Benim Çocuğum (2013): ‘İnsanların Kızı ya da Oğlu Değil, Evladı Olur’

Salihcan Sezer
Salihcan Sezer
01 Temmuz 2013

Dün LGBT(lezbiyen gay biseksüel trans) onur haftasının onur yürüyüşü vardı. Sean Penn’li Milk(2008) filminin finalinde olduğu gibi, Benim Çocuğum belgeseli de bu yürüyüşle sonlanıyor. Gezi Parkı olaylarında grayderlere karşı toprağın üzerine oturup, asırlık ağaçların dibine yaslanan Sırrı Süreyya Önder de en ön saftaydı geçen sene.

Benim Çocuğum, büyük bir toplumsal hareketin olduğu dönemde vizyon görüyor. Bu açıdan biraz şanssız, yine de festivallerde/gösterimlerde dolaşarak uzun yıllar kalıcı olacak gibi görünüyor. Kaos GL dergisinden alıntıyla; Ekim 2010’da Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen ‘queer ve trans kimlikler’ konulu konferansta dört LİSTAG (LGBT aileleri İstanbul Grubu) ebeveyninin konuşmasından etkilenen yönetmen Can Candan konuyla ilgili bir belgesel çekmek istemiş ve 2012 sonbaharda da yapım tamamlanmış. Belgeselde aileler önce kendi yaşamlarını, LGBT bireyi evlatlarının bebeklikten itibaren gelişimleriyle ve cinsel gerçekleriyle yüzleşmelerini anlatıyorlar. Sonra da kendi anne babalarının, çevrelerinin, toplumun… İşte Benim Çocuğum’un en sahi kısmı da ilk bölümü. Konuşan aileler; toplumsal önyargılardan ötürü başta meseleyi anlayamasa, yadırgasa, ‘neden ben?’ diye sorgulasa, kızsa, hatta duvara tosladığını düşünse bile evlatlarını bırakmıyorlar. Onca zorluğa, eğitimdeki sorunlara, mahalle baskısına rağmen direniyorlar. O yüzden de yaptıkları aktivistlik sayılmaz, zira son derece halktan babalar, ‘reçel yapan anneler’ onlar.

page_39oglum-kizim-degil-benim-cocugum39_599774900

Yine ilk bölümden çıkarılacak soruların bir kısmı da şöyle; insanlar çocuklarının cinsiyetlerini mi sever, kendilerini mi? Hissiyat bedenden farklıysa ne yapmalı? Kız ya da erkek olmak illa bedene göre midir? Onların hissiyatı yahut oluş biçimi geleneksel öğretilerden farklıysa evlatlıktan ret mi etmeliyiz? Bize hayatımız boyunca öğretilenler doğru mu, haklı mı? Cevaplarını ise LGBT ebeveynlerinin ağzından pek dinlememiştik aslında. Evlatların gözünden hep; belgesellerden Kutluğ Ataman’ın daha sonra kitaplaştırılan Peruk Takan Kadınlar’ında(1998) kısmi olarak, kurmacalardan Fikret Kuşkan’ın bir travestiyi canlandırdığı Dönersen Islık Çal’ı(1992) örnek olarak gösterilebilir ama zaten bu perspektiften bile ortaya konulan yerli eser sayısı çok çok az. Filmi ilgi çekici kılan da, hiçbir şartta marjinal olarak adlandırılamayacak ebeveynlerin ağzından bir anlatım geliştirmesi oluyor. Yöntemin nedeniyse filmin içerisinde de geçiyor zaten; bir LGBT bireyi sözgelimi meclise hakkını aramak için gittiğinde hemen ötekileştiriliyor, tabular da kolay kolay yıkılamıyor ve onun elini pek de hararetle sıkmıyorlar. Bir anne gittiğindeyse işler değişiyor; onu içtenlikle dinliyorlar, anlamaya çalışıyorlar. Böylece belgeselde, toplumdaki ayrış(tır)manın önüne geçebilecek ‘anne-baba faktörü’ üzerinden bir ortak dil uyandırılmaya çalışılıyor ve kanımca başarıya da ulaşılıyor. Takdire şayan bir çalışma olmuş gerçekten de. Ancak ‘derdini söylemede’ toplumun sadece duyarlı kesimlerine hitap eden değil; taban dahil tüm kitlelere ulaşan, köylere yahut kıraathanelere uzanan bir popülerliğin peşine düşülmemiş izlenimi uyandırdı bende izlerken. Duygulara seslenen yumuşak ve kolay izlenir bir tarz elbette bu ancak ‘benim evladımı koskoca dünyaya sığdıramadılar’ diyen Melek Okan’ın kızı İrem Okan’ın hunharca katledildiği bir dünyadan bahsediyoruz. Sürekli tanık olduğumuz trans cinayetlerine ve nefret suçlarına karşılık vahşeti sevgiyle alt etmeyi denemek tartışılabilir bir tercih; ama kışkırtıcı, çarpıcı, dikkat çekici, hatta belki popülist bir yolla mesaj daha etkin ve yaygın kılınabilirdi.

benim-çocuğum-2

Filmin ikinci bölümünde; LGBT’lerin sivil toplum derneği Lambda İstanbul’da yapılan dayanışmayı ve yardımlaşmayı arttırma amaçlı bir toplantı, CETAD’da ailelerin sorunlarının tartışıldığı bir terapi seansı, tüm ailelerin ve çocukların buluştuğu bir ev partisi ve Taksim’deki Vazgal Cafe’de onur yürüyüşüne hazırlıkla geçiyor. Bu tarz cümleler kurmayı aslında pek sevmem ama izlenmesi gerektiğini düşünüyorum kesinlikle. Ve bunun için illa da LGBT bireyi olmaya gerçekten gerek yok, empatinin birazı bile yeter.

Yönetmen: Can Candan

Yapım: Türkiye

Süre: 82’

**

Salihcan Sezer

salihcanzer@gmail.com

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5