ATM (2012): Gerilimin Başarısız Transferi

Neslihan Güngör
Neslihan Güngör
15 Temmuz 2012

Algıda seçicilik, kişinin daha önce yaşadığı deneyimlerin, önyargıların, rüyaların ve benzer her türlü duygulanımın o anki algılama düzeyinde etkili olduğunu, çevrede bulunan uyarıcılardan, olaylardan ya da nesnelerden bir ya da birkaçına dikkati yöneltmenin bu sayede gerçekleştiğini açıklayan psikolojik bir kavramdır.

Dolayısıyla eğer iki ekonomik kriz arası, patlayan kredi kartları ve borçlarla, Hidra’ ya karşı savaşan Herkül misali mücadele eden biriyseniz, güzel bir yaz akşamı sevgilinizle sahilde yürürken, gecenin iç ferahlatıcı detayları değil, billboadlardaki banka reklamları ve yolda dizili atmler daha çok dikkatinizi çekebilir.

Sadece bu yüzden bile David Brooks’ un yönettiği tek mekanda geçen gerilim filmi ATM bizim coğrafyamız için başarılı bir korku motifi olarak değerlendirilebilir.

Film işyerindeki yılbaşı partisinden ayrılan üç gencin, para çekmek üzere girdikleri ATM’ de bir katille yüz yüze gelmeleri üzerine kurulu.

Uzun süredir hoşlandığı kıza açılamayan garantici David, yeni bir iş, yeni bir başlangıç umudu taşıyan Emily ve onların deli dolu arkadaşı Corey, cinayetleri neden işlediği konusunda herhangi bir mantığa oturtamadıkları katilin gizemi ve bunların üstüne bir de ATM’ nin içeride olan herşeyin izlenmesini sağlayan cam duvarları ve dondurucu soğuk da eklenince başarılı bir gerilim filminin altyapısı kurulmuş oluyor.

Filmin öncülü olan Panik Odası (Panic Room- David Fincher, 2002), Telefon Kulübesi (Phone Booth-Joel Schumacher, 2002) ve daha önce de Toprak Altında’ nın (Burried- Rodrigo Cortés, 2010)  senaryosunu yazan Chris Spargling’ in yaratıcı dokunuşu düşünülünce ister istemez insanın  beklentisi yükseliyor.

Fakat ATM eldeki malzemeyi düzgün bir biçimde değerlendirmek yerine, zaman zaman müziğin kullanımıyla yükselen gerilim dozunu genele yayamadığından film bir dönem Amerika’ da oldukça popüler olan gerilim tarzı kandırmaca showlarından öteye geçemiyor.

Kapalı bir mekanda kısılı kalmış insanların, kaçınılmaz kıstırılmışlığın ve biraz da ağır akan zamanın etkisiyle birbirlerine yakınlaşarak içlerini dökmeleri ve bu sayede gerilimden drama geçişlerle sağlanan dinamizm yok filmde. Evet dışarıda bir katil var, ama ne bir plan kurmak için kurtuluş adına biraz konuşma ne de tamam kurtulamıyoruz madem en azından hoşlandığım kız da yanımda tarzı bir derinleşme çabası var ortada.

Bu nedenle de filmin karakterleri kendilerinin de bir sonuca ulaşacağını düşünmedikleri bir dizi başarısız eylemle– ATM makinasını kırarak alarmı devreye sokmak gibi- uğraşarak asıl yapılabilecek alternatifi –dışarı çıkıp katille yüzleşmek- kaçırıyorlar.

Filmin en temel kırılma noktası da bu zaten. Umutsuz ve insan gücünü aşan durumlarda pek çok filmde örneğine rastladığımız, – bir gerilim filmi klişesi olarak ele alınabilecek olan- yasın aşamalarına dayanan kabullenme durumu (inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme) inandırıcı bir biçimde işlenmemiş.

İnandırıcılık böyle geri bir noktada olduğu için de ister istemez izleyici şu soruyu sormadan edemiyor. Neden genç ve güçlü  üç kişi dışarı çıkıp katili bir güzel pataklamak istemez?

Eğer onları bu pratik çözümden alıkoyan bir geçmiş travma varsa bile, bu anlatılmadığından film gerçekçiliğini yitiriyor.

Birbirlerini bir süredir tanıyor olmalarına karşın, karakterler arasında katile karşı bir işbirliği de geliştirilemiyor bir türlü. Bunun nedeni verilse, arzu edilen kadın ve iki erkek arasında gelişen cinsel rekabet, kişilerin birbirlerinden önceki olaylar nedeniyle nefret etmesi vb.- durum bir parça daha anlaşılır olacak ve film daha sağlam bir zemine oturabilecek. Maalesef bu da yapılmıyor.

Soğuğa karşı yanlarında bulunan alkolü içmeyi bir türlü akıl edememeleri, dışarıdan gelen kişinin ceplerinin son ana kadar yoklanmaması, Emily’ nin yerinde olsam “tanrım ben bu salakları hak etmek için ne yaptım, açıp kapıyı belki de katile koşmalıyım” diye düşündürtecek beceriksizlikteki arkadaşlar ve senaryonun zayıflıklarını bir anlamda ört bas edebilecek oyuncu başarısının yokluğunda, 90 dakika sonunda izleyicinin en çok gerildiği nokta bu üç insanın da içeride kalmak konusunda gösterdikleri dirayet olabilir ancak.

Eğer kendilerini cezalandırmak için orada kalmak istemeleri ele alınsaydı belki de başarılı bir psikolojik gerilime evrilebilecek olan film, senaryonun derinleştirilmemesi nedeniyle, bir okul müsameresi tadında kalıyor.

David Brooks’ un ilk uzun metraj denemesi olan ATM, sağlam bir konunun nasıl heba edilebileceğinin mükemmel bir örneği.

Neslihan Güngör

gungorness@hotmail.com

Twitter

Yazarın Puanı:
Ekşi Sinema Puanı:
1 vote, average: 1,00 out of 51 vote, average: 1,00 out of 51 vote, average: 1,00 out of 51 vote, average: 1,00 out of 51 vote, average: 1,00 out of 5