Barbara (2012): Arzular ve Tercihler

Kaan Karsan
Kaan Karsan
18 Temmuz 2012

Koskoca bir filme tek bir karakterin adını vermek aslında çok şey ifade ediyor olsa gerek. Doğunun ve batının, ama daha çok doğunun filminden geriye kalacak olan en pürüzsüz imge Barbara. Soyut ve somut bir duvarın iki tarafına dağılmış iki farklı ideolojinin  kargaşasında sağ kalmaya çalışan bir ruh Barbara. Issız bir adaya ve denizin durgunluğunun yanılgısına düşen, naif ve cesur bir gelecek Barbara. Barbara, Almanya’nın yakın geçmişinden sinema perdelerine savrulan ve sinema salonunun karanlığından güç bulan, yalnız ama bir şekilde umutlu bir kadın.

Christian Petzold’ün filmi politik olarak yanlış ya da politik olarak doğru gibi kalıpları pek fazla önemsemediğini ya da önemsiyor olsa da bunun bu öykü için hiçbir önemi olmadığını isminden belli ediyor. Petzold tüm bu kendi hayatından da kesitler taşıyan gözlemler kurgusunun zemininde yalnızca Barbara’ya ve onun çevresindekilere ışık tutmaya çabalıyor. Bu esnada zaten her haliyle, her caddesiyle ve her hücresiyle eski kalmış olan Doğu Almanya’nın gerçek mekanlarından güç alıyor ve neredeyse  80’lerde yapıldığına kalıbımızı basacağımız bir mizansenler silsilesiyle bizi başbaşa bırakıyor.

Arada kalmışlığın, sıkışmışlığın bir simgesi olan gizemlerle dolu bir kadın var odakta. Barbara’nın taşımaya artık alıştığı gizemli geçmişi, onunla bizim aramıza bir şüpheler duvarı örüyor. Aslında Barbara, geçmişi gizemlerle ve politik savrulmalarla dolu bir ulusun bulunamayan kara kutusu bile olabilir. Zaten kendi dünyasını dış dünyadan esirgeyen bu kadının suçu, kişisel tercihlerinden ileri gelmiyor. Barbara, başkaları tarafından işlenen günahların tohumlandırdığı, ne dünü ne bugünü ne de yarını tahmin edilebilen bir kaçak. Bütün bu karakteristik karanlığının içerisinde ise çevresindekilerin anahtarı var. Özgürlüğe ve André’ye duyduğu aşk, hiçbir zaman ruhundan söküp de bir kenara atamadığı şüphe ve hiçbir zaman karşı koyamadığı, iyi ile iyiliğe doğru yönelimleri içinde bulunduğu ve barındığı toplumun üzerindeki örtüyü aralıyor.

Arzular ve tercihler… Barbara’nın bölük pörçük, güvensiz dünyasında bir sonraki adım üzerinde etkisi olan başlıca etkenler. Her insanın yeri geldiğinde tutulduğu bir ikileme öykünen ve içgüdü-mantık çelişkisinden doğan derin bir tenakuzu var. Petzold’ün bakış açısı kimi zaman tesadüflere bile yol gösteriyor. Çünkü Barbara’nın kimi zaman yolunu bulabilmesi için tesadüflere ihtiyacı var. Bunun bir kaçış öyküsünden kalış öyküsüne dönüşmesinin de başlıca nedeni bu zaten. Ne kadar imkansız görünse de, cehenneme aşık olmak da bir ihtimal. Uçsuz bucaksız, engin denizin insanı nereye götüreceği, geleceğin ne zaman geçmişten bağımsız olarak düşünülebileceği, hatta ve hatta aşkın tam olarak insana mı yoksa özgürleştirene mi karşı duyulan bir duygu olduğu bile belirsiz. Barbara, perdeyle aramıza, bir yaz filminin ortasında, buz gibi bir duvar örüyor. Bu duvarı yıkmak istemiyoruz. Bu duvarı kolayca aşıyoruz.

Küçük bir kasaba hastanesi, günden güne kendini sadeleştiren, yalnızlaşan ve iyice karmaşıklaşan bir toplum ve bütün bunların sessiz sözcüsü Barbara. Yönetmen Christian Petzold, iyi film ve kötü film kalıplarını yüz dakikalığına bir kenara bırakmamızı sağlıyor ve bizi uzak ama yakın bir gerçekliğin tam ortasına bırakıyor. Gösterişsiz ama dahiyane bir film yönetimi ve şatafatsız ama tam anlamıyla kusursuz oyunculuklar Barbara’nın  gözlerini üzerimize dikiyor. Kendi gölgemizden olmayan bir karakterle nasıl bu kadar kendimizi özdeşleştirebildiğimizi düşünerek Petzold’ün sinemasının gücüne şaşıyoruz. Sinemanın vakti gelince ne kadar dürüst, ne kadar dokunaklı ve aynı anda ne kadar soğuk olabildiğini görüp bir kez daha ihya oluyoruz. Edindiğimiz yeni dertlerle, kafamızdaki dertleri unutuyoruz.

***

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

***

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5