Berlinale 2019 Günlükleri #4 (The Souvenir, Ghost Town Anthology, I Was at Home, But…)

Ghost Town Anthology / Yarışma (Yön: Denis Cote)

Berlin yarışmasının gedikli yönetmenlerinden Denis Cote’nin yaşanan bir ölüm akabinde bir köye musallat olan hayaletleri ve bunun mezkûr küçük komün üzerindeki etkilerini anlatan sinemasal depresyonu Ghost Town Anthology, ağırlığıyla izleyenin üzerine çökmek isteyen, ‘cenaze evi’ hisli bir film. Yönetmenin sinemasını bilen ve bugüne kadar ayak uydurabilmiş sinema seyircisi için bu cenaze evinin içinde muhtemelen ilginç bir şeyler bulmak mümkündür. Fakat bize kalırsa Denis Cote kendi groteskliğinin esiri olmuş durumda. Bir karanlık şiir gibi tasarlanmış fakat en iyi ihtimalle tasarlandığı gibi kalmış Ghost Town Anthology’den bunun dışında bir önem sağamıyoruz açıkçası. Festival çevresinde gözlemlediğimiz kadarıyla Cote’nin sinemasını sevenler bu filmi son dönemde yaptıklarının epeyce üstünde görüyor. Kendimizi bu coşkunun dışında tutarken filmin aldığı ‘iyi’ resepsiyonu da ekleyelim bu sebeple. (1,5/5)

 I Was at Home, But… / Yarışma (Yön: Angela Schanelec)

Berlinale yarışmasının en talepkar fakat talepkar olduğu kadar ödüllendirici filmi I Was at Home, But… performatif sanatlar üzerine bir makale, kurmaca bir anti-kurmaca. Bir süredir kayıp olan oğlu aniden eve geri dönünce hayatına geri döneceğini sanan fakat zamanla kendisini yepyeni bir depresyonun içinde bulan bir kadının hikayesini sinemanın doğası gereği aldatıcı olan araçlarına göndermelerde bulunarak ve narratif kalıplarını bozarak anlatan film izleyicileri doğal olarak ikiye böldü. Kendisi başta olmak üzerine performansla üretilen bütün sanatları bir anlamda tartışmaya açan filmin Schanelec’in kariyer özeti olan yenilikçi anlatısını takdir etmemek mümkün değil. I Was at Home, But… üzerinde uzlaşılması imkânsız bir film, basın gösteriminin yapıldığı salondaki izleyicilerin de en az sekizde biri salonu terk etti… Bir ödül alma ihtimalinden bahsetmek sanıyoruz çok zor; ancak tavsiyemiz yeni bir sinemanın arayışında, kutunun dışında düşünen bu çok ilginç filmi gördüğünüz yerde izlemeniz. Bizce yarışmanın en iyilerinden. (3,5/5)

The Souvenir / Panorama (Yön: Joanna Hogg)

Sundance’te ilk gösterildiği anda yılın sinema olaylarından birine dönüşen The Souvenir, çok özel bir film. Joanna Hogg’un kendi geçmişinden yola çıkarak inşa ettiği hatırat bu açıdan Roma’yı, ele aldığı ‘toksik’ ilişki bakımındansa Phantom Thread’i hatırlatıyor ilk anda. Tabii ki bu üstünkörü benzetmeler, bir hatıramalar silsilesi olarak ilerleyen The Souvenir’in ağır ve kendine özgü ruhunu anlatmaya yetmiyor. Hogg’un eliptik, tinsel, ‘Roeg’vari filmi, başkarakterinin yani kendisinin, belki de bütün gençliğine mal olan bir ilişkinin enkazından kurtulup bu ilişkinin tarifsiz yaraları sayesinde bir sanatçıya dönüşmesini anlatıyor. Öleceğini bile bile o girdaba kapılmaktan çekinmemek, yeniden doğmak için acı çekerek ölmek… The Souvenir, kendinden geriye çok ağır bir his bırakan; sanata dönüşmesi çok zor kişisel bir tecrübeyi sanata dönüştürebilen filmlerden. Bu ağır his, tıpkı filmin içinde Julia’yı zehirleyen ve paramparça eden ilişki gibi, bir hediye de bırakıyor izleyene elbette. (4/5)

Kaan Karsan
twitter