Baisers Volés (1968): Ve Antoine Doinel Büyüyor

Arda Gulyan
Arda Gulyan
02 Eylül 2012

Yenilikçi sinema ilk mahsullerini vermeye başladığında iki isim aniden sivriliverdi: Truffaut ve Godard. Cahiers du Cinéma’daki keskin, kural tanımaz kritiklerinin ardından kendilerini birdenbire er meydanına atan bu iki sinemacı aynı dönemde ilk eserlerini verdiler.

Truffaut 400 Coups’da (1959) başta aile olmak üzere sosyal kurumları merkeze aldığı ve doğallıkla politik sayılabilecek bir söylemle ortaya çıktığında, Godard tür filmlerine gönderisi olan ve bugün hala biçimsel ataklarıyla anılan apolitik À bout de souffle’u (1960) çekmişti. Ancak rollerin değişmesi çok uzun sürmedi.

Truffaut 400 Coups’un ardından Hitchcock’a olan borcunu biran evel ödeyip hesabı kapatmak istercesine hızlıca Tirez sur le pianiste’i çekti. Baisers Volés’e gelene kadar bir çeşit kara film olan Tirez sur le pianiste’den (1960), üçlü bir aşk hihayesini anlattığı kırsal Jules et Jim’e (1962), kentli bir aşk filmi olan La peau douce’dan (1964), distopik Fahrenheit 451’e (1966) kadar çeşitli türden hikaye ve sınıfta kendini sınamıştı. Bunların çoğu erkek bakış açısına sahipti ve kadın erkek ilişkileri üzerine kurulmuştu.

***

Truffaut oldukça gürültüsüz ve sofistike bir dille, gündelik hayatın, sosyal yaşantının, bireyin modern dünya içindeki yer alış biçimi ve onu şekillendiren mevhumların peşine düştüğünde, karşısında kendisinin bir aksini, haylaz, hırçın, kararsız ama oldukça aydınlık bir gölge, kendi gölgesini buluverdi: Antoine Doinel. Burada sinema tarihinin en önemli keşiflerinden biri olan Jean-Pierre Léaud’a da değinmek lazım elbette. Leaud’un nihayetinde bir metod olarak muhafaza edeceği karakteristik acemiliği, Paris caddelerinde bir çeşit flaneur olarak salınışını inandırıcı kılıyordu.

Baisers Volés, kapısına kilit vurulmuş cinémateque’in dramatik görüntüsüyle açılıyor. Bu Truffaut’nun filmi adadığı Henri Langlois ve cinemateque’e olan saygısını, bir taraftan da Doinel’in çocukluktan sıyrılışını ifade etmenin muazzam bir yolu. Doinel macerasının ‘68 olaylarıyla kesintiye uğrayamayacak denli baskın kişiselliği Paris’te kaldığı yerden devam ediyor.

Konformist ve yetişkinlerin dünyasına adapte olamayan Doinel’in en büyük sınavı gerçeklikle, buna şüphe yok. Bu gerçeklik çocukluk döneminde temelden sarsılmış, dikiş tutturamayan bir gence evrilmesine zemin hazırlamış durumda. Kadından kadına, mekandan mekana savrulup duruşu, sonunda hep aynı yere dönecekse de, en nihayetinde bir anne ve bir yuva arayışı olarak görülebilir. Bu her ne kadar üstünkörü ve zorlama bir psikanalitik tutumsa da gerçeklik payı gözardı edilemez; burada Truffaut’nun gölgesi birkez daha perdenin ardında beliriyor.

Modernite demişken, Doinel’in ordudan müsaade isteyip kendini sivil yaşamın kollarına atışından, tuttuğu iş kollarına -örneğin yine Amerikan sinemasına göz kırparak Fransa’da hiç olmayacak şekilde bir dedektiflik işinden, Catherine’le kurduğu ilişkiden pnömatik posta sistemine varana kadar Truffaut yine her yerde onun dünyasının kapılarını açıyor bize.

Gerçeklik ya da idealleştirilmiş dünya kavramı Doinel’de pek gelişmiş değil, aslında o bütün yaşamıyla genelgeçer bir karakter, bir anti kahraman değil. İdealle kurulmuş bu sorunlu ilişki, hatırlayanların bileceği gibi Doinel’in saf aşık/meczupla karşılaşmasıyla iyice ayyuka çıkar. Bu şok, Doinel’in rastladığı en makul kişinin aşkın peşine düşmüş bir kaçık olmasından kaynaklanıyor, bu geçişi, aşka ya da bir yere ait olmak duygusunu serinin bir sonraki filmi olan Domicile Conjugal’da (1970) iyice belirgin kılıyor Truffaut. Öte yandan Doinel’in karşı cinsle kurduğu ilişki, içinde onların efsunlu birer yaratık olup olmadıklarıyla ilgili bir soruyu da barındırıyor. Bu ebedi ergenin romantizmi tam da olması gerektiği gibi edebi.

Truffaut’ya göre Baisers Volés, kederi ve komediyi aynı anda barındıran ve bu dengeyi en iyi sağladığı film. Fabienne’nin Vadideki Zambak’ı bir aşk romanından çok acıklı bir hikaye olarak görmesi filmin, hatta serinin kilit noktası olarak görülebilir. Benim açımdan tüm bir seri Doinel’in bazı şeyleri öğrenmesine tanıklık etmekle beraber genel bir yalpalamanın hikayesidir ve bu açıdan hüzünlüdür; bir anafor gibi eksik kalmış o aileye doğru çekilir, dahası bir anne arayışıdır. Tüm o mizahının yanında geride hissedilen hüzün tam da budur. Bu retrospektifli serinin her yeni filminde 400 Coups’un o yalnız çocuğunu düşünür, her yaşın Antoine Doinel’ini uslarız. Ve Antoine Doinel her defasında Truffaut’nun bizzat kendisi olup çıkar.

***

https://twitter.com/arda_gulyan / ardagulyan@gmail.com

 

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5