şu ana kadar yaptığı en politik film. Nazi Almanyasından başlayıp mülteci sorununa kadar varan geniş bir yelpazede, pek çok bağlama oturtulabilecek derinlikli bir malzemesi var.

Anderson, dediğimiz gibi, açık seçik bir soykırım hikayesi anlatırken bile bugüne değin kendi sinemasının çehresini çizen müstehzi tavrından bir an olsun vazgeçmiyor. Mezkûr kallavi meseleleri kendi sinemasına öyle ustaca, öyle hınzırca monte ediyor ki büyülenmemek elde değil. Dakikalar içinde, sinemanın sadece görsel imkanlarını kullanarak evrende bir hacmi olan her şey arasında çatışma kurabiliyor örneğin… Bir resmin içine birçok resmi, bir dünyanın içine birçok dünyayı sığdırabiliyor. Harika bir kadrajlama becerisiyle ve kurgu mantığıyla, dehasına defalarca şahit olduğumuz yönetmenimiz, yine mütemadiyen şaşırtmayı, izleyenine bir an olsun nefes aldırmamayı başarıyor. Isle of Dogs, bir anlamda, Wes Anderson’ın sinemasının genel çerçevesini her daim muhafaza etse de belki de hiçbir zaman sıradanlaşmayacağını müjdeleyen bir film olarak kayda geçebilir.

Isle of Dogs, çok komik bir film. Öyle ki, sahip olduğu olağanüstü mizah anlayışının ve ritminin hakkını tek izleyişte vermek zor. Anderson, her çerçeveden, her kareden son santimetrekaresine kadar faydalanmak istiyor. Kullandığı medyumun kendisine sunduğu olanakların hiçbirini ziyan etmek istemiyor sanki. Animasyonun kendisine açtığı hareket alanıyla, kamerayı bir bakıma zekasının ve hayal gücünün bir uzantısı haline getiriyor. Konvansiyonları refleksifliğini haykıran hamlelerle bozguna uğratan, her köşesine bir sürpriz gizlenmiş olağanüstü bir anlatı kuruyor. Bunu yaparken de dünyalarına diğer filmlerinden de aşina olduğumuz, buruk, çekinik, vakur, bir yandan da naif ve umutlu yeni karakterleriyle tanıştırıyor bizleri. Çok kısa sürede müthiş ayrıntılarla hikayesini sürükleyen bütün karakterleri boyutlandırıyor, her birine yarattığı evren içerisinde bir sığınak inşa ediyor.

Alexandre Desplat’ın olağanüstü müziklerinden, Paul Harrod ve Adam Stockhausen’ın dudak uçuklatan prodüksiyon tasarımından, Tristan Oliver’ın muazzam görüntülerinden ya da Jason Schwartzmann’ı da içinde barındıran senaryo ekibinin kalem gücünden ayrıca bahsetmeye gerek bile yok. Isle of Dogs, her saniyesine özenilmiş, birazcık aceleye gelmiş gibi hissi veren üçüncü perdesinin kısa bir bloğu dışında hiçbir anında yalpalamayan bir film. Bir süredir kimi istisnalar dışında hayal kırıklığı yaratan açılış filmleriyle sessiz sedasız, heyecansız açılan ve an itibariyle süregelen kürasyon mantığı sebebiyle eleştirilerin odağında olan Berlinale’nin dört yıl sonra, yine Wes Anderson sayesinde kutlayabileceği bir sinema coşkusu var artık. Eforsuzca, hem kendine güldüren hem de kendini ciddiye aldıran, çok özel bir film Isle of Dogs. Wes Anderson’ın artık ustalık dönemine girdiğini gönül rahatlığıyla beyan edebilmemiz için bizlere her türlü göstergeyi bahşediyor. (4/5)

Kaan Karsan
twitter