Berlin Calling (2008): Seks, Haplar ve Elektro-ritmler

Fırat Ataç
Fırat Ataç
12 Ocak 2012

Müzikal filmler hiçbir zaman müziklerinden dolayı eleştirilmezler. Hitap ettikleri belli bir kitle vardır, kitle onları bağrına basar. Tür olarak elektronik müziği ele aldığımız zaman ise “yaygın kanı”ya çok bağlı kalındığı gözümüzden kaçmaz. Bu yaygın kanıya göre: “Elektronik müzik uyuşturucu kullanılmadan yarım kalacak bir zevktir. Çıkışları inişleri boldur, herkese hitap etmeyen bir gürültü barındırır, bazı zamanlarda depresif olur ama hüzünlü olamaz. Hele melankoli? Bu müziğin içinde yeri yoktur.!” Elektronik müziğin altyapısına oturduğu filmlerde genelde bu bakış açısını değiştiremeyecek cin (!) fikirlerle karşılaştık. 2004 yılında çekilen It’s All Gone Pete Tong belli bir amaca hizmet eder gibi gözükürken aslında tek amacı birkaç DJ‘i pikapların başında göstermekti. Öncülü olan Groove‘da ise elli küsur extacy etkisindeki gençten başka hiçbir şey izleyemedik. Bu ve bunlara benzeyen örnekler çoğaldıkça elektronik müziği çıkış noktası olarak gösteren filmler 100 dakikalık kliplerden başka bir şeye benzemez oldular.

Berlin Calling, dünya dans müziğinin merkezlerinden biri olarak kabul edebileceğimiz Berlin’de geçen trajikomik bir hikâye. Zaten filmi daha önceki denemelerden ayıran en önemli kelime de trajikomikliği. Senaryo hiçbir şekilde karmaşık değil. Madde kullanımı konusunda uçlarda bir hayat süren DJ Ickarus, ağır bir “bad trip”ten sonra kendini bir uyuşturucu kliniğinde buluyor. Bundan sonra da yüksek dozajlardaki hazzın hayata nasıl tesir ettiğini izlemeye başlıyoruz. Ickarus dışında çok da ciddiye alınacak karakterlerin var olduğunu söylememiz güç. Asla tavlanamayan pasif-agresif bir psikiyatr, biseksüel bir sevgili, tehlikeli haplar satan bir torbacı ve Ickarus’un müziklerini sıradan bulan bir yapımcı. Hiçbiri dramatik yapıya önemli katkılar yapmıyorlar çünkü dramatik yapı tamamen Paul Kalkbrenner‘ın canlandırdığı Ickarus üzerinden ilerliyor. Onun gelgitlerine şahit oluyor ve onun muhteşem müziklerini dinliyoruz.

Filmin tek yıldızı konumundaki Paul Kalkbrenner’ın hem müzik hem de ilk kez denediği oyunculuk konusundaki bariz yeteneği filmi bir techno parçanın ritimlerindeki hızlılığa, taviz vermezliğe ulaştırıyor. Sıkılmak kesinlikle söz konusu değil. Sıkılmayı bir kenara atıp filmi ciddi bir yapıt haline gelmesini destekleyecek unsurlara geçtiğimizde ise yönetmen Hannes Stöhr‘ın kararsızlıklarıyla baş başa kalıyoruz. Senaryoda da adını gördüğümüz Stöhr, Kalkbrenner’ın hikâyesini daha derinlere çekmek konusunda isteksiz görünüyor. Uyuşturucu konusunda herhangi bir ahlaki mesaj vermekten kaçınan film bizi şu üç soruyla baş başa bırakıyor: ”Uyuşturucu yaratıcı bir sanatçı için vazgeçilmez bir gereklilik midir? Şeytan mıdır? Yoksa belli miktarlarda kullanıldığında herhangi bir problem teşkil etmez mi?” Karar tamamen bizim.

Filmin başkarakterini yaratırken kullandığı Ickarus göndermesi (Yunan mitolojisinde Babası Ikarus’a, uçarken zevkten kaçınması gerektiğini, ne uçmanın coşkusuyla güneşe yaklaşmasını ne de denize yakın uçup kanatların nemlenmesini engellemesini ister. Ikarus uçabilme özgürlüğü ile babasını dinlemez ve güneşe fazla yaklaşınca balmumu erir. Ege denizine düşen Ika hayatını kaybeder) ve Ickarus’un uyuşturucuya olan yatkınlığının, Berlin duvarının yıkılmasına bağlanması (ikinci neden ise annesinin ölümü) maalesef birkaç ciddiyet kazanma çabası olmaktan öteye gidemiyor. Trainspotting‘in çılgınlığı ve One Flew Over the Cuckoo’s Nest‘in ilişki ağları arasında bir yere takılan Berlin Calling’in özellikle Paul Kalkbrenner’ın performansıyla o yeri kendine has olarak kabul ettirdiğini söylemek ise yanlış olmayacaktır.

Filmin notu: 7/10

 

Fırat Ataç

firat_atac@hotmail.com / firatatac.tumblr.com / twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5