Bana Bir Masal Anlat, İçinde Kadın Olsun

“İstanbulu satıyorum tarihiyle birlikte”

İlkokul öğrencisiydim İstanbul’u Satıyorum’u izlediğimde. Ölüp bitmiştim resmen. İşte bundan 26-27 sene önce. Gökdelen kurucuları, dalkavuk orduları Taksim Parkının kapladığı alandan yakınıyorlardı oyunun başında, “50 katlı otopark yapılsa onun yerine” diyorlardı. Sıra mezarlıklara geliyordu. Eyüp Mezarlığı, Edirnekapı Mezarlığı, Feriköy Mezarlığı, Rum Mezarlığı, Ermeni Mezarlığı… Hepsi tek tek sayılıyor, ağızlarından “Dik gömülselerdi daha çok yer kazanılabilirdi” cümlesi çıkıyordu. Bu cümle gitmiyor aklımdan.

Günbegün inşaat sesleriyle yerle bir edilen anılar…

Sayısız mahallede yıkımlara karşı duranlardan “örgüt kurmak” nedeniyle gözaltına alınanlar…

Suriçi’ndeki bostanlar… İş makinaları, zabıta, polis, kimyasallar.

Bize tarihi yarımadadan seslenen bir filmi önemseyecektik elbette ya ne yapacaktık? İnsan istiyor ki, o filmi yapanlar izleyenlerden daha fazla önemsesin.

Yani… Yıllara meydan okuyacak bir başkaldırı şaheseri, başka türlü bir sevda komedyası, korkusuz bir mahalle epiği beklemiyordum da anlarsınız işte, bu kadarını da beklemiyordum.

Nihayetinde bir süredir kurmaca sinemamızda evet, fona oturtulan ama merkeze oturtulmayan bir mevzu kentsel dönüşüm. Arada derede kah kih koh ettik de derin bir bakışı ve mizahı talep eden gönüllerimize nasıl laf geçirelim.

Filmin bizzat çekirdeğinde askıda kalan meseleler varken, hal böyleyken ne Emek Apartmanının kıymeti kalıyor ne inşaat mafyasına edilen iki çift sözün.

Monologlarda üç saniyelik dinleme detayı insertleri, diyaloglarda açı-karşı açı değildi görmek istediğimiz. Türk dizilerine özgü, hangi amaca hizmet ettiği belirsiz “Şimdi genele kes, şimdi yakına…” da değildi.

Erkeklerin cafcaflı numaraları dökülürken ortaya, erkek olmayanların “dedikoducu ve kötücül” paydasında buluşması hiç değildi… Kadın bu değil.

Yeşilçam mahalle geleneğindeki dopdolu kadrajların ve yoldan çıkmamış direncin üstüne kendi özgün umutlarını eken ironik bir gülmece izleyeceğimi sanıyordum. Oysa bütün mevzu “sonunda evleniyorlar” nevi bir şeymiş.

Bana-Masal-Anlatma

Bir filmin kadınla imtihanı

Suriçili dolmuş şoförü Rıza mahallesinin gözbebeği, kalbi iyilikle dolu, çekingen, (en önemlisi) delikanlı. Ben demiyorum, “filmin konusu” diyor. Ayperi ise yine filmin konusuna göre, her şeyi değiştirip güzelleştiren bir masal kahramanı, hayran olunası.

Ayperi’nin filmde yalnızca kahramanını arayan bir “melek” olarak var olabildiğinde hemfikiriz değil mi? Kahramanını bulmak. Olayı bu. Zira Ayperi için sayıp dökebileceğimiz tüm sıfatlar yine erkeğin gözünden okunabiliyor. Rıza ona kendi yatağını verir, Rıza ona ev bulur, Rıza onunla beraber onun geçmişini arar durur. Rıza onunla beraber kendi kahramanlığının peşine düşmüştür. Öyle fedakardır öyle sahicidir ki Rıza…

Yemeyi içmeyi (oturmayı-kalkmayı) bilmez Ayperi. Ona her şeyi delikanlı Rıza öğretir. Nihayetinde Ayperi doğru yoldan saptığında ona sevginin ne demek olduğu konusunda delikanlı bir tirat bile atacaktır. Ve film bu hadsiz sahneyi, seven erkeğin duygularını açması kılıfıyla olumlama cesaretini gösterecektir. Aşkının yüceliğini, bu melaike için neler neler yaptığını kızın kafasına kakarken kızcağız da onaylayacaktır. Ayperi ancak bu sayede yüreğindeki sesi “adamakıllı” farkına varacaktır.

Ayperi adı üzerinde peri kızıdır, güzeldir, beyaz elbisesiyle bembeyazdır, kirlenmemiş. Öyle saftır ki… Nicedir üstünde olan elbisesini çıkartıp sıradan kıyafetlere geçiş yaptığında dahi hemen tekrar o elbiseye dönecektir.

Ayperi… Delikanlısı ne derse onu yapan, onun sözünden çıkmayan, çıktığında ateşler altında kalan, masumiyetin göbek adı olan. Evet masumiyet ve temizlik ve aydınlık ve iyi niyet…

Kahramandır erkek, kalbi iyilikle doludur. Ben demiyorum, film diyor. Film Ayperi’yi acımasızca düş gücünden muaf sunup, bir ‘beyaz’a hapsederken, diğer kadınları da tek tek elden geçiriyor.

Epey merak ediyorum, misal Neriman’ı (Gökçe Bahadır) filmden çıkardığınızda ne değişiyor? Cemal (Erdal Tosun), kahvede kadınların erkeklerin hayatını nasıl mahvettiğini vurgulayan o şanlı cümleyi kurabilsin diye mi var Neriman? Yoksa manidar bir hikayeydi Neriman’ınki de biz mi kaçırdık? Onun canından çok sevdiği fakir ama gururlu genci yüzüstü bırakıp paralı ayıya kaçmasına “21. yüzyılda Yeşilçam şeysi canım”, deyip susmalı mıyız? Yoksa bütün film bir Yeşilçam parodisi miydi? Absürt, gerçek, parodi kısımları tam olarak hangi alt kümelerde nasıl bir matematikle paslaşıyor? Gerçekten anlamaya gayret ediyorum.

Evladı küçükken ona hem ana hem baba olmak zorunda kalan Selma… Kadının varoluşuna öfke kusan gün sahnesi… Kimse kusuruma bakmasın “Böyle kadınlar var, çok gerçek…” geyiği kimilerimize sökmüyor. Endişe içinde izlediğim gün saldırısı bir manifestodan başka bir şey değildi. Bu sahne ancak Selma’nın neden böyle davrandığına dair güçlü verileri hissetmemizle bir yere oturabilir. Filmde bir kadın karakter olarak varlığını ilan edebildiğinde. Televizyona sıkıştırılmış apar topar bir iç dökme gönül çelmeye yetmez.

Bir yanda bunlar olurken, içten gülmek pek mümkün olmuyor. İster kabul edin ister etmeyin, sinema bir sanat. Kimse komedinin kolay bir sanat olduğunu söylemedi. Kimse şu memlekette komediye onu yapanlar kadar kötülük etmedi. Her sahne bir şeye hizmet ediyor. Her cümle bize bir şey söylemek için yazılıyor. Göstermenin sorumluluğu diye bir gerçek var. ‘Dövüş sahnesinin üstüne ne inşa edildi’den ‘Bu kadınlar niye böyleydi’ye birçok sorunun yanıtını bilmiyorum. Az çok bildiğim bir şey var, absürt film kimliksiz film demek değil. Biz seyirci, Cengiz Bozkurt ve Ercan Yazgan başta, kadronun birlik içinde döktürmesinde bulmamalıyız teselliyi.

Şimdi ne ilgisi var, diyeceksiniz ki yok, filmden sonra Atıf Yılmaz düştü aklıma. Ara ara düşer zati. Aaahhh Belinda düşer, Adı Vasfiye düşer, sahici kalemler düşer. İçim yanar. Öyle özlüyorum ki o filmlerdeki absürt damarı. Canı gönülden bekliyorum o ruha yakın eserleri.

“O gemi bir gün gelecek”tir, doğrudur ama yakın bir tarihte gelecek mi?

 

Ceylan Özçelik

Araç çubuğuna atla