Barton Fink (1991): Sanatçının Cehennemi Nedir?

“Tanrı’nın bile bir cehennemi vardır: insanlara duyduğu sevgi.”

Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt”  ünde yer alan bu cümle Barton Fink’e uyarlandığında, insanın aklına şöyle bir soru geliyor kaçınılmaz olarak: Sanatçının cehennemi nedir? Yaratılarına duyduğu sevgi mi?

Joel ve Ethan Coen’in Miller’s Crossing adlı filmlerinin senaryosunun yazım sürecinde yaşadıkları tıkanma üzerine bu projeleriyle ilgilenmeye ara vererek yazdıkları Barton Fink de, onların tecrübe ettiği tıkanmanın benzerini yaşayan, geleceği parlak bir oyun yazarını konu ediyor. New York’ta sahnelenen oyunu sonrası Hollywood yapımcılarının ilgisini çekerek Los Angeles’a taşınan ve bir film stüdyosu için senaryo yazmaya başlayan Barton Fink’in, kendisinden yazması beklenen güreş filminin hikayesinde bir türlü ilerleyememesi, bir sanat eserinin sancılı doğumuna biz izleyicileri de tanık etmek istediklerini gösteriyor Coenler’in.

Barton Fink’in, Los Angeles’ta senaryosunu yazmak için mesken tuttuğu Earle Oteli, yazarın daktilosunun başında hiçbir şeyden ilham alamadan soğuk terler döktüğü yer olarak cehennemle eş tutulmayı hak ediyor. Sivrisineklerin etrafta kol gezdiği, dayanılmaz sıcağın duvar kağıtlarının soyulmasına neden olduğu, çürümenin ve bozulmanın her katında apaçık görülebildiği bu kasvetli otel kutsal kitaplardaki o sonsuz azap yerinin kusursuz bir temsili adeta. Barton’ın eserini ortaya çıkarırken atlattığı badireleri Earle Oteli’nin aracılığıyla takip edebildiğimize göre, Nietzsche’nin sözünden yola çıkarak sorduğumuz sorunun yanıtını artık tatmin edici bir biçimde verebiliriz: Tüm yaratma işlemi, sanatçının cehennemidir. Filmin sonuç bölümünde alevler içinde kalan Earle Oteli’nden bitmiş senaryosuyla zafer kazanmış olarak ayrılan Barton, kendi cehenneminden en sonunda çıkmıştır; çünkü eserini tamamlamayı başarmıştır.

Zihninden yepyeni bir dünya ve yaratılar meydana getirebilen sanatçıya Barton’ın öznesinde küçük tanrı olarak yaklaşmak, sanatçının cehennemini az önce tarif ettiğimiz için manasız; zira Nietzsche’nin yorumundaki Tanrı’nın aksine Barton’ın yarattıklarını sevdiğini söyleyemeyiz. Eğer cehennemin şeytanı Charlie’nin oteldeki konumunu düşünerek onu Barton’ın yaratılarıyla özdeşleştirirsek, sanatçının kendi düş gücünün ürünlerine nasıl yaklaştığını da daha açık şekilde görebiliriz. Daha önce hiç gelmediği bir yerde yapayalnız kalan Barton Fink’in konuşabildiği, sırlarını açabildiği tek kişi Charlie. Barton, inkar edilemez bir ihtiyaç duyuyor Charlie’ye; tıpkı herhangi bir yazarın zihnindekileri dökebilmek için bulabildiği tek uygun kalıbın kendi yarattığı karakterler olması gibi. Ancak aralarındaki ihtiyaç ilişkisi tersine dönünce Charlie bastırılıyor, hikaye anlatmaya niyetlendiğinde susturuluyor, tek başına bırakılıyor. Charlie’nin dile getirdiği gibi, Barton bir turist; yazım aşamasında daldığı hayal aleminden bir gün elbet çıkacaktır ve çıkmıştır da. Charlie ise Barton’ın diğer yaratılarıyla birlikte sonsuza dek ait olduğu yerde, yaratıcının terk ettiği cehennemde kalacaktır. Bu arada Barton, bir yazar olarak yarattığı karakterine her türlü ızdırabı çektirmekte özgürdür de. Ne de olsa çiçeği burnunda senaristimize göre yazmak hiç de huzur verici bir eylem değildir. Öyleyse Barton diğer meslektaşlarının izinden gidecek, bu geçici huzursuzluğunun bedelini karakterleri ödeyecektir.

Geniş resme bakıldığında, Coen Kardeşler’in yaratım sürecindeki huzursuzluklarının ceremesini de Barton’ın çekmiş olduğunu söylemek mümkün. Öyle ya, Barton onların yüzünden New York’taki sanat ortamından ve ideallerinden koparak Hollywood’a gelir, yine onların yüzünden tamahkar yapımcıların ve para babalarının emrine amade olur, bir seri katille yüzleşmek zorunda kalır, en sonunda da içinde yer almaktan katiyetle kaçındığı kapitalist sistemin çarkları arasında sıkışıp kalır. Bu özelliğiyle ve Miller’s Crossing’in yapım aşamasında yaşanan benzer aksiliklerden ötürü film, Coenler’in kendi sanatlarını sorguladıkları, filmografilerindeki en kişisel yapıtlardan biri olarak nitelendirilebilir.

1991 yılının Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandığı halde Akademi Ödülleri’nde yüzü gülmeyen ve parlak gişe rakamlarıyla karşılaşamayan Barton Fink, çok katmanlılığı ve değişik okumalara fazlasıyla müsait senaryosuyla, sinemaseverler için bir hazine; hatta Coen Kardeşler dendiğinde akla ilk gelen yapımlardan olan Fargo veya The Big Lebowski’den daha çok üzerinde durulmayı hak ediyor belki de.

 

Not: Yazı, lemonlizlemon tarafından kaleme alınmıştır.

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5