Auckland Film Festivali 2017: Uzak Yoktur, Uzun Yol ve Bürokrasi Vardır

İnsan, yabancısı olduğu bir kentte film festivali görünce hemşehrisiyle karşılaşmış gibi hissediyor. Biri diğerine Stockholm’deki dayısından, Berlin’deki kuzeninden Salzburg’daki tanıdığından selam getirmiş gibi. İstanbul’da, geçmişin güzel nisanlarından birindeymiş gibi. Filmler ortaklaşmaya, aynı dili konuşmaya, anlaşmaya vesile oluyor sanki. Hani biri sizin memleketin derdine de temas edecek, hatırınızı soracak, meselenizi meselesi yapacak gibi bir güçbirliği duygusu gelebiliyor kısa bir süreliğine de olsa. Perdeye dert olanlar tanıdık gelirse birbirinizi anlamanız kolaylaşacakmış gibi…

Auckland Film Festivali’nin açılışı da biraz bu duyguları kabarttı bende. Her yıl bu zamanlar yani kış vakti gerçekleşiyor New Zealand Uluslararası Film Festivali. Farklı zaman aralıklarıyla başka şehirlere de taşınıyor. Auckland da festival coşkusunun yaşandığı şehirlerden biri. Bu yıl 20 Temmuz – 6 Ağustos aralığında gerçekleşiyor festival. Aukland, New Zealand’ın en kalabalık şehri. Pasifik’in bir araya getirdikleri büyük bir zenginlik oluşturuyor bu şehirde. Çin Halk Dansları, Hint ritüelleri, Uzak Doğu öğretileri yakınınıza geliyor mesela. Yerli prodüksiyonlara da sızıyor çeşitlilik. Bir yerli tiyatro oyununda, farklı ülkelerden oyuncularla da sık karşılaşılabiliyor. Kıtalararası etkileşim kültür sanat alanında da hissediliyor.

Film Festivali, açılışını Ruben Östlund’un Altın Palmiyeli The Square’ıyla gerçekleştirdi. Şimdinin trajedisini, sanatı ve filmi izleyeni de içine alacak bir eleştirel boyut katarak anlatıyor Östlund, “komik”in gücünden fazlasıyla yararlanarak. O gücü kullanma biçimi, anlatıdaki marifeti övgüye fazlasıyla değer. Refah insanlarının zeminini oluşturduğu filmi, refah düzeyi yüksek bir toplumun bireylerinin seyir hali nasıl bir psikolojik etki yaratmakta diye daldığım merak da, geceden benim payıma düşen. Şehrin gösterişli ve en eski gösteri salonu olan Civic Theatre’da gerçekleşti açılış. Buranın halkı için önemli bir değeri var bu salonun. Bir yüzakı, gurur verici bir vitrin gibi de bahsediyorlar. Hani böyle azcık kültür sanata değdiğinizi farkederlerse size hemen Civic Theatre’ı görme tavsiyesinde bulunuyorlar. Performans ya da film gösterimleri dışında, rehber eşliğinde mekanda turistik bir gezi yapmak da mümkün. Çünkü kısa tarihin en eski yapılarından biri ve özenli bir mimarisi var. Bunu hissediyorlar ve yabancıların da hissedebilmesini önemsiyorlar belli ki. Açılış gecesinin gözde konukları Yeni Zelanda ve Avustralya ortak yapımı olan Spookers belgeselinin ekibiydi. İkonik korku karakterlerinin clownesk geçişleri ortamın “eğlence”sine dönüştü Civic’te. Bir nevi illüzyon kırma oyunu oynandı.

Başka kıtalardan filmler, misafirler var seçkide elbette. Ki birçoğu başka festivalleri gezmiş gelmiş filmler zaten. Ara ara Türkiye’den de filmler ağırlanmış burda. Müdavimlerden biri de Nuri Bilge Ceylan filmleri. En son Kış Uykusu izlenmiş bu festivalde. (Bu arada şehrin merkez kütüphanesinde Avrupa filmleri listesinin başköşesinde duruyor bu filmin dvd’si) Bu yılki festivalin Türkiyeli konuğuysa Ceyda Torun’un Kedi’si. Heyecanla beklemekteyiz seyir zamanını. O vakte kadar da programdan ve şehirdeki yoğunluktan hareketle atmosferi solumaya devam etmeli. Bu yılın festival afişine de ilham olan bir yağmur altında başladı festival. Kitapçıkları ve film listeleriyle civarda gezen insan sayısı burda da az değil. Belli kafeler sinefillerin uğrak yeri. Özellikle de Civic Theatre’ın kafesi festival atmosferini solumak için ideal mekanlardan. Festival salonlarının büyük çoğunluğu kent merkezinde. Academy Sinema seyirciyle iletişimi güzel olan başka bir mekan. Genelde vizyon dışı filmlerin gösterildiği “başka sinema” tadındaki mekanın seçkisi festival dışında da ayrıcalıklı oluyor. Hem nitelik, hem de fiyat açısından. ASB Waterfront Theatre ise kentin limanına yerleştirilmiş modern sanat mekanlarından biri. Sezon boyunca daha çok canlı performanslara ev sahipliği yapıyor. Film festivali bu mekanın da havasını değiştiren bir etkiye sahip. Bunlar dışında beş salon daha var seyirciyi ağırlayan.

Festivalin yaratıcı konukları arasında Top of the Lake’in Yeni Zelandalı yönetmeni Jane Campion, An Insignificant Man’in Hintli yönetmenleri Khushboo Ranka ve Vinay Shukla, İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen God’s Own Country’nin yönetmeni Francis Lee de var. Benim gözümse etrafta, bu coğrafyanın başarılı yönetmeni Taika Waititi’yi aradı. Malum, geçen sene Filmekimi’nde izleme şansı bulduğumuz o pek güzel film Hunt For The Wilderpeople’ın yönetmeni. Ama bu seneki seçkide bir filmi yok. Yeni Thor’un da yönetmeni olarak vizyona hazırlanıyor belli ki..

Kısalar kategorisinde Maori filmleri ayrı bir başlık altında gösteriliyor. Bilet fiyatları gündüz ve akşam seanslarına göre değişse de bizdeki haftaiçi gündüz fiyatlarındaki indirim coşkusu burda yok. Birkaç dolarlık bir fark sadece. Başka ne oluyor ne bitiyor? Ben de ilk kez takipteyim, göreceğiz. Biraz turist biraz da sinemasever olarak kokluyorum etrafı. Bi de kime “İstanbul” desem gözünde ışık beliriyor. Bu da izlediklerimle birlikte yanıma kar kalıyor. Festivallerin birleştirici gücü adına, sinemasever gözlerden öperim.

Fatma Onat
onatfat@gmail.com