Bad Timing (1980): Dehşet, Vahşet, Aşk…

Kaan Karsan
Kaan Karsan
24 Mart 2013

Son yıllarını belki de kendi dahi izlemeyeceği filmler çekerek geçiren Nicolas Roeg’in ilk dönem yapıtları arasında üstünü örten tozlara rağmen ‘parlayan bir film, ‘Bad Timing’. Ayrıca nispeten daha geniş kitlelere seslenen Walkabout ve Don’t Look Now gibi şaheserleriyle tanınan Nicolas Roeg’in en günahkâr ve en yaralayıcı eseri…

Afişlerinde de yer etmiş “Dehşetengiz bir aşk hikâyesi” sloganıyla bütünleşen Bad Timing’i kısa yoldan tanımlamak, bir aşk öyküsü üzerinden nasıl bir ‘dehşet’e vardığını açıklamak pek kolay değil. Kaldı ki bunu filmi henüz görememiş olan bir sinemasevere anlatmanın, filmi kuşbakışı betimleyen bilgiler vermenin bir faydası da yok. Çünkü nereden baksanız ‘geveze’ bir film olan Bad Timing’in -ne hikmetse- kelimelerle fazla bir işi yok. Bu, sinema tecrübesini kendi sınırları içerisinde dönüştüren, geleneksel bir ilişkiler yumağını, tür tarafından dışlanan ancak büsbütün insana ait olan bir karanlığa sürükleyen ve avucuna aldığı kitlesini bir tür hisler karnavalına dâhil eden bir tuhaflık örneği.

Aslında Nicolas Roeg’in elinde çoktan ‘ikinci el’ haline gelmiş, bolca kullanılmış –hatta hırpalanmış- bir malzeme var: Doğası gereği ‘haramsa haram’ yaşayan, sıradanlıklarla işi olmayan bir kadın ve ayakları yere sağlam basan, kuralına göre yaşayan bir adam… Aralarında oluşan tutku tabanlı elektriklenme ile serpilen ilişkileri, karakteristik farklılıkları neticesinde ilelebet kötüye doğru seyrediyor. Hatta aralarının tamamen iyi olduğunu düşündükleri anda bile bunun bir fırtına öncesi dinginliğinden ibaret olduğunu biliyorlar. Nicolas Roeg ise senaryo kurgusunu, ‘felaketi’ saklamayan hatta düpedüz erkenden işaret eden bir şekilde parçalayarak seyircisini işin başında uyarıyor. Zaten çizgisel olmayan öykü kurgusu, Bad Timing’in çıktığı türler arası yolculuğun en seçilebilir işaretlerinden bir tanesi.

bad timing 1

İki ayrı koldan kronolojik bir akışta bir ileride bir gerideyiz. Bir tarafta itilip kakılan, bir türlü yürütülemeyen bir ilişki; diğer tarafta ise bir intihar teşebbüsü sebebiyle başlatılan bir soruşturma odakta… Bu esnada ise ne Milena’ya ne de Alex’e bir sempati besleyebilmek için bir fırsatımız var. İstisnalar kaideyi ne ölçüde bozar, tartışılır; ancak Alex ve Milena, duygudaşlık kurmak bir yana, anlayış göstermekte bile oldukça zorlanacağınız karakterler. Çünkü Nicolas Roeg’in de hayat tarafından çoktan kızağa çekilmiş karakterlerini seyirci nezdinde kurtarma, yumuşatma ve saygınlaştırma çabası yok. Bir ‘sevgi’ filminde kendi karakterlerine bu kadar kıyabilen bir yönetmen bulmak –en azından bu yüzyılda- oldukça nadir görülen ‘özel’ bir durum…

Bad Timing’in dış dünyayla ilintili bir derdinin olduğunu, daha doğrusu bunu belirgin hale getirdiğini söylersek yanılmış oluruz. Hatta direkt olarak başka bir dünya inşa etmenin derdinde olduğunu söyleyebiliriz. Roeg, filmini neredeyse gerilim türü ekseni üzerine kurarak filminin merkezine oldukça kapalı bir ilişkiyi alıyor. Doğada bulunan algıları bir kenara bırakarak en azından iki saatliğine yeni algılar edinmemizi tavsiye ediyor. Eserin geneline –bir romans-thriller’ına- egemen olan kapalılık hissi ve filmin neredeyse hiç durulmayan klostrofobik atmosferi de bizi zaten bu kanıya itiyor. Öyle ki filmin şok edici finaline giden yol üzerinde birkaç filme yetecek kadar örselenmiş oluyoruz. Seyirci psikolojisi o denli bozuluyor ki yaşanan patlama anını kolayca kanıksıyor ve ona karşı ansızın tepkisizleşiyoruz. Zaten bu yüzden bu çiftin çıktıkları bir tatil esnasında en az onlar kadar soluklanıyor ve ihya oluyoruz. Beylik bir bakışla ‘romantik bir dram’ olarak nitelenebilecek Bad Timing’in akranlarından kolayca ayrılmasının sebebi de zaten bu rahatsız edici damarında yatıyor. Nicolas Roeg’in filmi, hem iflah olmaz erotizmi hem de röntgencilik becerileri sebebiyle bizleri bir tür ayıbın, yeni bir dünyanın ve daha önce yüzmediğimiz suların kucağına bırakıyor.

bad timing

Bebek yüzüyle günden güne şeytanlaşan, etrafını kontrol etme arzusuyla yaşarken otokontrol kabiliyetinden olan ve normal bir görünüm altında, zaman içerisinde çıldıran bir adamı canlandıran Art Garfunkel’in varlığı sizi şaşırtmasın. Zira bu onun ne ilk ne de son filmi… Tek derdi daha çok sıradanlaşmak olan bir adamın ona ayak uyduramayan, çılgın sevgilisi rolündeki Theresa Russell ise tekdüzeleştirilirken deliren ve zamanla yitip giden bir kadını dramatize ediyor. Filmin iki farklı ve zıt başlangıç noktasından yola çıkan iki karakterini alıp aynı çıldırma noktasına taşıması ise hiç şüphe yok ki en çarpıcı ve düşündürücü özelliği… İki uyumsuz element, zoraki bir şekilde tepkimeye girerek ölümcül bir patlamanın sebebi oluyorlar.

Bu noktada, bitirmeden filmin Birleşik Krallık distribütörlüğünü üstlenen “Rank Organisation” şirketinin yöneticilerinden bir tanesi, filmi gördükten sonra “Hasta insanların yaptığı hasta bir film” diye buyurunca Rank logolarının filmden tamamen silindiği hatırlatalım. Yani, filmin her türlüsünü görmüş bir yetkili bile Bad Timing’in karşısında öfkelenebiliyor. Yani, Bad Timing, gerçekten de her türlü duyguyla tanışık bir izleyicinin dünyasında bile gedikler açabiliyor. Ancak filmin kendini bizzat böyle takdim ettiğini ve aslında oldukça dürüst bir tutumla gönlünden geçeni söylediğini unutmayalım. Çünkü bu her açıdan ‘dehşet verici’ bir aşk filmi… Hem de ve belki de, aşkın kendisinden bile daha çok dehşet verici…

Yazı ilk olarak Arka Pencere‘de yayımlanmıştır.

 

Türkçe Adı: Kötü Zamanlama

Yönetmen: Nicolas Roeg

Senaryo: Yale Udoff

Yapım: İngiltere

Oyuncular:   Art Garfunkel, Theresa Russell, Harvey Keitel

Süre: 123′

**

Kaan Karsan

kaankarsan@gmail.com

twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 51 vote, average: 4,00 out of 5